Menu Content/Inhalt

üye girişi


Sonra PDF Yazdır E-posta
Yazar türker ayyıldız   
Tuesday, 13 October 2009


Kedinin hemen yanında dört ayağının biri bira kapağıyla desteklenmiş zavallı bir sehpa duruyor. Sehpanın üzerinde her iki tarafı da açılarak tüketilmiş kurşun kalem, kalemin altında ise karalanmış saman kâğıdından küçük bir defter. Defterin hemen yanında ise yarısı bitirilmiş bir şişe şarap, şarabın arkasında yoksul bir saat.


Ben bir ölüyüm. Ben epeyce zamanlar önce kalabalık bir merasimle toprağa verilen bembeyaz bir vücudun düşünebilen son parçasıyım. Mermerlerden yapılmış yapayalnız saltanatın içinde epeydir karanlıklardaydım. Ne çok zamandır bu gömüde hep bir çıkış yolu arayan küçücük bir düşünme bulutuydum. Solucanların, tıstanlarının, kertenkelelerin ve diğer toprak canlılarının açtıkları her boşlukta milim milim de olsa yukarıya çıkmak için çabalayan unutulmuş bir cesettim. Son üç gündür havayı, yağmuru ve deniz kokusunu hissetmiş olmama rağmen, yanımdan tek bir böcek bile geçmediğinden, çaresizce beklerken sabah başlayan sağanak yağmurla beraber toprağın altından dışarı çıkmak için çığlıklar atan pembe solucanların ardından toprağı bir fidan gibi yararak, kamaştım… Şimdi buradayım. Şaşkınlığımın geçmesini bekliyor, kendi mezarımın hemen üzerinde yıllar sonra ıslanarak görebiliyorum her şeyi. Aklımda kalan en son görüntüler ölü yıkayıcılarının sudan buruşmuş elleri, bakır ibriklerin vefasız grisi, kaynar suyun buharı ve kefen bezinin beyazından ibaret. Ardından yıllardır kapkara bir hiçliğe bakıyordum. Sonra bir gün elleri titreyen bir şairin hiç anlaşılamamış bir dizesiyle çağrıldım. Çürüyen tüm yanlarımı bırakıp, çıkıp geldim işte.

Çimentosu kurumamış mezar taşlarından zamanı görmeye çalışıyorum. Yeni zaman ölülerinin aralarından ve bilmediğim bu mezarlıktan çıkmak isterken, beni neden buraya gömdüklerini düşündükçe yağmur havayı karartmaya devam ediyor. Doksanların sonunda, sımsıcak bir ağustos ayında, tatil için gittiğimiz yazlığımızda ansızın öldüğümü hatırlıyorum. Yanımda hiç kimse yok. Yapayalnız bir mezarda olmama seviniyorum, benden başka herkes kurtulmuş. Onları bir daha görebilir miyim, bilmiyorum…

Yağmuru unutmuşum, rüzgârı, çam ağaçlarının hışırtısını, gökyüzünün alnıma değen ağırlığını unutmuşum. Islak toprağın üzerinde çırılçıplağım. Saçlarım uzamış, neredeyse belime kadar kararmış. Aralarına karışan yaprak ve çöp parçacıklarını ayıklarken duldaların arasından kapkara bir kedi çıkıveriyor. Beni görmesine ihtimal vermezken ansızın bana doğru tıslamasıyla irkiliyorum. Yaşarken de kedileri sevemezdim, bunu tebessümle hatırlıyorum…

Sağ ön ayağı hafifçe havadayken dönüp bana bakıyor yeniden. Arkasından yürümem için adeta zamanı donduruyor çamura bulaşmış kuyruğu. Usulca doğrulup ardına düşüyorum. Kırmızı ojeli ayak parmaklarım ölüme direnmiş olmasına çocukça seviniyorum. Tüm kız çocukları süslenmeyi sever, ölmüşte olsam daha bir salınarak yürüyorum şimdi ardından.

Taşlı patikadan aşağı doğru iniyoruz. Kasıklarında ur taşıyan başka bir kedinin meydan okumasına vakurlu bir hırıltıyla cevap veriyor. Bulutlar fırtınaya dönüyor, ardından şimşekler peydahlanıyor üstü üstüne. Böğürtlenler ve zakkum çiçeklerinin hemen ardında mezarlığın demir kapısı parlıyor. Önce ışık, sonra kedi, sonra çıplak bedenim… Kapının paslarına dokunup üzerimdeki toprak kokusundan silkelendikten sonra nerede olduğumu hatırlıyorum. İlerde sokağın başında uzun boylu bir gölge ilişiyor gözüme. Keşke yağmur yerine sokaklarda oynayan çocuklar olsaydı diyorum…

Yol kenarlarından aşağı doğru akan suların yanından sessiz adımlarla yürüyorken Göksu deresinin hemen yanındaki villaların sahipli köpekleri varlığımızı çok geçmeden fark ediyorlar. Hırıltıları havlamalara, havlamaları boğuk çaresizliklere dönüşüyor. Kediye mi bana mı havlıyorlar bilemiyorum. Bağlı bulundukları zincirlerden yahut kapatıldıkları bahçelerden bir çıkabilseler, çıkamıyorlar…

Balkonlarına tekneler bağlı şımarık köşklerin hemen arkasındaki yoksul mahallenin eski evlerine geliyoruz. Her taraf kömür kokuyor her taraf kendi esrikliğinin görünmez duldasına sığınmış. Şu kapkara hayvanın peşinden ayrılıp deniz kıyısına koşmalıyım, bir an önce maviyi görmeliyim diye iç geçirirken eski ahşap bir binanın kapısında dönüp bana bakıyor. Beni görüyor olamazsın diyorum usulca. Dönüp yeniden tıslıyor hiçliğime.

Kırmızısı solmuş tahta bir kapının aralığından içeri giriyor. Ahşap yer döşemesinin üzeri muşambayla kaplanmış. Duvarların fıstık yeşili sıvaları uzun zaman önce rutubete yenilmiş. Antreden sonra karanlık uzun bir holden geçiyorken arkası kesilmez öksürükler duyulmaya başlıyor. Bir ölünün gözü olmama rağmen, beni bile üşüten yalnızlık sinmiş duvarlara. Rutubet, çiğsi kötü bir koku bırakmış…

Dışarıdan açma kolu iptal edilmiş kapının önünde duruyorum. Kedi dakikalardır yok. İçerden yükselen öksürük sesinden ve karafatma tıkırtılarından başka dakikalardır hiçbir şey yok. Bej renkli eski kapıyla eşik arası gazetelerle kapatılmış olduğundan içeriyi ancak anahtar deliğinden görebiliyorum. Her şey paslanmış, pas geçilmiş adeta.

İçerde, gözümün değdiği yerde, demir bir karyolanın hemen üstünde, saçları sakallarına karışmış bir adam durmadan öksürüyor. Kedi adamın hemen ayakucunda kıvrılmış bana bakıyor. İçeri girmenin bir yolunu bulmuş anlaşılan. Ben bir gözüm, üstelik ölüyüm. O bir kedi, hemencecik kurulamış kendini. Adamı tanımıyorum, sürekli öksürüp böğründe bir şey tutuyor. Elindeki şeyi göremeyecek kadar odanın dışındayım. Anahtar deliğinden süzülemeyecek kadar dokunaklıyım nedensiz.

Kedinin hemen yanında dört ayağının biri bira kapağıyla desteklenmişzavallı bir sehpa duruyor. Sehpanın üzerinde her iki tarafı da açılarak tüketilmiş kurşun kalem, kalemin altında ise karalanmış saman kâğıdından küçük bir defter. Defterin hemen yanında ise yarısı bitirilmiş bir şişe şarap, şarabın arkasında yoksul bir saat.

Doğrulup böğründeki şeyi kenara bırakan adam kâğıdın üzerine bir şeyler karaladıktan sonra şarabı dikleyip ağzını koluyla siliyor. Kalkıp kapıya doğru yürüyor. Eski kapının ardındaki askılıktan gömleğini, pantolonunu, hırkasını ve yamalı paltosunu alıyor. Bir an sessizce dikildikten sonra ellerindeki şeyleri kedinin üzerinden kararmış çarşaflarına bırakıyor. Önce yün çoraplarının içine pijamasını sokuşturduktan sonra pantolonunu, gömleğini ve hırkasını giyiyor. Yeniden yakalandığı öksürük nöbetinin ardından yatağının köşesine çömelip botlarını giyiniyor. Önce kalemi alıp deftere sonra şarabı alıp dudaklarına götürüyor. Ardından sehpanın üzerine bıraktığı şeyi alıp doğrulurken bu kez elinden düşürüyor. Tahtakurularının çürüttüğü ahşap tabanın üzerine düşürdüğü şeyi oradan alıp kabanının sol iç cebine koyarak bekliyor. Şarabı yeniden dikliyor. Dikleme bitmeden kurulmuş saat çalmaya başlıyor. Susturmadan doğrulup kapıya yöneliyor. Gıcırdayarak açılan kapıdan çıkarken, duvarla kapı arasında körleşiyorum.

Muşamba yer döşemesinin üzerinde ayaklarını sürüyerek dışarı çıkarken, öksürüğünün hemen arkasından ağır aksak yürüyen kapkara kedinin varlığını önemsemeden yağmura bırakıyor kendini. Su birikintilerinin içinden ödünç adımlarla yürürken bağlamadığı bağcıklarının izlerini bırakıyor geriye. O izlere önce kedi, ardından yıllar önce ölmüş bir gözün kifayetsiz bakışları değiyor. Köprünün sağından trafiğe karıştığında hiçbir bakışı selamlamadan yürüyor sureti. Yağmur hızlandıkça, asfalt üzerine düşmüş otomobil lambalarının kızıllığında bir yerlere doğru yürüyor.

Zengin yalılarıyla gasp edilmiş sahilde denizi bulabilmek için Anadolu Hisarı'nın sağrısından Göksu deresine atıyor adımlarını. Yavaşça suya salınan uzun ince bedeninden öksürük sesleri kesilince martı çığlıkları yükseliyor. Uzakta kapkara bir şilebin gölgesi düşerken İstanbul’a gözden kayboluyor.

Önce kedi, sonra ben, sonra yağmur, sonra taş, sonra muşamba, sonra kâğıt, sonra kalem, sonra şarap, sonrada sehpa arkasından bakakalıyoruz. Kapkara olmuş gökyüzünde gözden kayboluşuna şahit oluyoruz. Birkaç yaşayan zaman sonra boğazın herhangi bir duldasında anlaşılmamış bir şairi bulacak, bulucular. Sol iç cebinde uzun yıllar önce çerçevesinden çıkarılmış bir fotoğrafın öyküsü konu olacak haber bültenlerine. Önce kedi, sonra ben, sonra yağmur, sonra taş, sonra muşamba, sonra kâğıt, sonra kalem, sonra şarap, sonra sehpa, sonra fotoğraf, sonra…



Favori olarak ekle (13) | Görüntüleme sayısı: 514

Yorumlar (8)
RSS yorumları
1. 13-10-2009 17:38
Gerçek bir yaşama dayalı olduğunu düşündüğüm sarsıcı bir yazı. Yaşam nedir? Ölüm nedir? İnsan ne için yaşar ve neden hayatına son verir?
Yazan halis (Kayıtlı)
2. 14-10-2009 11:19
Tamamen kurgu Halis, yaşanılmış birşey değil... Selamlarımla...
Yazan turker (Kayıtlı)
3. 15-10-2009 02:06
sonra zavallı sehpa, sonra...
Yazan birneviculya (Kayıtlı)
4. 17-10-2009 23:43
Türker Ayyıldız: Her mahallenin kabadayısı.
Yazan engin barış (Kayıtlı)
5. 18-10-2009 04:03
heytt,
Yazan turker (Kayıtlı)
6. 24-10-2009 13:51
Ardı ardına akan fotoğraflar. Okuyucuda bu hissi uyandırmak çok zor esasında. Tekrar tekrar okuyacağım. Belki üzerindekine yapıştığı için bakmadan alta koyduğum fotoğraflar da vardır.
Yazan harmankaplan (Kayıtlı)
7. 25-12-2009 21:36
fazla paradoks olmus, insan hepsiniz ayri ayri dusunmek istiyor ama bir araya toplayinca ortada bulunan aslinda tek bir duygu buyuyor ve havaya sacildiginda yine tek tek nesneler halini aliyor... alisa gelmemis...
Yazan sekerpinari (Kayıtlı)
8. 26-12-2009 15:16
Galiba...
Yazan turker (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 345
Ezkizler: 1009
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 910849

Liman

5339944.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com