| İstasyon |
|
|
|
| Yazar türker ayyıldız | ||||
| Saturday, 14 November 2009 | ||||
|
Uzun zamandır düşüncelerimi saran gün gelip çattı. Yabancısı olduğum sokaklar, caddeler, bulvarlar öyle gözümde büyüyor ki, oralara gitmeden bile uykularım kaçıyor. Sadece kendi köşesini örmekten mutluluk duyan tavan arası örümceği gibiyim. Ağlarım örüldükçe ağırlaşıyor, ağırlaştıkça taşıyamıyorum. O yüzden uzun zamandır hiçbir yerlere gitmiyordum. Bir hafta önce, Ankara’ya davet eden telefona neden ‘evet’ dediğimi de henüz çözebilmiş değilim. İşte tam bir haftadır başlayan bu tedirginlik adeta içimde poyrazlar estirdi. Hele dün gece, yolculuğa çıkıyor olmanın verdiği huzursuzlukla kanepenin üzerinde dönüp durdum. Ne yaptıysam bir türlü uyuyamamıştım. Sanırım sabahın ilk saatlerinde uyumuş olmalıyım. Dışarıda bağrışan çocukları duymasam, uyanıklıktan daha çok uykuya yakın olabilirdim. Başımı yastıktan kaldırmadan zamanı anlamaya çalışıyorum. Hiçbir halta yaramayan eski büfenin içine öğleden sonralığın eğik ışıkları vuruyor. Çok geç kalmadan kalkıp hazırlanmalıyım. Rutubet kokusu sinmiş battaniyeyi ayaklarımla üzerimden atarak doğruluyorum. Yarım bırakılmış bira kutularından biri halının üzerine devrilip, dökülüyor. Üzerine ıslaklığı alsın diye bitmeye yüz tutmuş rulodan tuvalet kâğıdı koparıp, bırakıyorum. Ardından lavaboya gidip, soğuk fayansların arasında kendimle karşılaşıyorum. Aynadaki halim pek üzgün, pek boş bakıyor kendine. Saçlarımı ıslatıp, yüzümü bolca yıkıyorum. Bir zamanlar yatak odası olarak kullandığım yere dönerek üzerime geçirecek bir şeyler aranıyorum. Her yanım rutubet. Üstelik ne giyinsem, bir taraflarım hep açık kalıyor. Yedek Subay Okulu öğrenciliğinden kalma bir fanila, renksizliğe çalmış bir pantolon ve aslında kimin olduğu bilmediğim sahipsiz bir montla geçiştiriyorum giyinme işini. Ayakkabılarımın bağcıkları iyiden iyiye yıpranmış. Üzülmüş, kopmak üzere bazı bölümleri. Bağcıklarımı bağladıktan sonra sigara dumanı sinmiş tül perdeyi aralayarak sokağa bakıyorum. Sokak yerinde duruyor. Taşlar, kaldırımlar, alüminyum su olukları, balkonlara ilmeklenmiş çamaşır ipleri, çatısız evler yerli yerinde duruyor. Çok şükür, bugün de alıp götürmemişler dünyayı. ’Şu yolculukta nerden çıktı.’diyerek, söyleniyorum. Korkular içimi acıtıyor. Kapıyı kilitleyip bir iki merdiven indikten sonra birden bire beynimde beliren fren sesiyle çakılıyorum. ‘Mayhoş Cevdet,’diyor içimden bir ses, ‘fotoğraf makinesini almadan nereye gidiyorsun?’ Ayakkabılarımı çıkarmadan, kapıyı aralık bırakarak makineyi buluyorum. Kilit, koridor, merdivenler derken apartmanın dış kapısına geldiğimde geri dönüp merdivenlere bakıyorum, merdivenler bana bakıyor. Günışığında cılız yanan koridor lambası sönene kadar bakışıyoruz… Kendi sokağımda yaşayan tüm o şeylerin yerini ezbere bildiğimden başımı öne eğerek yürüyorum. Sokakla caddenin birleştiği ve muhtemelen taksiye bineceğim yere kadar bu şekilde yürüyeceğim. Arada bakkala uğrayıp sigara, kibrit ve yara bandı alarak taksi durağına kadar yürüyorum. Önde sıra bekleyen aracın şoförü tanıdık. Bu tanışlığa sevinerek arka koltuğa otururken, yara bandından bir tane uzatıyorum. Bir anlık duraksamadan sonra, uçlarının yapışkanlı yerlerinden ayırıp, taksimetrenin yanıp sönen göstergesini kapatıyor. Dizel motorun hırıltısında bıyık altından gülümsüyor. Aynadan bana bakan gözlerine ‘Haydarpaşa.’diyorum. Başını, direksiyonu, gazı, pedalı, motoru sallayarak gidiyoruz. Dereleri, tepeleri aşıyoruz. O durmadan bir şeyler anlatıyor, ben durmadan susup el değmemiş tepeleri düşünüyorum. Haydarpaşa’ya geldiğimizde bütünlemeye kalmış çocuklar gibi sessizce sağa çekiyor. Önce yara bandını çıkarıp baş ve işaret parmağıyla top yaptıktan sonra açık olan pencereden dışarı fırlatıyor. Bant, kocaman bir kabak çekirdeğini yuvasına çekiştirmeye çalışan orta gelirli bir karıncanın başına isabet ediyor. Karınca yara bandı tarafından yaralanıp sendelerken, dikiz aynasından duyduğum tutarı ödeyerek taksiden iniyorum… Kaldırıma çömelip makinemin ayarlarını kontrol ediyorum. Tüm ayarları gün ışığına çevirdikten sonra ne yana gideceksem, o yönü fotoğraflıyorum. Tedbiri elden bırakmadan çektiğim dijital fotoğrafları iyice büyütüp, her tarafı donmuş suretlerinden kolaçan ederek, hiçbir şeyi tesadüflere bırakmıyorum. Merdivenleri ağır adımlarla geçtikten sonra, yan yana sıralanmış büfelerin hemen önünde durarak yeni bir yol haritası ve korunma stratejisi oluşturuyorum. Ana Hat Gişelerinin olduğu büyük salona gidene kadar Gar Lokantasını, Umumi Tuvaletleri, Posta Merkezini, Emanet Dolaplarını arkamda bırakıyorum. Adımlarım, nabzım, nefes alışım sıklaşarak o şeyin altından hızla geçiyorum. Artık Ana Hat Gişelerinin önündeyim. Önümde kalın bir cam, camda içeriye sesimi duyuran altın renkli mikrofon. Bilgisayarına bir şeyler yazan memurenin gözlerini yakalamamla beraber; ”Ankara, dört kişilik kuşetli lütfen.” Öylece bakıp her ne yapıyorsa devam ediyor. Beni duyup duymadığından emin değilim. Bir şeyler söyledikçe sesi çok uzaklardan geliyor. Camın üzerindeki mikrofona iyice yaklaşıp, telaşla bağırarak iletişim kurmaya çalışıyorum. Yazıcı, benim biletimi yazıyor. Demek ki her şeyi duyurabilmişim. Cebimden çıkan bir sürü ıvır zıvır arasından parayı zor denkleştiriyorum. Bu dağınıklığıma değen gözlerinden mahcup olmalıyım. Gişelerin hemen berisindeki tahta bekleme bankolarına oturup soluklanıyorum. Biletimi itinayla katlayıp, cüzdanıma yerleştirecekken, otuzlu yaşlarda bir yolcu adayı beliriyor. O da Ankara’ya bilet istiyor. Memure hanım muhtemelen bilet olmadığını söylüyor ki; Adamın isteği ısrara, ısrarı şaşkınlığa, şaşkınlığı yalvarışa, yalvarışı neredeyse ağlamaya dönüşmek üzere. Çaresizlikle pişmanlık arasında durmadan bir şeyler söylüyor. Ceketinin bir kuyruğu kumaş pantolonun arka cebindeki tarağa takıldığı için havada asılı kalmış. Kumaş takım elbisenin altına giyindiği çamurlu spor ayakkabılarıyla hemencecik ilgimi çekiyor. Şişman, şişman olduğu kadar terlemiş vücudunu gişeye doğru yaslamış, arada bir sağ ayağının üstüyle sol ayağının arkasını kaşıyor. Aşağı yukarı hareket eden pantolonun altına giyindiği ve çoraplarının içine sokuşturduğu içliği görünüyor. Gişe memuresini ikna edemedikçe terleyen adamın çaresizliğini izlerken yorulmuştum. Fazladan üç biletim olmasına rağmen başımı öne eğerek oradan ayrıldım. İptal edilecek başka rezervasyonlar olursa binebilecekti. Olmazsa bu tür günlerde biletini önceden almalıydı. Sürekli cenazem var, demesi ne yazık ki tren bileti bulmasına yardımcı olamamıştı. Gözlerimi yerdeki taşlara sabitleyerek Gar Lokantasına doğru yönleniyorum. Emektar garson kapıda karşılayarak yerime kadar refakat ediyor. En köşede, çalışmayan televizyonun hemen altındaki iki kişilik masaya oturduğumda huzursuzluğumu fark etmiş olmalı ki; ”Ağabey, hemen hallediyorum.”diyerek yanımdan uzaklaşıyor. Mutfak bölümüne geçip masaları silmek için kullandıkları bir bezle duvarda asılı duran şeyin üzerini kaplıyor. Minnettarlığımın karşılığını telafi edeceğimi çok iyi biliyor. Bir tepsi içinde içkimi ve mezelerimi getirdikten sonra; ”Yahu bu şeylerden de amma var.”demeyi ihmal etmiyor. Günün ikinci bıyık altı gülümsemesine aldırış etmeden getirdiği mezeleri kaşıklıyorum. Tüm mezelerin yenme aralıklarına hatta boşalan kadehin dolup, tüketilme sürelerine harfi harfine uymak zorundayım. İkinci kadehin ortalarında hava iyice kararmış. Beyaz peynirin dörtte üçünü bitirdiğimde yatsı okunacak diye düşünürken, işe yeni başlayan bir komi tarafından buz sürahisi alınıp götürülüyor. Yenisini getirmesini umdukça kadeh ılımaya devam ediyor. Her şeyin rutin mükemmeliyetine acemi kominin gölgesi düşüyor. Allahtan yılların emektarı Nusret Bey tarafından yüzümün kızarıklığı fark edilip, duruma hemencecik el konuluyor. Bu küçük krizden sonra tüm işleyiş olması gerektiği gibi gittiğinden keyif alarak devam ediyorum. Son yudumdan önce göz işaretimle yanıma sokulan garsonumun kulağına usulca hesabı istediğimi fısıldıyorum. Bitirim bir gülümsemeyle başın öne eğip, sağ elini kalbinin üzerine götürüyor. Islak mendilin ve kürdanların bulunduğu küçük tabağa parayı bırakarak dışarı çıkıyorum. Trenin gideceği Altı Numaralı Yolun başında durduktan sonra son çektiğim fotoğrafı inceleyerek yürümeye devam ediyorum. İlk vagona gelince duruyorum. O zaten durduğu için penceresinde yansıyan kendimi görüyorum. Ardından otuz beş adım attıktan sonra tekrar duruyorum, bu otuz beş adımda on tane tren penceresi geçiyorum. Beyaza boyanmış, kırmızı, mavi şeritli vagonlardaki suretim ben gittikçe gidiyor, durdukça duruyor. Aslında aradığım sekiz pencereli vagonu bulamayacağımdan biran için korktuğumu itiraf etmeliyim. Ama bulunca çok seviniyorum. Ardından koşar adımlarla kapısını açıp içeri dalıyorum. Bu dalgınlıkla fotoğraf çekmeyi unutsam bile şansım yaver gidiyor ve o şeylerden biriyle göz göze gelmiyorum. Yemekli Vagonların açılış kapanış zamanlarına çok dikkat edildiğini bildiğimden, bana dulda hazırlayan servis bankosunun hemen yanındaki masaya iyice sinmiştim. Pencerenin dışındaki hareketliliğe takılan algım, gişelerdeki o adamı sağa sola koştururken yakalamıştı. Bu koşturma sırasında gömleğinin sağ kısmı pantolonun altından çıkmış, tüm buruşukluğuyla trene binebilmek için önüne gelen herkese duygu sömürüsü yapıyordu. Adam, dakikalar ilerledikçe neredeyse tüm yolcuları biletleri olup olmadığını sormak için durduruyordu. Çoğunda donuk bakışlar yahut durmak istemeyen, sağından atıp solundan geçmek isteyen yolcularla karşılaşıyordu. Bu karşılaşmalarda yılmıyor ara ara alan savunması bazen ise adam adama markaj uyguluyordu. Ne yazık ki farklı taktikler uyguladığı tüm atakları sonuçsuz kalıyordu. Siyah James Bond çantasının üzerine yığılan ceketinin sağından, solundan, arkasından, önünden gerçekleştirdiği bu girişimler burnunun üzerindeki terleri ve yanaklarının iyiden iyiye kızarmasını sağlamıştı. Ama bu koşmaların bazı anlarında ortadan kaybolduktan sonra ansızın ortaya çıkıyordu. Tüm bu ortaya çıkışlarında gömleğinin kolları dirseklerine kadar çemrenmiş vaziyette geri dönüyordu. Tren hareket etmesine rağmen Yemekli Vagon henüz açılmamıştı. Usulca fotoğraf makinemi açıp gün içinde kaçındığım o şeylere bakındım. Fotoğraflarda nasıl da masum olduklarına şaşmamak elde değil diye düşünürken, Yemekli Vagonun müşterileri yavaş yavaş yerlerini almaya başlamıştı. Aslında bu yer almalar pek yavaş olmamış, buranın sürekli müdavimleri tarafından kapılar açılır açılmaz masalar doldurulmuştu. Ardından tüm masalardan itinayla siparişler alındı. Ben köftenin yanında bira söyledim, birayı da soğuk söyledim. Masaların iyice dolmasıyla içerdeki ses düzeyi hemencecik kirlenmişti. Sadece benim ve çapraz solumda yalnız oturan hanımefendinin masasından suskunluklar yükseliyordu. Bana garsonların kel kafalısı düşmüş olmasına rağmen elinin çabukluğu ve Ege şivesinin tanıdıklığı için birden bire sempati duymuştum. Tren penceresi şehrin ışıklarıyla dolmuştu. Tren, bu şehrin ışıklarını başka bir şehre taşırken, kompartımanın açılan kapısından tanıdık bir adam girmişti. Elinde siyah çantasıyla görünce içten içe sevindim. Demek uğraşları sonuç vermiş son anda bilet bulabilmişti. Ben bunları düşünürken o oturmak için yer bakınıyordu. Zaten oturabileceği iki masanın birisinde ben diğerinde durmadan gazete okuyan kalın gözlüklü bir hanımefendi vardı. İzin isteyerek sandalyenin ucuna ilişti. Koşturmaktan helak olmuştu. Çantasına göz kulak olmamı isteyerek lavaboya yollandı. Giderken, garsondan ılık su istemiş, ceketini sandalyenin arkalığına geçirerek aceleyle gitmişti. Siyah kalın gözlüklü kadının gözleri gazetenin tüm sütunlarını gezerken, gömleğinin kolları dirseklerine kadar çemremiş olarak geri geldi. Özellikle gömleğini epeyce ıslatmıştı. Peçeteliğin tamamını kullanmasına seslenmesem bile kollarındaki kıllara takılan peçete parçacıklarına gözüm takılıyordu. Köfte ve ılımış birayı bırakarak geri çekildim. Kadın, kara gözlüklerinin üzerinden adamın kurulanmasını izliyordu. Masamıza gelen garson tüm bu peçete artıklarını toplayarak götürdü. Garsonun masamızdan ayrılmasını fırsat bilen adam masanın üzerine doğru eğilerek, trene kaçak yolcu olarak binmenin cezasını bilip bilmediğimi sordu. Bilmiyorum anlamında kafamı iki kere salladım. Çemrediği kollarını açarken yine masaya eğilerek, başka çaresinin olmadığını söyledi. Ardından büyük bir gizlilikle etrafı kolaçan eden gözlerle, kondüktörün gelip gelmediğini sordu. Gelmediğini söylediğimde, gözlerini irileştirip, yere doğru bakarak, yakalanırsa cezasını çekeceğini, şeriatın kestiği parmağın acımayacağıyla pekiştirdikten sonra garsonun getirdiği su şişesini üç eşit yudumda bitirdi. Gözleri kuyularına çökmüş, altları morarmıştı. Gece olağanca enerjisiyle başlamış, samimiyeti ilerlettiğim garsondan tüm biraların ılık olduğunu öğrenmiştim. Yirmilik rakı ve beyaz peynirden oluşan servisi yenileyen garson, ıslak arkadaşımın bana katılıp katılmayacağını sorduğunda, kibarca teşekkür etti. Hiç kullanmadığını söylerken içeri giren kondüktörü görünce suratı kırmızıya kesmişti. Aceleyle arkasındaki lavaboya doğru dönmeye çalışırken masaya henüz gelen şişeye eli çarpmış, şişe önce masaya sonra yere düşerek büyük bir gürültüye sebep olmuştu. Alelacele şişeyi masaya koyup lavaboya yollanmıştı. Kondüktör ağır adımlarla diğer biletleri kontrol ettikten sonra gülümseyerek biletime bakmış ve yanımdan ayrılmıştı. Bana ait dört bilet olduğundan kontrolde yakalanmamış olmasına ses çıkarmamıştım. İçerde ne kadar kaldığını tam olarak kestiremesem de ihtiyaç sahibi diğer yolcuların ısrarlı kapı vurmalarına fazla dayanamayarak tekrar masaya dönmüştü. Üstelik kolları yine çemrenmiş, yine sudan çıkmış fareye dönmüştü. ”Kaçakları ne olursa olsun ilk istasyonda indiriyorlarmış.”dedim. Gözlerini korkuyla açarak, fısıldadı; ”Deme yahu, ne yaparım dağın başında?” ”E, neden kaçak bindin?” İki yanını kolaçan ettikten sonra; ”Bibimgil Mamak’ta oturuyor. Yakın köylü bir kız varmış. İlla gel, bayramda gör didiler, kısmet…” ”Hani cenazeye yetişecektin?” Çaresizlikle oflayarak; ”Ben camii imamıyım, aklıma başka yalan gelmedi hemşerim. Hem dedikte ne oldu, kimsenin ölüye diriye saygısı kalmamış. ” Gülümseyerek kadehimi havaya kaldırdım. Burnunun üzerindeki ıslaklığı silerek dışarı bakındı. Tren olağanca umursamazlığıyla karanlığın içinde ilerliyordu. Çok geçmeden tüm kontrollerini bitiren kondüktör, karnını doyurmak için tekrar lokantaya dönmüş, masamıza oturmak için izin istemişti. Üstüne üstlük trene kaçak binmeye çalışan kişilerin olduğunu, bunun hırsızlıktan hiç farkının olmadığını, ona kalsa böyle adamları son sürat giden trenden aşağı doğru iteklemek gerektiğini anlattıkça, İmam boncuk boncuk terlemeye devam etti. Hatta yaşlı olduğu için bazen kaçakları yakalayamadığını ama Eskişehir’de nöbeti devralacak kondüktörün yüzlerce yolcu içerisinden kaçağı şıp diye bulduğunu yutkunarak anlattı. Çaprazdaki hanımefendi gazetenin bulmacasını çözmeye başlamıştı. Salınarak, tıkırdayarak, düdük çalarak, başka trenlerle karşılaşarak, yolculuğumuz sürüyordu. İmam, izin isteyerek masamızdan ayrıldı. Yine lavaboya gittiğinden yanımızdan geçen garsondan bolca peçete istedim. Masamızda kondüktör oturduğu için hayli torpilli sayılırdık. Kapı aralığından masayı gözetlemiş olacak ki kondüktör gider gitmez yine oflayarak masaya oturdu. Eskişehir’deki kondüktör değişimi canını sıkmıştı. Sonra birden masanın altına girip bir şeyler aramaya başladı. Bir iki dakika söylenerek arandıktan sonra kaybolan kol düğmesini bularak rahatlamıştı. Birazcıkta azarlayarak söylendim; ”Hem kaçak biniyorsun, hem durmadan devletin suyunu boca ediyorsun. Ne diye sağını, solunu yıkayıp duruyorsun be adam!” Sustu, mahcupluğundan yüzü kızardı; ” Bak! Müslüman beni iyice dinle; evet haklısın sürekli su kullanıp, ziyan ediyorum.” Gözlerini trenin penceresinden kapkara gökyüzüne uzatıp, iki elini açarak, Allah affetsin şeklinde iç geçirdikten sonra; ”Ama bir bahanem var ki; desem de inanmazsın.” ”Hele de bakalım.” Sesini iyice kısarak; ”Önceden bir şeyim yoktu. Ama bıldır birdenbire, durduğum yerden abdest bozduğumu sanıyorum. Bozmadığımı bilsem bile gidip abdest alıyorum. Bazen öyle zamanlar oluyor ki; bir vakitten önce on beş yirmi defa abdest tazeliyorum. Şimdi yine iyi havalar, kışın şadırvanın buz gibi suyunda iflahım kesiliyor yemin ederim.” Hayretler içinde kala kalmıştım. ”Hadi ki hadi, cinler periler aşkına, sende mi obsesifsin?”dedim. ” Hâşâ ağabey, ne obsesifi? dedi, gözleri çakmak çakmak bana bakıyordu. Gülümsedim, bilmemesi çok normaldi, bende yıllar sonra öğrenmiştim, öğrendiğimde ise uzunca bir süre bunu kendime yedirememiş, teşhisi yapan doktor arkadaşım olmasına rağmen, günlerce tüm beyaz gömleklilere kin tutmuştum; ”Obsesif, yani takıntı hastalığın var hemşerim.” Bakışları bir güvercin kadar ürkekleşmişti. Gecenin bu saatinde durmadan içki içen bir adam tarafından yaftalanmak gururunu incitmişti. ”Yok, Ağabey ne takıntısı, sapasağlamım ben, üstelik abdest tazelemek sevaptır.” Sesi iyice kötülemiş, dokunsan ağlayacak kıvamına gelmişti. Fotoğraf makinemi çantasından çıkararak buraya gelene kadar çektiğim fotoğrafları gösterdim. Bomboş bir algıyla karelere bakıyor ama ne olduğu hakkında hiçbir şey söyleyemiyordu. O şeylerin birini büyüterek gösterdim. ”Ne olmuş saat işte?”dedi. “Bak,” dedim. “Bende de aynı hastalığın bir değişiği var. Yıllardır saatlere bakamam.” Şaşırmış, en saf haliyle doğru söyleyip, söylemediğime bakıyordu. ”Hem sadece saatlere değil rakamlara da bakamıyorum,” dedim. “Bu fotoğraf makinesi olmasa yaşayamam.” Yıllardır saatlere, rakamlara bakamadığımı, dokunamadığımı yüzlerce anımla beraber anlattığımda kahkahalardan gözleri yaşarmıştı. Bu hikâyenin hiçbir paragrafına konamayan kalın gözlüklü hanımefendi dâhil tüm Yemekli Vagon yolcuları kompartımanlarına çekilmişti ki; ”Baylar bilet kontrol.”diyerek yanımıza dikilen kondüktörün uzun kaşları altında susmuştuk. İmam, yakalanmış ama gururlu bir şekilde bileklerini uzattı. Kelepçe takılıp, ilk istasyonda indirileceğini sanıyordu. Hemen yanı başından biletleri uzattım. İki yerini zımbalayan memur “İyi sabahlar.”diyerek, uzaklaştı. Ne olduğunu anlamakta zorluk çeken yol arkadaşım derin bir oh çektikten sonra sandalyesine iyice kuruldu. Su kadehini önce masaya sonra benim kadehime vurarak gülümsedi; ”E, hemşerim yolculuk nireye?” Favori olarak ekle (13) | Görüntüleme sayısı: 488
1. 14-11-2009 17:52 Bir trenin yemekli vagonunun bağrına basmayacağı tek insan yoktur dünyada. Orada herşey çok adildir. Tek bir torpil vakasına rastlanamaz. Çuvallarla parası olan bir adam düşünmeden donattığı masasını, son parasını azıcık ısınabilmek için bir bardak çaya harcamış beş parasız ve kılıksız bir adamla paylaşmak durumunda kalabilir. Ya da ibadet aralarını bile abdestsiz geçiremeyen bir imamın derdine lıkır lıkır rakısını yudumlayan biri derman olur. 2. 15-11-2009 16:58 Çok şirin bir öykü olmuş .. Orta halli karınca lafına güldüm.. Diğer öykülerinizin hüzün teması bu öyküde cılız kalmış .. Okurken hoşluk buldum .. Siz de kaleminiz de hoş kalsın Türker bey.. Selamlar 3. 16-11-2009 13:32 Şu iktidar trenlerle oynayıp hızlandırmaya çlıştığından beri binemiyorum. Aslında ne güzel yolculuklardır. Hüznün cılız kaldığı tüm öykülere şerefe diyorum.. 4. 16-11-2009 16:34 Ne zaman semireceği belli olmaz o gavurun. Bir bakmışsın devleşmiş, üstüne üstüne geliyor. 5. 01-12-2009 10:22 Öyküyü okuyunca Haydarpaşa Garı'na gidip -nereye gittiğine bakmaksızın- bir trene binip seyahat edesim geldi. Haydarpaşa Garı'ndan birçok kereler memleketin değişik yerlerine gittiğimden, bu öykü çok aşina geldi. Öyküde geçen karakterlere orada sıkça rastlayabiliriz. Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







