Menu Content/Inhalt
Güverte

üye girişi

olta..köprü..balık

  • Eskizler >> düz yazılar

    Gözlerime inen perdenin ardına gizlenen, tesellisi olmayan bir düş’tü gördüğüm…

    Feri sönmüş, takati kalmamış bir gecenin içinde savrulurken ruhum,

    Gölgen, kıvrılıp uykuya dalmıştı başucumda…

    Ve biliyordum…

    Düş(tü)…

    Düşecekti…

    Günün, geceye olan özlemini inceden inceye hissetmeye başladığı, güzün üzerindeki hüzünleri törpülediği ve martıların ufukta aheste aheste ilkbaharı karşıladığı kızıl bir gün batımıydı.

    Gündüz, bir anlık özlemine ket vuramamasından muzdarip, zamansız bir vakitte kendini karanlığa teslim etmesiyle, melekler martı kanatlarıyla bir hale savurdular.

    Geceyi üzerine çeken bir kuzey yıldızının, alaca maviyle buluşması için randevu alındı.

    Mürur u zamandan…

    Onu ilk gördüğüm an…

    Avuçlarımda içten içe yanan yüreğim, aniden hesapsızca gün yüzüne çıkan bir bulutun ince narin dokunuşuyla, kendini o uçurumun kenarında buldu.

    Yalnızlığımı kayalıklar hissetmiş olacak ki, dalgalarla iş birliği yaparken, kırık dökük kalpazan vakitleri ruhumdan söküp alma niyetindeydiler.

    Kumsala sinsice yuvasını kuran yıldızların gölgesinde, gözbebeklerim imkânsız bir kehanetin, girdabında asılı kaldı.

    Gökyüzü, bir tutam rüzgârını tenime deydirse ve bir an dokunsa bedenime, savrulup gidecektim.

    Biliyordum…

    Düş(tüm)…

    Düşecektim…

    Her gün aynı saatte, o uçurumun kenarına gelen bir adamın, emsalsiz güzellikteki denizi ve gökyüzünü seyre dalmasıyla, çaresiz vakitlerin üzerime işleyeceğini henüz bilmiyordum.

    Sarp kayalıkların en tepesinden dalgaların kucağına uzunca bir olta fırlatırken, sanki düşlerini uçsuz bucaksız maviliğin en dibinden toplamak ister gibiydi.

    O vakitten sonra, öngörülen bütün yasakları un ufak edip, nasihat sözcüklerini uzak diyarlardaki kilitli kapılar ardına göndermek istedim.

    Heybetli dalgaların ucunda oradan oraya savrulurken, ansızın ruhuma dokunup beni tarumar ettiğinde anlamıştım; yıldızlardan kayan bir mevsimin sıcaklığıyla karşı karşıyaydım.

    Çok zaman onu, uzaktan sessiz sedasız seyre dalardım. Akşamın ılık melteminin dokunuşuyla, hüzünlerinin yamalar içinde kalan kısmının, yüzündeki fevri isyanlara dokunup geçtiğini görürdüm.

    Ruhunda kavrulan ve inceden inceye alevlenen bir iç çekişin kol gezdiğini hissederdim.

    O ıssız vakitlerde, dalgaların sesini dinlemesinden ele vermişti, kimsesizliğini…

    Yine bir akşamüstü, kayalıklarla vals yapan maviliğe, oltasını fırlatırken sırrını çözmüştüm. Heyecanının ardında köşe bucak gizlediği özlemlerine, o uçurumun kenarında kara kalemle hayat verdiği yüzleri armağan ediyordu.

    Her attığı oltada o suretlerin canlanmasını ister gibiydi.

    Bazen, kendi kendine dile getirdiği şiirlerin göğe olan yansıması, semada gökkuşağı olup, baştan aşağı yağarken üstümüze, buna en çok dalgalar sevinirdi.

    Bazen de, çığlıklarını ezberine alıp küsüp giderken, pare pare eksildiğini hissederdim.

    İşte o zaman, yerin ve göğün birbirine girmesi için bildiğim bütün duaları avuçlarımın arasında okuyup, rüzgârların kanatlarıyla yüzü suyu hürmetine arşa gönderirdim

    Ama o bunu hiç bilmedi…

    Bir başına kalmışlığının safi hüzünleri yağarken üstüme, bakışlarında karanlıklar içine gömülmüş bir şehrin ıssızlığını görürdüm.

    Mutsuzluğunu algıladığım vakit, onunla bezediğim düşlerimi kasırgalar yerle bir ederdi.

    Yitip gideceği ve bir daha asla o uçurum kenarına gelemeyeceğini düşündüğümde, karanlık dalgaların dibinde sıtma nöbetleri geçirmek isterdim.

    Yabancı olduğum duygular, soluk almaya başlarken içimde, gözlerimi kapatsam ve hani sanki bir kere kırpsam, kaybolup gidecekti.

    Biliyordum ki, bir gün ufkumda ve yüreğimin kuytusunda sırra erecekti.

    Uzaktan usulca, onu seyretmeye öylesine alışmıştım ki, bir acı bulutu üzerime kondu konacaktı. Hissediyordum.

    Köşe bucak sakladığım çırpınışlarımı fark eden okyanusun ve göğün üzerime yazdığı fermandan habersiz, yüreğimi her gün o sımsıcak zaman dilimine gönderiyordum.

    Poyraz rüzgârın üzerime gönderdiği savruk tokatların şiddetini hissettiğim, kiremit rengine bulanan bir akşam vakti, onu görmek için büyük bir hevesle gittiğim kayalıklarda yoktu.

    Ay ışıltısını, zifiri karanlığa savururken, göz pınarlarımdan akan bir inci tanesi dalgaların dibine vurdu.

    Gün ağarmak üzereydi…

    Okyanusa geri dönme vaktim gelmişti.

    Onu son bir kez görmeden gidemezdim…

    Fermanım elime verilmişti, bir daha asla bu kayalıklara gelemeyecektim.

    Yıldızlara, geceye ve dalgalara karşı gelmiş,

    Bir adamın yüreğime ağlarını örmesine izin vermiştim

    Ağlıyordum, ağarmıyordu içimdeki çaresizlik…

    Gün ışığı yavaş yavaş bedenime dokunurken, pul pul dökülüyordum.

    Dalgalar, haince pusu kurarken hayallerimin üzerine,

    Kendi fermanımı kara kalemle yazıyordum geceye…

    Kayalıklarda vurgun yemiş, mavi bir deniz kızıydım.

    İmkânsız bir düş’e savruldum.

    Biliyordum…

    Düştüm…

    Düşecektim…

     

     

     

    GAMZE ATAL...

     

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

     

     

    Keyifle
    içilen
    sigara...
    Dumanında
    ben
    sen
    giderken
    içimden...
    Hüzün
    kaplardı
    tütünü
    ateş
    sana
    yanarken.....

     

    gökay Birkan SUCAKLI

     

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    don kişot

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    hey tanrım kaç bin tane var aynı harften kaç sonsuz

    nasıl bulunur duru bir ben senin içinde usulca sönmüş

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    ...


    Sonsuz rüyaların ötesine varmak gibi bir şey uyku...
    Ölümün yarım yamalak kalmış hali eski zamanlardan bugüne...

    Uyumak istiyorum bugünlerde... Hiç uyanmamak adına intiharlar düşünüyorum aklımın saklı köşelerinde...
    Bir türlü çıkarıp elime, dilime dökemiyorum. Kara katran, çetrefilli kelimeler içimde...

    Kaldırımlar arasında dolaşan su birikintilerine eş yalnızlığım...
    Bir martının gözünde saklı hüznüm, özlemim, içimde biriktirdiğim senli anılarım...

    Bekliyorum...
    Zamanı dilimlerine ayırıyorum, her ayrı zamanı senle dolduruyorum, sana eş yapıyorum...
    Sonra kendimi sıkıştırıyorum bir araya, tıklım tıkış hayat gibi...

    Hani sabah işe yetişmek isteriz de, kahvaltı yapmadan çıkarız... Sonra karnımızı doyuracağımız yer ya bir simitçi olur ya da bir börekçi... İşte bir çok şeyi sıkıştırdığım gibi seni de tıklım tıkış zamana dolduruyorum.
    Bunu yaparken düşünmüyorum bile, varsın olsun... Saat sen olsun, saniyeler ben...
    Her Altımış'ımda bir sen olayım... Her Yirmidört Altmış'ta sana varayım...

    Öleyim kucaklarında, öleyim saçlarının arasında
    Kavrulayım elası, mavisi, yeşile birbirine geçmiş gözlerinde
    Ayna olayım düşlerine, sonra kırılıp param parça olayım ellerine

    Döküleyim yağmur misali benliğinin üstüne
    Her zerrem içine işlesin, kokum gibi
    Her dokunuşum ölüm olsun, bir daha uyanır gibi
    Her uyku, senle süslü bir rüya olsun bana ey sevgili...


    "Ölüm bir yürekte ki atış kadar yakındır bize... Nasıl Tanrı o kadar yakınsa..."


    21/12/2007
    23:47

    Devamını oku...

Yazım Kuralları


Nasıl yazacağım?
Yazmaya başlarken bunu sorarız kendi kendimize.
Çok basit kurallar, iyi yazmanızı sağlar. En azından
yazdıklarınızın iyi görünmesini, iyi okunmasını sağlar.
Bu iyi okunma ve görünme, kuşkusuz içerikle ilgili
değil. Burada kastedilen biçimsellik.
Yazarken biçimle ilgili uymamız gereken belli başlı bazı kurallar var.
Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Yorumlar (7) | Favori olarak ekle (76) | Görüntüleme sayısı: 1799

Devamını oku...
 

seyir defteri

Üyeler: 345
Ezkizler: 1003
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 886103

Liman

044.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com