Eskizler >> düz yazılar
Sonsuz rüyaların ötesine varmak gibi bir şey uyku...
Ölümün yarım yamalak kalmış hali eski zamanlardan bugüne...
Uyumak istiyorum bugünlerde... Hiç uyanmamak adına intiharlar düşünüyorum aklımın saklı köşelerinde...
Bir türlü çıkarıp elime, dilime dökemiyorum. Kara katran, çetrefilli kelimeler içimde...
Kaldırımlar arasında dolaşan su birikintilerine eş yalnızlığım...
Bir martının gözünde saklı hüznüm, özlemim, içimde biriktirdiğim senli anılarım...
Bekliyorum...
Zamanı dilimlerine ayırıyorum, her ayrı zamanı senle dolduruyorum, sana eş yapıyorum...
Sonra kendimi sıkıştırıyorum bir araya, tıklım tıkış hayat gibi...
Hani sabah işe yetişmek isteriz de, kahvaltı yapmadan çıkarız... Sonra karnımızı doyuracağımız yer ya bir simitçi olur ya da bir börekçi... İşte bir çok şeyi sıkıştırdığım gibi seni de tıklım tıkış zamana dolduruyorum.
Bunu yaparken düşünmüyorum bile, varsın olsun... Saat sen olsun, saniyeler ben...
Her Altımış'ımda bir sen olayım... Her Yirmidört Altmış'ta sana varayım...
Öleyim kucakların da, öleyim saçlarının arasında
Kavrulayım elası, mavisi, yeşile birbirine geçmiş gözlerinde
Ayna olayım düşlerine, sonra kırılıp param parça olayım ellerine
Döküleyim yağmur misali benliğinin üstüne
Her zerrem içine işlesin, kokum gibi
Her dokunuşum ölüm olsun, bir daha uyanır gibi
Her uyku, senle süslü bir rüya olsun bana ey sevgili...
"Ölüm bir yürekteki atış kadar yakındır bize... Nasıl Tanrı o kadar yakınsa..."
Gökay Birkan SUCAKLI
21/12/2007
23:47
Devamını oku...
Eskizler >> düz yazılar
Kayboldum pusulasız gemilerin yol aldığı okyanuslarda...
Bir gülüşe teslim ettim sonrası gözlerimi...
Kapattım içimde çığıldaşan sesleri, hepsini toplayıp gönlümdeki en derin dehlizlere kapattım...
Kendime bir yer beğendim olmayan denizlerin, olmayan dalgalarının arasından... Vücudumu terk etti benliğim, kaçtı çok uzaklara...
Uzaklaştım kendimce, kendimden...
Uzak ellere teslim ettim senli düşleri, bir daha hiç almamacasına, aldatmamacasına...
El açtım semaya, düşlerimi diledim Tanrıdan...
Sonrası; Karanlık yastık altı düşleri... Boğuyor bugünlerde yastığım beni, çarşafım saramıyor bütün bedenimi...
Kefenlemek isterim bazen kendimi, cebimde bütün biriktirdiklerimle...
Farklı zamanların aynı yanılsamaları içindeyim, iyiden iyiye düşüyorum cehennem çukurlarına...
İnce bir köprü var önümde... Kılıçtan keskin, senden daha ince...
Merdivenler var, gözümün önünde...
İndikçe bitmiyor merdivenler, aksine yükseliyor göğe...
Gök ateşe yanmış, yerse maviliğe...
Denizler çekilmiş saçlarımın dibinden, vurmaz olmuş dalgalar kirpiklerime...
En uzak diyarları yakın eden umudum yok artık, o da kaçmış baharla birlikte...
Kara kış kapıda, yağmurlar yağmaya başladı bile tenime...
...
İçim sıcak, dışım soğuk...
Sağım,
Solum,
Önüm,
Arkam sobe...
"Gözlerini Görebilmek İçin..."
Gökay Birkan SUCAKLI
04/12/2007
Devamını oku...
Eskizler >> düz yazılar
YOKSULLUĞUN SEVGİLİSİ
Uyandığımızda gün doğmuştu. Sarılıp bir kez daha öptüm, onu. Geceden daha uzun, soluklu. Güldü. Yüzüne dolanan saçlarını, hep hayatı sarıp sarmaladığını, umutla taşıdığını düşündüğüm elleriyle topladı, kalktı. Perdeleri sıyırdı. Güneş ilkten hüzünlü sonra canlanarak girdi geceden yorgun odaya, hayır, odamıza.
-‘Dün yağmur vardı, bugün ise gün ne kadar aydınlık…’
-‘Bir şair gibi konuştun dedim, doğrulurken.’
-‘Güldürme beni dedi.’
Oysa gülen bendim. Kalktım. Giyindim. Gittim, kütüphaneden bir kitap çektim.
-ELDE VAR HÜZÜN-
Okuyarak girdim odaya. Camın önündeydi ve yüzü bana dönüktü. Yüzündeki çocuk şaşkınlığı. Alışmamıştı benim garip huylarıma.
-ELDE VAR HÜZÜN-
Şiiri bitirdiğimde elde olmayanları düşünerek susmuş olmalıydık, bir süre. Sessizliği bozan olmuştu.
-‘Ya yaşam dostum? Nerede?’
Dışarıda demiştim. Her gün karıştığın o bilinmez kargaşanın içinde. Aynanın önüne oturmuş, saçlarını tarıyordu. Tüm çıplaklığıyla.
-‘Yaşam çıplaklıktır, olabilmektir, dedim.’
Gene başladın gibisinden yüzüme bakmıştı. Dudaklarının kenarında alaycı çizgiler.
-‘Yaşam yoksulluğun çıplaklığıdır.’
Derin bir düşten uyanmış gibi duymuştum, dediklerini.
O ise devam etmişti.
-‘Yaşam yoksulluğun çıplaklığıdır. Giyinik olmak ve soyunmak. Sonra çıkmak, yürümek, biliyormuşuz gibi yapıp bütün gün çalışmak ve sonra derin bir boşlukla dönmek.
İnsanın tanıdığını zannettiği birinden duydukları hep şaşırtıcı olmuştur. Çünkü yanındadır o, içinde, arkanda, telefonun çok uzak olmayan bir ucunda, belirlenen bir yerde seni beklemektedir. Biraz kaygılı ve az mutlu.
-‘Acıktın mı?’
Kafasını hayır anlamında sallamıştı. Doğrusu ben de bir şeyler yemek istememiştim; ama soru ağzımdan bir anda çıkıvermişti.
Kitabı aldığım yere bırakırken, giyiniyordu. Elimi-yüzümü yıkadım. Sakallarım ne kadar uzamıştı. Kaç gündür kesmiyordum. Beş, on… Daha da fazlası olabilirdi.
-‘Yaşam hep ertelemek mi?’
Bulaşmıştı işte. Odaya döndüğümde, camı açmış, sigara içerken bulmuştum onu. Dalmıştı. Girdiğimi fark etmemişti. Yanına yaklaşıp, sağ yanağına içten bir minik öpücük… Öylece bakmıştı. Donuk gözlerle ve anlamsız bir yüz ifadesiyle.
-‘Neyin var ne oldu?’
-‘Hiç gitmişim öyle.’
-‘Çıkalım mı?’
Olur demişti, çıkalım ve bir bilinmezliğe daha başlayalım.
Sokağa çıktığımızda güneş iyice yükselmişti, tepemizdeydi artık. Koluna girmiştim. Uysal bir kedi tatlı ev sahibine nasıl usulca yaklaşırsa, öyle.
-‘Soyunalım mı yoksulluğun çıplaklığı?’
Babam gibi dönüp cevaplamıştı beni. En az ona bu kadar benzeyerek, sinsi; ama gene de gülerek.
-‘Hayır, koşalım, yoksulluğun sevgilisi, otobüs kaçacak.
18.02.2009
ONUR ERYILMAZ
Devamını oku...