Menu Content/Inhalt
Güverte arrow eskizler arrow düz yazılar arrow Bizim Hikayemiz (5-SoN)

üye girişi


Bizim Hikayemiz (5-SoN) PDF Yazdır E-posta
Yazar Selçuk Güven   
Thursday, 02 July 2009
BEŞİNCİ BÖLÜM
 
Gençlik Kampı
 
Aynı saatlerde Can, merkeze ulaşmıştı. Çantalarını öğretmen evine emanet etmiş, kordonda gözüne kestirdiği çay bahçesinde birasını yudumlamaya başlamıştı. Hala aynı fısıltı vardı dilinde öncekinden biraz farklı: "B planı, C planı, D planı… "
 
Boğazın eşsiz manzarası ara ara dertlerini unutturuyor, Can’ı oradan alıp çocukluğunun güzel anılarına götürüyordu. Can her zaman deniz olmayan bir şehirde yaşayamayacağını söylerdi. Ve üniversite sınavına hazırlanırken de hep ideali Çanakkale’ydi.
 
Boğazdan geçen gemiler sıkıntılarını alıp götürüvermişti. Kum gemileri geçtiğinde, iskeleye yanaşan kum gemilerinin günlerce kumunu boşaltıp yükselmesini bekledikleri geldi aklına. Ve nasıl o kadar yüksekten denize atladıkları. Şortlarının denize düşerken rüzgârla çıkarttığı ses geldi bir anda kulağına. Büyük yolcu ya da yük gemileri geçtiğinde, gitme arzusunu hissetti yine içinde... Bir gemiye binmek ve okyanuslarda dolaşmak, bir limandan bir diğer limana…
 
Valiliğin, oturduğu çay bahçesine yakın olduğunu öğrenmişti çay bahçesindeki garsondan. İkinci birasını da yudumladıktan sonra ücreti ödedi ve kalktı. Dudaklarında sigarası valiliğin yolunu tuttu.
 
Valilikte görüştüğü görevlilere açık ve net olarak, biraz da sitem ederek içinde bulunduğu durumu anlattı. Onlar da onun durumunda birçok yeni öğrenci olduğunu fakat Çanakkale Valiliği’nin hiçbirini sokakta bırakmayacağını söylediler. Can yurda erken gittiği için bu konudaki gelişmelerden haberdar olmamıştı. Yurt çıkmayan ya da yedek listede bekleyen öğrenciler Çanakkale’de farklı kamplara, otellere, misafirhanelere yerleştiriliyordu. Yerleştirildikleri yerde sadece yurda ödeyecekleri ücret karşılığında ve aynı şartlarda, yurda yerleştirilene kadar kalabiliyorlardı. Yeniden yurda giderse onun da bir yere yerleştirileceği söylendi ve Can mutlu bir şekilde valilikten ayrıldı.
 
Yurda yeniden gittiğinde onu Güzelyalı'da, Gençlik Kampına yerleştirebileceklerini öğrendi. Kısa sürede işlemlerini halletti ve Güzelyalı’ya nasıl ulaşabileceğini öğrendi. Öğretmen evinden çantalarını alarak Onu Güzelyalı’ya götürecek minibüsün kalkacağı durağa gitti. Minibüsün ön tarafına şoförün yanına oturdu. Kısa bir süre bekledikten sonra minibüs hareket etti. Minibüs Şehir dışına çıktıktan sonra, kâh ormanların arasında yol alıyor, kâh deniz kıyısına iniyor, kâh dağlara tırmanıyordu. Yeşil ve mavinin muhteşem uyumu Can’ın keyfini yeniden yerine getirmişti.
 
Güzelyalı Gençlik Kampı, denizin kenarına kurulu, üzerinde sincapların dolaştığı, çam ağaçlarının arasında, yedi – sekiz kişilik odalardan oluşan, merkeze uzak ama şirin bir kamptı. Sabah saat yediden itibaren her kırk beş dakikada bir merkeze dolmuş vardı. Merkezden de gece on ikiye kadar dolmuşlar çalışıyordu.
 
Odasına yerleştikten sonra okula gitmek için çok geç olduğunu düşünerek ranzasına uzandı. Odada başkalarına ait çantalar da vardı ama görünürde kimseler yoktu. O çocuksu sevinci ve heyecanı daha minibüste geri gelmişti. Bir sigara yakarak daha önce o ranzada yatanların üst ranzanın altına yazdıkları yazıları ve şiirleri okumaya başladı. Sigarasını içtikten sonra dışarı çıktı ve kampı dolaştı. Odasıyla deniz arasındaki mesafeyi ölçtü adımlarıyla. Neredeyse tam denizin içine kadar... Kumsalda yürüdü, oturdu, uzandı… Burayı çok sevmişti ve o anda yurt çıkmadığı için memnundu.
 
Bir Mürefteli ilk kez kaldığı şehirde yalnızsa ne yapar diye fısıldadı kendi kendine ve hınzırca gülümseyerek deniz kıyısından ayrıldı. Kampın girişindeki görevliye alması gereken şeyler olduğunu söyleyerek civarda market ya da bakkal olup olmadığını sordu. Adam bir dükkân olduğunu söyleyerek dükkânın yerini tarif etti. Odasına geri dönerek sırt çantasını boşalttı ve çantanın içine göstermelik birkaç eşya koyarak çantayı sırtına astı. Odadan ayrılarak görevlinin tarif ettiği dükkâna gitti. İçeri girdiğinde güzeeell diye geçirdi içinden, içki dizili rafları görünce. Hemen dükkânın sahibiyle tanıştı ve sohbet etmeye başladı. Can Raflarda duran Mürefte şaraplarının nerede ve nasıl yapıldığını anlattı adama uzun uzun. Bazı şarapları göstererek işte bunun şişesini benim dostum yıkadı ve mantarını başka bir dostum taktı. Bak bu hiç el değmeden hazırlanır, eşsiz bir teknoloji vardır o fabrikada…
 
Şarap fabrikasında çalışan işçi dostlarından bahsettiğini dinlerken bilmeyen biri, onları fabrikaların sahibiymiş de şarap imalatı yapmak o kadar eğlenceliymiş ki kendisi bizzat çalışıyormuş imalatta sanırdı. Öyle ballandırarak, öyle överek anlatıyordu.
 
Akşamüstü olmuştu ama hava hala sıcaktı. Fazla içki alırsam çantamda ısınırlar ve keyif vermezler diye düşünerek bir şişe Bozca Ada şarabı ve bir bira satın aldı. Bakkala da “bir deneyelim bakalım, sizin şaraplar nasıl” demeyi ihmal etmedi. Sigarası vardı. Mürefte’den kiloyla getirdiği on yedi numara kısa Maltepe sigarası haftalarca yetecek kadar çoktu.
 
Mürefte’de yazın çalıştığı bakkal dükkânında Tekel’den gelen bütün Maltepe Sigaralarını dener, en iyisinin numarasını öğrenir ve aynı sigaradan Tekel’de bulduğunda kilo kilo alırdı. Tekelin ürettiği sigaralarda sigaranın ucunda numaralar vardı ve hangi markanın hangi sigarası hangi özellikleri taşıyor, hepsini bilirdi.
 
Marketten çıkar çıkmaz gözüne karşı taraftaki koruluk takıldı. Ağaçların aralarına girip aşağı doğru yüründüğünde deniz gören, güzel manzaralı bir yer buldu ve çam ağaçlarından birinin altına oturdu. Karşısındaki manzara keyfine keyif katmıştı. Bir uçtan bir uca Çanakkale Boğaz’ı ayaklarının altında gibiydi. Boğazın karşı tarafındaki tepelerin üzerindeki güneş yavaş yavaş alçalıyor, pırıltılarını boğazın serin sularına saçıyordu.
 
Şarabını açtığında yayılan koku ağzını sulandırdı ve karnının ne kadar aç olduğunu fark etti. Şarap besleyicidir diyerek kocaman bir yudum aldı şişeden. Bir sigara çıkarttı ve yaktı. Dikkatli olmam gerek diyerek irkildi bir anda. Burada yangın çıkması içten bile değil. Bitmek üzere olan sigara paketindeki birkaç sigarayı çıkartarak sigara paketinin jelâtininden kendine bir küllük yaptı ve gözleri boğazı tarayarak Can YÜCEL'DEN şu dizeleri mırıldanmaya başladı:
 
 
“Kendi kendimi sakınıyorum, sıkılıyorum
Ömür, uzun ömürlü bir kutu süt
Tezelden gitmeli bari
Kalafatsız bir kayık icre
Çaparide tutulmuş yetmişinci izmarit olarak
Bir kül tablasına basılmak üzere… “
 
Şiir bittiğinde derin maviliklere daldı gözerli; hayallerine, umutlarına, ideallerine dalıp gitti zihni…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ALTINCI BÖLÜM
 
Uğur’un İlk Savaşı
 
Uğur Can’ın Çanakkale’ye hareket etmesinden iki gün sonra Bolu’ya gitmek üzere yola çıktı. Bolu’ya ulaştığında yurt konusunda sorun yoktu ve hemen odasına yerleşti. Yurttaki odasına gelir gelmez dolabını yerleştirdi. Her zaman bir tezgâhtar titizliğiyle katladığı tişörtlerini dikkatlice dizdi dolabına. Kitapları, kasetleri, fotoğrafları ve diğer giysileri dolapta yerini aldıktan sonra, sıra ranzasının yanındaki duvarı şenlendirmeye gelmişti.
 
En üste çok güzel bir Atatürk resmi bantladı. Altına dostlarıyla çekilmiş bir iki fotoğraf ve bir aile fotoğrafı. Altlarına küçük bir Che posteri ve birkaç şiir…
 
Ranzasına uzanarak resimlere bakmaya başladı. Odada henüz yeni tanıştığı ve pek fazla konuşmadığı arkadaşları hayretle onu izliyordu. Tam o sırada bir yurt görevlisi içeri girdi. “Yerleştiniz mi gençler” derken gözü Uğurun ranzasının yanındaki duvara yapıştırılmış resimlere takıldı. Hışımla Uğur’un yanına geldi ve yüksek sesle daha önce yüzlerce kez tekrarladığı yurt kurallarından birkaçını saymaya başladı. Uğur sakince dinledi. Görevli susup Uğur’un yüzüne bakmaya başladığında:
 
- Bitti mi? Dedi.
 
- Bitti.
 
- Hepsini söktürebilirsin bu duvardan ama bu Atatürk resmine elini bile süremezsin dedi.
 
- Hepsi sökülecek oradan yassah kardaşım, cevabını aldı.
 
Adam kararlıydı, dışarı çıktı, yanında başka bir görevliyle geri geldi. Yanında getirdiği kendisinden daha genç, iri adama duvara yapıştırılmış her şeyin sökülmesini emretti.
 
- Sizin yaptığınız suç, dedi Uğur.
 
- O resmi oradan sökemezsiniz, sizi son kez uyarıyorum.
 
- Yassah kardaş cevabını aldı bir kez daha.
 
Bunu siz istediniz diye söylenerek odayı terk etti. Okulun binasına hızla ve sinirle yürümeye başladı. Yurt binası üniversite yerleşkesinin içindeydi.
 
Okul binasına ilk girişiydi bu ve rektörü görmem gerekli dedi gördüğü ilk yetkiliye. Biraz mücadele ettikten sonra rektörden görüşmeyi koparmıştı. Rektör kibar ve sıcak bir şekilde karşıladı Uğur’u. İlgiyle anlattıklarını dinledi. Ve Ata’mın resmini hiç kimse hiçbir yerden sökemez sözü rektörün yüzünde sıcak, kocaman bir gülümsemeye yol açtı.
 
- Tamam, arkadaşım, sen şöyle otur da bir soluklan, diyerek telefonu kaldırdı.
 
Kısa bir telefon görüşmesinden sonra, Uğur’a ne içersin diye sordu. İçmek kelimesini duyan, sinirden ve hırstan dilinin damağının kuruduğunu fark eden Uğur, rektörün ikram edebileceğinden çok farklı şeyler içmek istiyordu…
 
- Varsa bir kola içebilirim, dedi.
 
Rektör, telefonu yeniden kaldırdı ve bir çay ve bir de kola istedi. Kısa sürede çay ve kola gelmiş, içilmeye başlanmıştı. Uğur’un ellerinin titrediğini ve gerginlikten olduğunu düşünen rektör öğrencisine bir sigara uzattı. Uğur sigaraya uzandı, aldı, dudaklarının arasına götürdü, titreyen elleriyle sigarayı yaktı…
 
- Sakin ol, dedi rektör. Ben halledeceğim, sen canını hiç sıkma, tamam mı?
 
Sigarasından derin bir nefes alırken başını salladı Uğur. Tam bu sırada yurt müdürü kapıyı çaldı. İçeri girdi ve:
 
- Buyurun Rektörüm dedi.
 
Rektör yurt müdürüne Uğurun karşısındaki koltuğu işaret ederek oturmasını istedi. Biraz da sinirlenerek ve sesini yükselterek bizzat kendi anlattı yaşanan olayı. Yurt müdürü hemen ilgileneceğini ve bir daha böyle bir olayın yaşanmayacağının garantisini verdiğini söyleyerek gitmek için izin istedi. Rektör Uğurun da müdürle gitmesini istedi ve onunla ilgilenileceğini belirtti. Müdür ve Uğur yurda doğru yürürken, müdür olayın ayrıntılarını dinledi Uğur’dan. Yurda ulaştıklarında Uğur’a oda numarasını sordu. Odasına çıkmasını ve dinlenmesini rica etti. Uğur odaya döndüğünde henüz yeni tanıştığı oda arkadaşları ona bakarak sırıtıyordu. Hiçbir şey söylemeden ranzasına uzandı ve beklemeye başladı. Kısa süre sonra yurt müdürü ve resimleri söktüren görevli odanın kapısında belirdi.
Yurt müdürü sökülen resimlerin yerlerine yapıştırılması emrini verdi. Resimleri söken iri yarı, genç görevli yeniden çağırıldı. Resimler ve bant hala orada duruyordu. İri yarı görevli odadaki diğer öğrencilerin şaşkın bakışları arasında, söktüğü bütün resimleri yerlerine yapıştırdı ve odadan çıktı. Yurt müdürü her türlü sıkıntısında, onu görmeye gelebileceğini söyleyerek odadan ayrıldı. Odadaki diğer öğrenciler ağızları açık ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
 
Uğur yeniden ranzasına uzandı ve duvardaki resimleri izlemeye başladı…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
YEDİNCİ BÖLÜM
 
Boğaza Karşı
 
Hava kararmaya başladığı sırada Can’ın içkisi tükendi. İyi adamların saati geldi diyerek ayağa kalktı. Boş şarap şişesine yaptığı küllükteki sigara izmaritlerini tek tek attı ve boş şişeleri çantasına yerleştirdi. Oturduğu yere şöyle bir göz gezdirdikten sonra geldiği yoldan kampa dönmek üzere korudan çıktı. Kampa dönerken karşısına çıkan ilk çöp bidonuna boş şişeleri attı.
 
Odasına girdiğinde oda arkadaşları çoktan gelmiş, hepsi birbiriyle tanışmış, kaynaşmıştı. Onun dışında dört kişi daha vardı odada. Kısa sürede Can da kaynaştı odadakilerle. Eski günlerden, eski yaşantılardan, üniversiteden söz edilmeye başlandı. Can’a en çok yakınlık gösteren Melih, İzmir Ödemiştendi. Cemo dedikleri Cemal ta Elazığ’dan gelmişti. İsmini unutup sürekli Konyalı dediği Behlül Konya’nın bir köyündendi. Diğerlerine göre biraz daha soğuk olduğunu düşündüğü Ahmet de İstanbul’dandı. Melih Can’ın nefesindeki içki kokusunu alarak sordu:
 
- Hangi arada içtin be abi.
 
- Merkezde bir iki bira yaptım, buraya yerleştikten sonra da şu ilerdeki bakkaldan bir şişe şarap ve bira alıp çam ağaçlarının altında vurdum dedi.
 
- Amma içmişsin be abi, benim de canım çekti ama cesaret edemedim akşamüzeri. Sen çok içmiş olmasan gider beraber de bir şeyler içerdik.
 
- Yooo ben çok içmedim ki diye cevap verdi Can, gülümseyerek, hadi gidelim.
 
Odadaki diğer öğrencilere de aynı teklif sunuldu ve hep birlikte bakkalın yolu tutuldu. Can; üç tane bira daha aldı. Yeni arkadaşlarına da Mürefte şaraplarını tavsiye etti. Diğer çocuklar da içkilerini alarak Can’ın götürdüğü yere doğru yürümeye başladılar.
 
İçkinin de buğusuyla Çanakkale Boğazına karşı sıcak, içten bir sohbet başladı. Batan güneşle birlikte doğan, yeni dostluklardı…
 
 
 
 
 
 
 
SEKİZİNCİ BÖLÜM
 
Okulda İlk Gün
 
İçilen içkiler ve geç saatlere kadar edilen sohbet yüzünden oda arkadaşlarının seslenmelerine zorlukla karşılık verdi Can. Başı zonkluyordu ve ağzı kupkuruydu.
 
- Hadi kalkmıyor musun diye seslendi Cemo.
 
- Kafatasımın içinde balıklar yüzüyor, siz gidin ben daha sonra gelirim diyerek yatağından doğruldu. Tuvalete yöneldi, musluğu açtı ve ağzını musluğa dayayarak kana kana su içti. Doğrulduğunda midesinin adeta çalkalandığını hissetti. İçtiği içkiler suyla birlikte yeniden mayalanmış gibi bir anda başını döndürdü. Odadakilere hissettirmeden yavaş adımlarla yatağına döndü ve başını yastığın altına gömdü.
 
Oda arkadaşlarının hazırlanıp çıkmaları fazla sürmemişti. Can yeniden sessizliğe bürünen odada derin bir uykuya daldı.
 
İki katlı yataklardan oluşan dört ranza vardı odada. Duvara gömme geniş ve çok gözlü bir dolap ve bir tuvaletten başka hiçbir şey yoktu. Duşlar dışarıdaydı ve ortak kullanım alanıydı. Koyu renkli kalın perdeler pencereyi ve kapının camını örtüyordu. Bütün öğrencilerin çantaları ranzalarının ayakucunda, karşıdaki duvara yaslanmış olarak duruyordu. Hiçbiri dolabı kullanmıyordu çünkü geniş olsa da, dolapta ne hepsine yetecek kadar yer vardı ne de bu kampta ne kadar kalacakları belliydi.
 
Can uyandığında çoktan öğle olmuştu ve dışarıdan hiç ses gelmiyordu. Şimdi kendini daha iyi hissediyordu ama kafatasındaki balıklar hala hafif hafif kuyruk sallıyordu. Yataktan kalkıp tuvalete gitti, atletini çıkartarak başını musluğun altına soktu, uzun süre öylece durdu… Sular yüzünden ve kulaklarından akıyordu. Tek duyduğu ses kulaklarına dolup boşalan soğuk suyun şırıltısıydı. Bir yudum su içtikten sonra doğruldu, ranzasına döndü ve ranzanın kenarına oturdu. Bir sigara yakıp kendini ranzanın üzerine bıraktı.
 
Hazırlanıp odadan çıkana kadar saat 14.00 oldu. Okula ulaştığında saat 15.00’ti ve okulda ne ders ne de başka bir etkinlik vardı. Öğrenciler kantinlere, bahçedeki çimlere yayılmış sohbet ediyordu. Öğrencilerin gürültülerine müzik kutusundan yayılan müzik karışıyordu ve canın midesi kazınıyordu. Kantinden yiyecek bir şeyler ve koyu bir kahve alarak kantinin bahçesine oturdu. Kendini zorlayarak aldığı yiyecekleri yedi. Kahvesini içerken de bir sigara yaktı. Kahve ve sigara bittiğinde iyice kendine gelmişti. Henüz okulun ikinci günü ama ben akşamdan kalmalığım yüzünden okula gelemedim diye söylendi kendi kendine.
 
Orada o saatte yapabileceği bir şey olmadığını düşünerek sırt çantasını sağ omzuna asarak okulun bahçe kapısına doğru yürümeye başladı.
 
Kapıdan çıkar çıkmaz karşı taraftaki sokağın denize ineceğini tahmin ederek sokağa yöneldi. Can, denize kıyısı olan şehirlerde asla kaybolmayacağını, denizdeki tecrübeli bir denizci gibi yönünü bulabileceğini söylerdi. Bunun nasıl olacağı sorulduğunda denizi nerede olursa olsun hissedebildiğini iddia ederdi… Evet, tahmini doğruydu, işte dün bira içtiği çay bahçesi ve Çanakkale Boğazı karşısındaydı. Çivi çiviyi söker diyerek kendi kendine, oturdu çay bahçesine ve bir bira sipariş etti.
 
Birkaç saat çay bahçesinde, kordonda vakit geçirdikten sonra kampa gitmek üzere minibüs durağına doğru yürümeye başladı. Durağın yakınındaki tekel bayiinden bir küçük bir büyük su, 500 ml. bir gazoz ve bir küçük vodka alarak minibüse bindi. O geceyi de bir önceki gece gibi çam ağaçlarının altında demlenerek geçirdi ve ertesi gün yine erken uyanamadı. Okula ulaştığında saat 12 olmuştu ve yine herkes dağılmıştı. Okulun üçüncü günüydü ama henüz bir sınıf arkadaşıyla bile tanışmamıştı. Böyle gitmez dedi kendi kendine ama gece kampa dönerken çantasındakiler yine aynıydı. O geceki tek fark sadece merkezden götürdüklerini içmesi, daha fazla içki satın almamasıydı. O gece çamların altına da gitmedi.
 
Küçük su şişesini boşalttı, votkayı şişeye döktü, üstünü gazozla tamamladı ve elinde su şişesi kampın içinde dolaştı. Odaya döndüğünde şişe yarıya inmişti. Ranzasına uzanıp kalanı da içtikten sonra derin bir uykuya daldı.
 
Ertesi gün, erken uyanmış ve okula vaktinde ulaşmıştı.
 
Sınıfını öğrendi, kantine gidip bir soda içti ve acı bir kahve alarak, elinde kahvesi sırtında çantası sınıfına çıktı. Sınıfın kapısından bir süre içeriyi izledi önce. Herkes cıvıl cıvıldı. Sınıf bir serçe yuvası kadar hareketliydi ama onun yine başı ağrıyordu. En arkada duvar kenarındaki sıraya oturdu. Kahvesinden bir yudum aldı ve sıraya bıraktı. Çantasından ağrı kesici çıkarttı ve kahvesiyle bir tane yuttu. Kahvesini yudumlarken sınıftaki diğer öğrenciler bu da kim diyen gözlerle, kaçamak bakışlarla ona bakıyorlardı.
 
Sınıftakilerin çoğu birbiriyle tanışmış, kaynaşmıştı. Şakalaşmalar bile başlamıştı aralarında. Birbirleriyle tanışmayan son kişiler de sıra sıra dolaşıp kendilerini tanıtıyorlar ve karşısındaki hakkında sorular soruyorlardı. Etrafla çok fazla ilgilenmeden kahvesini içmeye devam etti. Bu sırada yanına esmer, jöleli saçlı, eşofman ve tişörtle okula gelmiş yakışıklı bir çocuk geldi. Kendini tanıtıp elini uzattı. Can çocuğun elini sıktı ve kendini tanıttı. Çocuk Can hiçbir şey sormadan anlatmaya başladı:
 
- Benim babam asker emeklisi, şimdi boğazda balıkçılık yapıyor, ben de balıkçı ve dalgıcım ayrıca su altı fotoğrafçılığı yapıyorum ve National Geographic ile çalışıyorum. Müziği çok severim, saz çalıyorum ayrıca şiir de yazarım, iki ay sonra da şiir kitabım çıkacak, dedi.
 
Can:
 
- Sen neredeyse benim bütün hayallerimi gerçekleştirmişsin dedi çocuğa zoraki gülümseyerek. Motosikletin de var mı?
 
Sorusunu sorduktan sonra çocuğun yüzüne baktı ve gülümsedi. Bu kez içten gülümsüyordu.
 
- Yok, ama teknem var dedi çocuk, sana kaptan olduğumu söylemiş miydim?
 
“Tam boğdu beni bu herif… Başım ağrıyor” diye düşünürken karşı sıradan biri Erman diye seslendi. Erman ve diğer sınıf arkadaşları tavırlarından, sınıfa kahve ile girmesinden dolayı Can’ın o dersi alttan aldığını düşünmüşler ve Erman dışında hiç kimse onla tanışmaya gelmemişti. O da o baş ağrısıyla bunu çekebilecek durumda değildi. İşin aslı birkaç ders sonra öğretmenlerden birinin herkese tek tek kendini tanıttırmasıyla anlaşıldı. Tıpkı ilköğretim okullarında olduğu gibi sırayla ayağa kalkan öğrenciler kendilerini tanıtıyorlardı. Ve sıra Can’a geldiğinde herkes merakla sınıfa üçüncü gün gelen gizemli adamın hikâyesini anlatmasını bekliyordu. O da uzun uzun anlattı bilmeleri gerektiği kadarıyla hikâyesini.
 
- 1981 Mürefte doğumluyum. Üniversite trenini geç yakalayanlardanım. 98’de Mürefte Lisesini bitirdim ve 99’da da üniversiteyi kazanamayacağıma kanaat getirerek üniversite hayallerimi unutmaya çalıştım. İş hayatına atıldım ve birçok farklı işte çalıştım. En son bir yıl boyunca, İstanbul’da, bir gümrükleme firmasında çalışıyordum… Garsonluktan kuryeliğe kadar bir sürü iş yapmıştım ama bu şekilde hiçbir yere ulaşamayacağım ortadaydı. Ben de İş hayatında yeterince burnumun sürtüldüğünü düşünerek unutmaya çalıştığım üniversite hayallerimi yeniden kovalamaya başladım. Ve buradayım… Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim, dedi ve kahkahalardan memnun bir şekilde, gülümseyerek, yerine oturdu.
 
Dersin hocası hangi derste olduğunu bilip bilmediğini sordu Can’a. Bilmiyorum hocam dedi. Yeni bir gülüşme patladı. Sen şu anda yazılı anlatım dersindesin dedi öğretmen ve ekledi. Kendini tanıtmanı yazılı olarak sunmasan da bu dersten ilk kanaat notunu aldın Can dedi. Can öğretmenin söyledikleriyle gururlanmıştı, rahatlamış bir şekilde arkasına yaslandı.
 
Dört yıl boyunca o gün tanıştığı hocası Hayrettin Bey’le çok tartışsalar da, zaman zaman ona çok kızsa da, yıllar sonra aynı hoca en iyi dostlarından biri olacaktı.
 
Teneffüs olduğunda ilgi odağıydı Can. Önceki teneffüslerin aksine arkadaşları yanına geliyor, onunla tanışıyor ve sınıfın en çalışkanı belli oldu diyerek Can’a şakalar yapıyorlardı.
 
Sınıfın en çok konuşan öğrencisi; Erman, kürsüye çıkarak arkadaşlar! Diye seslendi.
 
- Lütfen beni bir iki dakika dinler misiniz?
 
O anda sınıftaki bütün ses kesildi ve tüm gözler Erman’a döndü.
 
- Burada birlikte dört yıl geçireceğiz ve bir an önce birbirimizi tanımak ve kaynaşmak adına, bu gece hep birlikte bir yerlere gitmeyi öneriyorum. Ben Çanakkaleliyim ve hepinize elimden gelen her türlü yardımı yapmaya da hazırım, dedi.
 
Sınıftan gürültüler yükselmeye başladı. Bir kişi dışında herkes bu tekliften çok memnun olmuştu. Tam o sırada Can, aradan sıvışırım diye düşünerek kapıya yönelirken Erman:
 
- Can! Diye seslendi. Sen de geliyorsun, kesinlikle bırakmam seni dedi. Diğer sınıf arkadaşları da sıvışmaya çalıştığını fark ederek:
 
- Gel, hep birlikte olalım, Erman haklı dedi.
 
- Erman kim? Dedi Can.
 
- İşte bu arkadaş dedi biri gülerek.
 
“Hıı, çok konuşan çocuk”, diye geçirdi içinden…
 
O gece pek de istekli olmadan gittiği tanışma partisinde göreceği; siyah dalgalı saçlı, buğday tenli, beyaz kazaklı, mavi kot pantolon giymiş İzmir güzeli, bütün planlarını alt üst edecek, hayalini kurduğu üniversite yaşantısını tam tersine çevirecekti. Bundan dolayı da o partiye gittiği için yıllar sonra bile hiçbir yaşantısından olmadığı kadar memnun olacaktı. Çok konuşan çocuğa da hayatı boyunca sırf bu olay sayesinde minnet duyacaktı…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
DOKUZUNCU BÖLÜM
 
İlk Görüşte Aşk
 
5 Ekim 2001 saat 19.30’du.
 
Kararlaştırılan yerde; Çanakkale feribot iskelesinin karşısında öğrenciler toplanmaya başlamıştı. Öğrencilerin gösteri yapacağından endişeli polisler hissettirmeden meydanda birikmeye başlamıştı. Öğrencilerin yakınında duran ekip arabasının başındaki memurlar gündelik konuşmalarına dalmış, sıradan bir gün izlenimi veriyorlardı.
 
Yaşça Can’dan daha büyük olan Musa adındaki öğrenci, üniversiteyi kazanana kadar yaptığı işleri anlatıyor ve çok konuşuyordu. O sırada Erman eliyle işaret ederek Burcu’lar da geliyor dedi. Herkes o tarafa döndü. Can uzağı çok iyi seçemediği gözleriyle rüzgârda saçları uçuşan, siyah dalgalı saçlı, beyaz kazaklı, mavi kot pantolon giymiş kıza kilitlenmişti. Musa’nın anlattıklarını duymuyordu…
 
Bir anda durdu sanki zaman. Ağır çekimde gösterilen film sahneleri gibi yaşıyordu o anı Can. Karşılarındaki otelin bahçesinde Green Day çalıyordu, Closing Time…
 
O anda yavaş yayaş silindi diğer öğrenciler kareden, şehrin gürültüsü bir anda kesildi, Can’ın tek duyduğu Greenday’in şarkısıydı. Karşıdan onlara doğru yürüyen kalabalık ta yavaş yavaş silindi ve sadece beyaz kazaklı kız ve Can kaldı karede. Bir anda denizin sesi katıldı müziğe, birkaç martı çığlığı… Bir iki martı belirdi üstlerinde. Ve beyaz kazaklı kız, yüzünü Can’ın seçebileceği kadar yaklaşmıştı. İşte o an zaman tamamen durdu. Ta ki kız Canın karşısında durana kadar. Merhaba demek istedi Can. Sesi çıkmıyordu. Erman’ın gelip omzuna vurmasıyla bir anda işitmeye başladı gürültüleri.
 
Hiçbir şey söylemeden beyaz kazaklı kızın elinden tutup yürümek istedi o an. Sadece yürümek, hiç bir şey söylemeden… O anda zamanı merak etti. Ve saatine baktı. Saat tam 19.45 olmuştu. Merhaba diyebildi zorlukla kıza. Boğazı düğüm düğüm olmuştu. Karnında garip bir sıcaklık hissediyordu. Can ben… Esin diyerek elini uzattı kız. Can kızı yanaklarından öptü. Memnun oldum dedi Can kızın gözlerinin içine bakarak. Memnun oldum dedi kız ve Can’ın sıkıca tuttuğu elini çekti. O anda bir rüzgâr esti, şehirden denize doğru ve kız başını yavaşça denize çevirdi. Can hayatında gördüğü en güzel şeye bakıyor ve hiçbir şey düşünemiyordu. Kızın saçı yüzünü yer yer perdeleyerek denize doğru savruldu. Can bir anda kızın saçlarının savrulduğu yöne geçti. Sanki rüzgârla birlikte kız da savrulup gidecekmiş gibi hissetti. Savrulursa onu da alıp götürmesini diledi. Kız tepki vermedi, hala o yöne bakıyordu. Rüzgâr kızın dalga dalga, sim siyah saçlarının arasından geçti, kızın saçlarının kokusunu sırtlanıp Can’ın yüzüne çarptı. Can ciğerlerinde hissetti kızı. O koku o anda Can’ı oracıkta bayıltabilirdi. Kız manasızca yüzüne bakan Can’a gülümsedi ve yürümeye başladı. Can orada kalakalmıştı. Kimse onun farkında değildi, o da kimseyi umursamıyordu. Dalgalı saçlı kız öylece orada dursa, yıllarca orada durup ona bakabilirdi. Bir süre arkasından baktıktan sonra silkinip yürümeye başladı.
 
Canı sigara içmek istiyordu ama burnundaki o eşsiz kokuyu yitirmekten, bir daha hatırlayamamaktan korkuyordu. Gidecekleri türkü kefeye ulaşana kadar sersem sersem arkalarından yürüdü.
 
Arkadaşları içeri girmeye başladığında bir an önce içeri girmeliyim diye düşündü. Arkadaşlarının aralarından sıyrılarak kefenin merdivenlerini tırmandı. Beyaz kazaklı kız ve yanında gelen arkadaşları oturmuşlardı. Tam karşılarındaki sedire oturdu. Ve bir sigara yaktı. Karşında bir sigara içip ölebilirim dedi kendi kendine. Garip garip ona baktı yanında oturanlar. Ne gördüklerine ne de hala ona baktığına inanabiliyordu. Bir an ismini hatırlamaya çalıştı beyaz kazaklı kızın. Hatırlayamadı. Kızdı kendine ve hiç düşünmeden yanında oturan kızın kulağına eğilerek karşımızdaki beyaz kazaklı kızın adı ne? Diye sordu. Oysa sorduğu kızın da adını bilmiyordu ve O’nla hiç tanışmamıştı. Esin diye cevap verdi kız. Esin, esin, esin, esin, esin… O anda hatırladı beyaz kazaklı kızın adını söyleyişi, beyninde yankılanmaya başladı bir zonklama gibi sesi. Esin, esin, esin… Benim yeni esin perim diye geçirdi aklından. ESİN.
 
O gece oracıkta yırttığı Kısa Maltepe paketine ilk şiirini yazdırdı esin perisi Can’a.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İLK DEFA
 
İki gün önce,
Bugün,
Yarın,
Şimdi…
Saat 19.45 ti
Uzaktan gördüm gelişini…
Rüzgâr dağıtmıştı saçlarını,
durmuştu zaman…
Yanıma yaklaştın,
yüzüme baktın
yana attın saçlarını…
Islık çalıyordu saçların rüzgârla,
ilk kez dokundum parmaklarına,
Saçların ilk kez değdi yanaklarıma,
İlk kez sevdi kalbim, yıllardan sonra.
Yıllardan sonra vuruldum saçlarının melodisine,
güzel yüzüne,
gözlerine,
ellerine,
Yıllardan sonra…
Yıllar önce sevmiştim seni ilk defa…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ONUNCU BÖLÜM
 
Kafam Kaçtı
 
Uğur anlattıkça biraz açılmış, rahatlamıştı. Uğurun anlattıkları Can’ın yüreğini kabartmıştı ve içinde korkunç bir ağlama isteğinin belirmesine neden olmuştu. Hızlı hızlı şarabını içiyor. Sigara üstüne sigara sarıyordu. Yıllardır yaşadığı hasretin üzerine en çok güvendiği ilişkinin böyle bitmesi ve dostunun acısı yüreğini dağlıyordu. Pudra filmindeki mucize çocuk gibi dostuna dokunsa yüreğindeki kederi içinde hissedecek, dostunun acısıyla gözyaşlarına boğulacak gibiydi. Ama ağlaması o durumda hiç de akıllıca değildi. O yüzden dostuna sarılmak, hıçkırarak ağlamak istese de bunu yapmıyordu. O anda güçlü görünmeli, dostuna destek olmalıydı.
 
Uzun bir sessizlik anında bir süredir ağlamadığını anımsadı ve en son ne zaman ağladığını hatırlamak için gözleri şarap kadehinin içinde, yavaş yavaş uzaklaştı o andan, kadehin içinde yavaş yavaş geçmişe gitti ve bir anda kendini Bingöl’de buldu.
 
Bingöl’ün bir köyünde öğretmenlik yaptığı sırada öğretmen evinde, serin bir akşamüstü uyanışını hatırladı…
 
Yüzükoyun uyuduğu yatakta gözlerini açtı, karşısında duran dolap, başucundaki sehpa, sehpanın üstündeki telefon tanıdık gelmiyordu. O odadaki her şey ona yabancıydı. Önce akşamdan kalma olarak bir yerde sızdığını düşündü. Bu gibi şeyleri daha önce de yaşamıştı ama bu seferki farklıydı. Burası bir otel odasıydı ve o daha önce hiçbir otel odasında, nerede olduğunu bilmeden uyanmamıştı. Odada ondan başka kimse yoktu. Yavaşça yataktan doğruldu. Üzeri çıplaktı ve altında kumaş, gri renkte bir pantolon varı. Ben hiç kumaş pantolonla dolaşmam ki diye düşündü. Ve geçmişine dair hatırladığı, o anda hatırlayabildiği tek şey buydu. Yalnızca gerektiği zamanlarda kumaş pantolon veya takım elbise giydiği… Odanın penceresine yöneldi hızla ve ilk o anda korktu. Dışarıya bakıyor fakat dışarıdaki hiçbir ayrıntı ona tanıdık gelmiyordu. Beni buraya kim getirdi diye mırıldandı.
 
İki kapı vardı kapalı, yan yanaydılar. Kendine yakın olanı yavaşça açtı, burası bir banyoydu ve lavabonun üstünde büyükçe bir ayna vardı. Aynanın karşısına geçti, yüzüne vücuduna bakmaya başladı. Ne kadar da zayıflamışım dedi yüksek sesle ve ondan sonra kendi kendine konuşmaya devam etti. Aynadaki aksine sorular soruyor fakat tek bir cevap bile alamıyordu. Vücudu çok zayıf ve güçsüz göründü yüzüne. Bana bir şey mi oldu ki dedi. Vuruldum mu? Yaralandım mı? Aylardır komada mıydım yoksa? Öyle olsa üzerimde pantolonun işi ne? Vücudunda farklı bir şey aradı. Sırtına, kollarına baktı. Yok yok yok, hiçbir iz yok. Bu gün günlerden ne ki? Hangi yıldayız? Sorduğu hiçbir sorunun cevabı yoktu.
 
Cevapları önce odada aramaya başladı. Dış kapının kilitli ve anahtarın kapının üstünde olması Can’ı biraz da olsa rahatlattı. Bu da gösteriyordu ki onu oraya kimse kapatmamıştı. Bakalım bu dolapta neler var diyerek dolabın kapaklarını açtı. Dolap boştu. Bir kazak ve bir ceket... Başka hiçbir şey yok. Kazak tanıdıktı ama ceketin kendine ait olduğundan bile emin değildi. Sehpanın çekmeceleri vardı ve açıp kapatmaya başladı. Çekmecede bir cüzdan bir telefon ve bir paket sigarayla bir çakmak buldu. Samsun 216… Sigara içip içmediğimi bile hatırlamıyorum ben dedi ağlamaklı bir sesle ve bir tane çıkartıp yaktı. Nikotine alışkın vücudu bu sorunun cevabını vermişti. Yaktığı sigara bir an da olsa dikkatini dağıttı ve ağlamasına engel oldu. Kafanı topla oğlum, kendine gel dedi. O sırada gözü minik buzdolabına takıldı. Üstünde bir anahtar vardı. Yavaşça buzdolabına yöneldi. Dikkatlice, sanki içinden bir şey fırlamasından korkuyormuş gibi dolabın kapısını açtı. Dolap boştu. Yatağın ayakucuna oturdu, sigarasını içerek hatırlamaya çalışmaya devam etti. Televizyonun kapalı ekranında yüzünü görüyordu, o yüz bile o an yabancı geliyordu. Çekmecede bulduğu telefon yatağın üstündeydi. Sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırıp telefonu açtı. Hangi düğmeden açtığını, nasıl açtığını bilmeden ama bir sorun vardı. Pin kodunu girin yazısının cevabı, yani kod neydi? Panikledikçe, endişelendikçe sağlıklı düşünme gücünü de kaybediyor, mantıklı şeyler yapamıyordu. Bir deneme yaptı. Olmadı, sinirle telefonu yatağın üstüne fırlattı. Ve eline cüzdanı aldı. İçinde hiç para yoktu. Kimliğini çıkardı. Kimliği bile kendine yabancılaşmış bir insanın işi bitmiştir dedi. Cüzdanda siyah kıvırcık saçlı güzel bir kızın resmi vardı ama o an o resim bile ona hiçbir şey çağrıştırmadı. Üniversite yıllarındaki sevgilisi geldi o anda aklına. Esin… Ama Esin’in saçları sarı ki dedi. Yüzü de çok farklı. Benziyor ama o değil. Esin dedi evet esin ve telefonu yeniden eline aldı. Pin kodu yazan yere esin yazdı ve tamama bastı. Telefon açıldı. Rehbere girdi isimleri okudu hiç ama hiçbiri tanıdık değildi. Bir otel odası, boş bir buzdolabı, içinde para olmayan bir cüzdan, bir telefon ve bir isim. Elinde başka hiçbir şey yoktu. Bir tane daha sigara yaktı ve rehberde dolaşmaya devam etti. Esini aramak istemedi çünkü ona söyleyebileceği hiçbir şey yoktu o anda. Herhangi başka birini de o durumda arayamazdı. Baba yazan kayda takıldı gözü ve numarayı çevirdi.
 
Canım oğlum benim nasılsın diye açtı telefonu karşıdaki
ses.
 
- İyiyim, baba, baba; sen misin?
 
- Benim güzel oğlum, iyi misin?
 
- İyiyim baba, siz nasılsınız? Nerdesiniz?
 
- İyiyiz oğlum evdeyiz, bak annen de yanımda yanağıma kulağını yasladı senin sesini dinliyor.
 
- Nasılsın canım oğlum? Dedi annesi.
 
- İyiyim anne.
 
- Baba, sana bir şey soracağım.
 
- Sor oğlum
 
- Biz hangi yıldayız baba.
 
- Efendim oğlum
 
- Hangi yıldayız baba.
 
- Sen iyi misin? Oğlum.
 
- İyiyim baba.
 
- 2005’teyiz oğlum da bu nerden çıktı?
 
- Yok bir şey önemli değil baba.
 
- Neler yapıyorsun oğlum, yemek yedin mi? Dedi annesi.
 
- Yedim anne dedi, sen beni merak etme, ben çok iyiyim.
Hadi sonra görüşürüz, kendinize iyi bakın dedi ve telefonu kapattı.
 
Babası bir şeylerden şüphelenmişti ama konduramamıştı, her zaman oğlunun garip zamanlarda garip soruları olurdu ve bu da bunlardan biridir diye düşünmüştü.
 
Anne ve babasının sesini duymak sadece iki taşı yerine oturtmuştu. Birincisi anne ve babasının sağ ve iyi oldukları.
İkincisi isimleri. Yüzlerini dahi hatırlayamıyordu.
 
İçine bir kurt düştü o anda. Babam sorduğum soruyu ciddiye almadı. Alsa neden diye sorması gerekirdi. Biz gerçekten 2005 yılında mıyız?
 
Evet, televizyon diye bağırdı bir anda ve televizyonun kumandasını aramaya başladı. Her yere baktı, televizyonun kumandası odada değildi. Banyoyu bile aramıştı. Üzerindeki düğmelere basmaya başladı ve TV açıldı. Bir futbol maçı bu dedi. Türkiye Yunanistan yazıyordu yukarda ve onu ilgilendiren maç değil, tarih ve saatti. Sol köşede canlı yazıyordu ve bu iyi haberdi. Tarihte vardı ekranda saatte.
 
Ne? 2004 mü? Ama benim 2004 de Çanakkale’de olmam gerekir, dedi. Bir taş daha yerine oturmuştu; Çanakkale, fakat bu da yeterli değildi.
 
Televizyonun düğmelerine yeniden bastı. Birine basılı tuttu ve ses açıldı. Başka birine bastı. Bir adam televizyonda şarkı söylüyordu. İri, esmer, takım elbiseli bir adamdı. Kalabalık bir seyirci topluluğu vardı onu dinleyen ve arkasındaki koltukta da başkaları oturuyordu. Şarkısını bitirdiğinde adam konuşmaya başladı. Birilerine çok kızmış görünüyordu. Ve kamera yakın çekimle neredeyse adamın ağzının içini çekiyordu. Adamın konuşmaları Can’ı huzursuz etti ve ürküttü. Bir anda adamın söylediği her şeyi üstüne alınmaya başladı. Kamera arkasındaki güzel yüzlü beyaz sakallı daha zayıf ve ufak tefek adamı gösterdi. Adama başka biri bir bağlama getirdi. Adamın yüzü ne kadar da hüzünlüydü. Onu bu kadar ne üzmüştü. Beyaz sakallı adam bağlamayı çalmaya başladı. Muhteşem çalıyordu. Ve yanık bir türkü söylüyordu. Türkü Can’ı duygulandırdı. Ve içinde bulunduğu durumun da etkisiyle ağlamaya başladı. O ağlamaya başlayınca bağlama çalan adamın yanındaki güzel kadın da ağlamaya başladı ve Can bir anda sanki onlar Can’ın onları gördüğü gibi oradaki ekranlardan Canı gördüklerini düşündü. Yoksa ben ağlayınca kadın da neden ağlasın ki dedi. Bir anda kameralar seyircileri gösterdi. Can o anda ne yapacağını şaşırdı. Hepsi ona bakıyor ve çoğu da ağlıyordu. Kim bunlar yaa dedi bağırarak neden benim için ağlıyorlar.
 
O sırada kameralar iri, esmer, kızgın adamı gösterdi. Adam elleriyle ve kollarıyla otur, sakin ol diye işaret etti. Can oturdu. Seyircileri yeniden gördüğünde yine paniğe kapıldı ve onların kendini görüyor olmasından rahatsız oldu. Kameralar adamı tekrar gösterdiğinde adamın yaptığı işaretlerden, tamam artık seni onlar görmüyor, sadece biz seni görüyoruz, bak bu önümüzdeki ekranlardan, onların önünde bu ekranlardan yok dedi. Ve kamera stüdyodaki dev ekranı gösterdi. Dev ekranda canın görüntüsü yoktu. Ohh dedi artık beni görmüyorlar. Ve ağlayarak sakallı adamın türküsünü dinlemeye devam etti. Türkü bittiğinde beyaz saçlı adam ona baktı ve çok üzgünüm dedi. Beyaz saçlı adamın gözleri dolunca can daha çok ağlamaya hıçkırmaya başladı. Nedeeen dedi adama. Çok üzgünüm dedi adam yeniden ve gözleri kızardı adamın. Gözünden iki damla yaş süzüldü. İri adam bir anda bağırarak ortaya çıktı ve yeniden birilerine kızmaya isim vermeden hakaret etmeye başladı. Ama benim ne suçum var dedi can. Adam suç senin değil dedi. Sen başkalarının günahlarını çekiyorsun. Kimiiin dedi can ağlayarak. Tam o sırada reklâmlar başladı. Reklâmlarda herkes cana bir şeyler anlatıyor, bir sürü şey söylüyordu ve can hiçbir şey anlamıyordu.
 
Beyin kılığında bir ses bile Can’a hakaret etmişti. Ne yaptım ben size dedi. Ve yeniden ağlamaya başladı. Sinirle televizyonu kapattı ve yüzükoyun yatağa yattı. Uzun uzun, hıçkıra hıçkıra ağladı ve uykuya daldı.
 
- Hey dost, onlar da ne? Diyerek Uğur’un sarsmasıyla kendine geldi Can.
 
- Ney ne dedi?
 
- Gözünden süzülen inciler cevabını verdi Uğur.
 
- Can, sessiz sessiz ağladığını, gözlerinden yaşlar süzüldüğünü fark etti ve yanaklarını sildi.
 
- Benim için ağlama dost dedi Uğur.
 
- Senin için ağlamıyorum dostum dedi Can.
 
- Neden ağlıyorsun?
 
- Öylece dalmış gitmişim. Bingöl’de çalışırken kafamın kaçtığı günleri hatırladım, ağladığımı da fark etmedim… Çok ağlayasım geldi be Uğur.
 
- Ağla dost. Yaşadığım sürece burada senin için iki omuz var bak.
 
- Yok yok, artık ağlamayacağım dedi Can ve dikkatini dağıtmak için tabakasını alıp bir sigara sarmaya başladı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ON BİRİNCİ BÖLÜM
 
İstekler ve sorumluluklar
 
 
“Nereye gider, başını alıp sorarsı. Kim bilir, durmadan nasıl susarsın. Bilmeden, boşuna atıp tutarsın. Su gibi akıp geçer zaman. Gezdin tozdun Amman aman aman, sazdın sözdün Amman aman aman, giderek üzdün bizi zaman… Yazdın çizdin Amman aman aman, incecik izdin Amman aman aman sıraya dizdin bizi zaman… Hep kaçıııp. Yeni bir adım atarken. Dibine kadar, çileye batıp çıkarken. İçine atıp atıp, yoluna basıp giderken, su gibi akıp geçer zaman…
 
Kulaklarında kulaklık, ses sonuna kadar açık; en sevdiği müzik grubu Duman’ın, en sevdiği şarkısını, tekrar çalmaya programladığı müzik çalarında defalarca dinleyerek Van gölünün kıyısındaki yolda, ağır ağır sürüyordu motosikletini. Her özgürlük tutkunu gibi bir tutkuydu onun için de motosiklet. Düşerse kendine bir şey olacağından çok, o tutkudan vaz geçebileceğinden korkardı hep. Bitmesini istemediği bir aşktı onun için motosiklet. Motosikletini sürerken rüzgârın göğsüne çarpması… Çok az şeyde duyuyordu bu hazzı.
 
Bu muhteşem manzaraları izlemenin en güzel yolu dedi kendi kendine ve motorunun üstünde Bravehard filmindeki Mel Gibson gibi bağırdı. Özgürlüüüüük!
 
Cesaretim olsa bu motorun beni sana getirdiği yere kadar gelirdim sana sevdiğim. Ayaklarımın beni sana getirdiği yere kadar gelirdim sana, her nerede olursan ol diye konuştu sevdiğiyle. Duy beni bir tanem duy ve hisset. Bir anda ürper ve şu anda senin aşkınla nasıl yandığımı nasıl çaresizce sana ulaşmaya çalıştığımı anla. Yavaş yavaş tüketiyor beni bu sevda, bu hasret. Bir öyküde okumuştum, postuna zarar vermemek için bir kütüğün üstüne yerleştirdikleri jilet ve üstüne döktükleri kanla avlarmış avcılar ayıları. Kanı yalayan ayının dili kesilirmiş jiletten ve kendi kanını yalamaya başlarmış. Kanın tadı öyle cezp ediciymiş ki ayı için, oracıkta can verene dek yalarmış kanını. Senin hasretin de böyle yavaş yavaş tüketiyor beni. Ama o kadar bağımlıyım ki sana. Kendimi alamıyorum ve bana verdiğin mutluluklar en az o ayının yaladığı kan kadar tatlı ve her şeye değiyor. Keşke şu anda söyleyebilseydim bunları sana, keşke bir an bile olsa telefonunu açıp dinleseydin beni. Deli oldum, divane oldum aşkından ve kendi kendime konuşuyorum bak. Keşke telefonu kapatana kadar tartışmasaydım seninle ve ben olsaydım yine alttan alan.
 
 
Keşkelere prim vermemek lazım, hataları tekrarlamamak… Bir dahaki tartışmaya sevgilim, söz. Sıra bende…
 
Tatvan yakınlarında durdurdu Can motosikletini. Muhteşem bir dağ manzarası vardı. Dağın gölgesi gölde yansıyordu ve bulutlar kaplamıştı dağın doruklarını. Doğanın sunduğu renkler muhteşemdi. Çantasından fotoğraf makinesini çıkarttı ve manzaranın fotoğraflarını çekmeye başladı. Fotoğraf çekerken bir an önce bu fotoğrafları görmesini diliyordu sevdiğinin. Bir an önce orada sevdiğiyle oturup, anı kaydetme kaygısı olmadan yaşamayı diledi, bütün kalbiyle…
 
Fotoğraf makinesini çantasına yerleştirdi ve bir sigara sardı. Manzaraya karşı içti sigarasına. Yavaşça doğruldu oturduğu yerden, motosikletini çalıştırdı ve Adilcevaz'a doğru yol almaya başladı.
 
Oracıkta motosikleti çalıştırıp Sevgilisine doğru yol almak için yanıp tutuşsa da yapamadı. Bir yanı gitmek için her şeyi yapabilecek durumdayken, diğer yanı sorumluluklarını, okulunu, öğrencilerimi hatırlattı. Ne yazık ki sorumlulukları baskın çıkmıştı…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ON İKİNCİ BÖLÜM
 
Bir Şans Verelim!
 
Türkü bardaki o gece eşsizdi. Yeni arkadaşlar birlikte türküler söyledi, içki içti, hüzünlendi, güldü, eğlendi…
 
Can içinse gecenin anlamı; Esin’le; esin kaynağıyla tanışmış olmasıydı. Saatlerce hiç konuşmadan izledi Esin’i. Esin de farkındaydı bu durumun ve rahatsız değildi. Başkaları Esin’e baktığında Can sinirleniyordu. Gözleriyle Esin’e bakanı düşmanca izliyor, öfkesini belli ediyor, hatta izlemeye devam ederse yanına gidip kulağına bir şeyler fısıldayıp yerine dönüyordu. Esin durumun farkındaydı ve bu ilgi ve uzaktan koruma hoşuna bile gitmişti.
 
Esin henüz on yedi yaşındaydı. Liseyi bitirir bitirmez üniversiteyi kazanmıştı. Aşırı korumacı bir ailesi vardı ve bu onlardan ilk ayrılışıydı. Daha önce hiçbir erkekle ciddi bir ilişkisi olmamıştı. Eline erkek eli değmiş olsa da o güzel gözlere kimse üç parmak yakından bakmamıştı.
 
Gecenin sonlarına doğru, herkesin keyfi yerindeydi. Canlı müziğin ara verdiği bir anda can yerinden kalkıp Esin’in tam karşısındaki tabureye oturdu. Masada yanan bir mum vardı ve Esin’in gözleri mum ışığında muhteşem görünüyordu. Aylar sonra Can, o gece orada mum ışığında muhteşem görünen gözlerin yalnızca Esin’in gözleri olmadığını, birinin daha, başka birinin gözleri için aynı şeyi düşündüğünü öğrenecekti.
 
Esinin çevresindekilere hiç aldırmadan konuşamaya başladı. Canlı müzik yeniden başlayana kadar sürdü sohbetleri ve müzik başladıktan sonra da Can, kendi yerine dönmedi.
 
Saat 24’e yaklaşıyordu ve artık Esin ve arkadaşlarının kalkması gerekiyordu.
 
Esin:
 
- Artık bizim gitmemiz gerekiyor dedi Can’a.
 
- Ben sizi bırakayım dedi Can.
 
- Olur dedi, Esin.
 
Onlar kalkınca diğer arkadaşları da kalktı ve sarhoş olup erken kalkmak zorunda kalanlar dışında yine geldikleri gibi, hep birlikte çıktılar kefeden. Erman, Burcu’nun yanına giderek:
 
- Ben sizi kaldığınız yere bırakayım, dedi.
 
- Can bizi bırakacak, teşekkür ederiz, dedi Burcu.
 
- O zaman ben de sizinle geleyim, hem seninle biraz daha laflamış oluruz dedi Erman.
 
En önde Erman ve Burcu, arkalarında kızların diğer oda arkadaşları, onların da arkalarında Can ve Esin yürüyordu. Can Esin’i daha iyi tanıyabilmek adına sorular soruyordu. Sorduğu her soru karşılığında da cevabını aldıktan sonra bir soru cevaplamak durumunda kalıyordu. Bu karşılıklı, bir oyun gibi yurda kadar sürdü. Günler sonra ikisi de bu hallerine çok gülmüştü. En çok ta Can’ın yaşını öğrenmek amacıyla liseden hangi yıl mezun oldun? Diye sormasına… Esin asıl sorulmak istenen soruyu anlamıştı ve işi yokuşa sürmüştü. Neden soruyorsun ki diye karşılık vererek…
 
Kızları yurda bıraktıkları sırada kampa giden son minibüs hareket ediyordu. Kızlar yurda girdikten sonra Can ve Erman kordona doğru yürümeye başladı. Erman da Burcu’dan hoşlanmıştı ve bu daha uzun süre Can’la birlikte vakit geçireceklerini gösteriyordu. O gece sohbet ettikçe ve birbirlerini tanıdıkça daha çok yakınlaştılar ve birbirlerinden hoşlanmaya başladılar. Yani bir dostluk daha çoktan başlamıştı.
 
Erman:
 
- Sen nerede kalıyorsun diye sordu Can’a.
 
- Güzelyalı Gençlik Kampı.
 
- E bu saatte oraya araba bulamazsın ki. Ne yapacaksın?
 
- Bakarım ben başımın çaresine, sen rahat ol.
 
- Nerde kalacaksın?
 
- Sokakta sabahlamayı düşünüyorum.
 
- Bırakmam seni, benimle gel. Bize gidelim.
 
- Olmaz.
 
- Neden?
 
- Olmaz işte, hem yalnız kalmaya ve düşünmeye ihtiyacım
var.
 
- Sen bilirsin.
 
- Sen bilirsin deyince değirmende bile kavga çıkmazmış.
 
 
Sohbet ederek bir süre yürüdüler ve ertesi gün görüşmek üzere ayrıldılar.
 
Can bir şişe şarap aldı ve kordondaki banklardan birine oturdu. Hayatında hiç içmediği kadar yavaş içiyor, dalıp dalıp gidiyor, sürekli Esin’i düşünüyordu. Yaktığı sigaralar parmaklarının arasında tek bir nefes bile almadan sönüyordu.
 
Ertesi gün ilk defa herkesten önce gitti okula. Kantinde güzelce kahvaltısını yaptı ve devam etti düşünmeye. Bir an önce Esin’i görmeli ve ona duygu ve düşüncelerini anlatmalıydı. Bu görüşme de, yine Erman’ın yaptığı yeni bir organizasyon sayesinde gerçekleşti. Neredeyse tüm sınıf bu sefer de bir bara gidecekti.
 
Can ilk fırsatta Burcu’nun yanına gitti.
 
- Esin de gelecek mi? Dedi.
 
- Gelsin mi? Cevabını aldı Burcu’dan gülümseyerek.
 
- Heyecanla gelsin dedi.
 
Gülüştüler…
 
Akşamüzeri saat tam 19.00 da Can ve Erman kızların yurdunun önündeydi. Kızlar tam takım geldiler. Yine aynı yürüyüş düzeninde yürümeye başladılar. Esin yine her zamanki gibi muhteşem görünüyordu. Sohbet ederek buluşma yerine gittiler ve herkes toplandıktan sonra barın yolunu tuttular. Can ve Esin dışında herkes çılgınlar gibi dans ediyordu.
 
Can:
 
- Dans etmeyi sever misin diye sordu Esin’e.
 
- Normal dedi Esin, herkes kadar, çok sevmem.
 
- Ya sen?
- Ben hiç sevmem ve hiç beceremem.
 
Seninle çok önemli bir şey konuşmak istiyorum Esin,
dedi Can.
 
- Konuşalım.
 
- Burada olmaz.
 
- Ne yapalım?
 
- Dışarı çıkmamız gerekiyor.
 
- Olur.
 
Tam dışarı çıkmak için ayağa kalkacakları sırada, Burcu, Esin’in kolundan tutarak çeke çeke dansa kaldırdı. Erman da Can’ın koluna yapıştı.
 
Can:
 
Ben dans etmem Erman, dedi sinirle ve kolunu Erman’ın elinden kurtardı. Erman bir süre daha ısrar ettikten sonra piste döndü. Can kalkıp bara geçti ve art arta bira içmeye başladı. Birasını istiyor barmen arkasını döndüğünde bitirmiş oluyor ve bir tane daha istiyordu. Barmen bu şekilde olmayacağını anladı ve sanki su vermiş de bir bardak daha ister diye sürahiyle bekliyormuş gibi, Can’ın başında beklemeye başladı. Can gözleri Esin’de hızla birasını içiyor, boş bardağı bara koyuyor, barmen de hemen doldurup barın üzerine bıraktıktan sonra, Can’ın omzuna dokunuyordu.
 
Esin muhteşem dans ediyordu. Pistin kalabalığına rağmen Can’ın gözü Esin’den başka kimseyi görmüyordu.
 
Müzik bittiğinde Esin yerine oturdu. Can son birasını içmek için bir iki dakika oyalandığı sırada. Başka bir erkek Esin’in yanına oturdu. Gürültü nedeniyle kulağına eğilerek konuşuyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Can hızla birasını içti ve soluğu çocuğun başında aldı. Ne oldu der gibi işaret etti başı ve gözleriyle. Çocuk hiç dedi. Çocuğun kulağına eğildi, hemen oradan kalkmazsa onu kendinin kaldıracağını, dışarı çıkartacağını ve oraya oturduğuna pişman edeceğini söyledi.
 
- Tamam, dostum, tamam, sakin ol dedi çocuk ve hemen kalktı. Hiçbir şey olmamış gibi Esinle sohbet etmeye devam ettiler.
 
Esin:
 
- Tam dışarı çıkacakken yakalandık, çıkalım mı? Dedi.
Çıkalım demek üzereyken Esin’in çok terlemiş olduğunu fark etti Can.
 
- Terlemişsin, dışarısı çok esiyor, biraz dinlen, öyle
çıkarız dedi.
 
Bu cevap Esin’in hoşuna gitmişti, gülümsedi ve arkasına yaslanıp elleriyle yüzünü silmeye başladı. Can hemen barmene gitti ve bir paket peçete istedi. Önce şaşıran barmen gecenin en yağlı müşterisine bir paket peçete uzattı. Can peçeteyi güzelce açtı ve gidip Esin’e verdi. Esin gülümsedi ve yüzünü kurulamaya başladı. Yarım saat kadar sonra esin dinlenmişti ve çıkalım artık dedi. Kalktılar ve dışarı çıktılar, dışarı çıkarlarken gözler ikisinin üzerindeydi. Barın kapısının karşısında yuvarlak, büyük, kiremitten bir çiçeklik vardı ve kenarları oturmak için yapılmıştı. Çiçekliğin kenarına oturdular.
 
- Seni dinliyorum, dedi Esin.
 
Can, çok kısa bir süre durakladı ve konuşmaya başladı.
 
-Ben 21 yaşındayım diye başladı söze ve bu yaşa kadar gönül eğlendirmek için bir sürü ilişki yaşadım ki eminim sen de yaşamışsındır.
 
Esin başını salladı.
 
- İlk gördüğüm andan beri sürekli seni düşünüyorum. Dün gece hiç uyumadım ama buna rağmen senin yanında hiç olmadığım kadar dinç ve rahat hissediyorum kendimi. Seninle konuşmak, yürümek bana ne kadar büyük bir zevk veriyor bilemezsin. Ben bu zevkin ve mutluluğun artarak devam etmesini istiyorum… Seninle arkadaş olmak istiyorum.
 
- Biz zaten arkadaşız Can, dedi Esin.
 
- Ben daha farklı bir arkadaşlıktan söz ediyorum. Her şeyi paylaştığın, her şeyi anlattığın, her an yanında olan türden bir arkadaşlık.
 
Esin sessizce durdu. Canın gözlerine baktı…
 
- En sevdiğim olur musun Esin, dedi Can.
 
Esin susmaya devam etti. Esin susunca Can yeniden anlatmaya başladı:
 
- Çanakkale’ye gelirken bambaşka şeyler vardı aklımda, aklımdaki en son şey bir ilişkiydi. Seni gördüğüm anda bütün düşüncelerim, planları, ideallerim değişti. Günlerce, aylarca hatta yıllarca hayalini kurmuştum bu yaşamın. Bu yaşama kavuşmak için çalışmıştım. Ama dediğim gibi seni gördüğüm anda hiçbir önemi kalmadı hiçbirinin. Hep tek kişilikti benim hayallerim, yanımda ikinci bir kişiye, hele bir sevgiliye hiç yer yoktu ama şimdi, bu şehrin sokaklarında, sensiz yürümek istemiyorum.
 
Esinin cevabını beklemek için sustu.
 
- Hemen cevap vermesem olur mu? Diye sordu Esin?
 
- Olur.
 
- Teşekkür ederim anlayışın için dedi Esin ve konuşmaya devam etti. Ama merak ettiğim ve şu anda öğrenmek istediğim bir şey var. Yıllardır hayalini kurduğum şeyler diyorsun, sanırım bir yaşam bu, yani yaşam tarzı. Öyle mi?
 
- Evet, doğru anlamışsın, tam karşılığı bu sanırım.
 
- Ama nasıl olur da beni gördüğünde bir anda yıllardır hayaliyle yaşadığın yaşamdan vazgeçersin tam da kavuştuğun anda.
 
- Bak Esin, bu yıllarca hayalini kurduğum bir şey olabilir. Ama demek ki benim için o kadar da önemli bir ihtiyaç değilmiş bu yaşam tarzı. Yerine ondan daha üstün tutulabilecek bir şey geldiğinde hemen silinebilecek bir şeymiş demek ki.
 
- Ama Can, ben anlamakta zorluk çekiyorum yinede. Yani yıllarca hayalini kuruyorsun ve bir anda hoşlandığın birini görüp vazgeçebiliyorsun. Sence de garip değil mi bu?
 
- Bence garip değil. Çünkü yıllardır hayalini kurduğum bu yaşam, üniversiteyi kazanmadan önce sürdürdüğüm yaşamdan farklı değil. Ve ben seni gördükten sonra anladım ki ben çoktan o yaşamı tüketmişim. Hatta fazlasıyla o şekilde yaşamışım ve artık dur deme vaktim gelmiş. Seninle aradığım şeyi buldum Esin. Yani belki de dünyaya geliş sebebimi.
 
- Neymiş dünyaya geliş sebebin?
- Hani deriz ya bazen, hayatımızın anlamı, yani belki de budur benim hayatımın anlamı.
 
- Budur dediğin şey ne?
 
- Hiç düşündün mü Esin bu dünyaya neden geldiğimizi, ne için yaşadığımızı.
 
- Düşündüm elbette.
 
- Ne sonuca vardın peki, vardığın sonuç genel miydi özel miydi? Yani çoğu insanın düşündüğü gibi Allaha kulluk görevimizi yapmak için mi yollandık bu dünyaya sence de.
 
- Yani. Genel sanırım benim düşüncem de.
 
- Bence genel değil Esin. Her birimiz özel nedenler için geldik bence dünyaya.
 
- Ne gibi özel nedenlerle geldik?
 
- Bence karnımızı doyurmak ve benzer fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşılayıp, ibadet etmek ve vaat edilene kavuşmak için ölümün gelmesini beklemekten ibaret değil hayatın anlamı. Ve her şeyin bir bedelinin olduğu hayatımızda, bizi bu bedeller karmaşasında tutan başka şeyler var.
 
- Ne gibi başka şeyler var?
 
- Düşünsene; farklı bir açıdan baktığında hayatın ne kadar acı olduğunu. Yaşamanın güzelliği yanında ne kadar zor ve acı verici olduğunu olduğunu. Dünyaya gözlerimizi açmamız bile acı vererek. Anne rahminden dünyaya gelişimizi düşünsene… Başımızı dünyaya çıkartırken annelerimize verdiğimiz acılardan başla istersen düşünmeye. Sonra da hayatta başkalarına verdiğimiz ve bize verilen acıları nasıl biriktirdiğimizi…
 
- Ama çok karamsar bir bakış açısı bu.
 
- Haklısın karamsar ama sence bu açıdan baktığımızda hayata gördüğümüz şeyler gerçek mi yoksa bir yanılsama mı?
 
- Sanırım gerçek gibi görünüyor.
 
- İşte bu gerçeklikle yani yaşamanın güzelliğiyle birlikte bu acılarla dolu yanını da düşündüğümüzde aslında o kadar günlük gülistanlık bir yer olmadığını görmeliyiz bence. Ve genel olarak inandığımız ya da inandırıldığımız anlamı ve amacı dışında anlamlar aramalıyız hayatlarımızda. Her birimiz için özel anlamlar. Kaç kişi arar ki bu anlamı? Kaç kişi çözmüştür sırrı? Hiç hayatın en kötü ve acı verici durumlardan dersler çıkaran, en berbat anlarda bile yüz kaslarını kasıp dişlerini gösterebilen bizlere bir ceza olabileceğini düşündün mü sen. Ya da aradığını bulamadan ölenler için kocaman bir sıfır olduğunu… Balığa çıkıp saatlerce uğraştıktan sonra bir tek balık bile tutamayan bir insan düşün. Balık tutmaya gittiği yerde gördükleri, balık tutma sırasında hissettikleri, düşündükleri, yedikleri, içtikleri kar kalır yanına ama oraya gidiş amacı olan balık yakalamak adına hiçbir şey yapmamıştır. Yani amaç gerçekleşmemiştir ve boşu boşuna geçirilmiş saatler olarak görülebilir amacı merkeze alırsak. İşte dünyaya gelen insanlardan, aradığı şeyin ne olduğunu dahi bulamayanlar, geliş amacına göre değerlendirildiğinde boşu boşuna yaşamışlardır bence.
 
- İlginç bir yaklaşım Can ama sen nereden ulaştın bu yargıya.
 
- Yaşadıklarımdan öğrendiklerimden öğrendim.
 
Esin güldü. Yaşadıklarından öğrendiklerinden öğrendin demek. İlginç…
 
- Gülüyorsun, sana anlamsız geliyor çünkü anlattıklarım.
 
- Yoo çok ta anlamsız gelmiyor aslında söylediklerin. Ama inanabileceğimiz daha kolay daha genel ve kanıtlanmamış olsa da çoğu kişi tarafından kabul edildiği için ilk bakışta daha gerçek gibi görünüyor kulluk etmek için dünyaya geldiğimizi düşünmek.
 
- Dünyaya sadece kulluk etmek için geldiysek değişen yollar, amaçlar, arzular, gereksinimler ve acılar sadece sınavın bir parçası olmaktan mı ibaret sence?
 
- Bilmiyorum, daha ayrıntılı düşünülmesi gereken bir konu bu.
 
- Nerden nereye geldik baksana ne konuşuyorduk, şimdi neyi tartışıyoruz. Ben sana dünyaya geliş nedenimiz olarak gördüğün şeyin ne olduğunu sormuştum anlattıkların üzerine şu anda geldiğimiz noktaya bak.
 
- aslında anlattıklarım ve konuştuklarımız sorduğun şeyden kopuk şeyler değil esin. Aksine tamamen o sorunun cevabı bunlar bence. Hayatta gerçekleştirmemiz gereken o kadar şey var ki. Bir düşünsene.
 
Büyümek önce, kendini arama savaşı sonra; birçoğumuzun kazanamadığı... Doyabilmek, doyurabilmek ve değişen bayraklar yarışı. İpi önce göğüslemek değil tabii ki kimsenin amacı. Yani çok az sayıdaki istisnalar dışında.
- İstisnalar dediğin kimler?
 
- İntihar edenler.
Esin yine güldü. İçten ve yüksek sesle attığı bu kahkaha Can’ın hoşuna gitti.
 
- Devam et anlatmaya dedi esin gülümseyerek.
 
- Hayatta çok fazla şeye katlanmak zorundayız. Parasızlık, açlık, kimsesizlik, evsizlik, yurtsuzluk ve daha bir sürü susuzluk. Güvenmememiz gerekenlere güvenir, inanmamamız gerekenlere inanır, girmememiz gereken yollara girer, sevmememiz gereken şeyleri sever, yapmamız gereken şeyleri yapar, âşık olmamanız gereken kişilere âşık olur ve hepsinin ve daha fazlasının sonucunda acı çekeriz. Bence bu yapılanların ve sonucunda çekilen acıların tek nedeni aradığımız şeyin ne olduğunu bilmememiz. Ve deneme yanılmayla aradığımız şeyi bulamamız. Bence önce neyi aradığımızı doğru fark eder ve onu bulmak için mücadele edersek. Bu acıların hiçbirini çekmek zorunda kalmayız. Yani bu noktada konu sana geliyor. Eğere sen benim bu hayatta aradığım şeysen ki ben öyle düşünüyorum şu anda, ben yıllardır hayalini kurduğum yaşam bir yana, senin için bu dünyadaki sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim.
 
- Vay yy çok etkileyici... Demek benim hayatının anlamı olduğumu sanıyorsun, dedi esin ve yeniden gülmeye başladı.
 
- Hadi içeri girelim dedi Can, bu konuyu daha sonra yine konuşuruz. Ama son bir şey söyleyeyim sana: Evet, senin dünyaya geliş sebebim olduğunu düşünüyorum, yani ben bu dünyaya aslında seni aramaya gelmiştim ve bu ana kadar yaşadığım hayat boştu. Tıpkı hiç balık tutamayan o insan gibi sadece manzara ve yiyip içtiklerim kar kaldı yanıma. Ama seni bulduğum için çok şanslıyım ve sanırım teklifime vereceğin cevap evet olursa bana hayatımın anlamı mı yoksa sıradan bir ilişki mi olacağını da öğrenme şansı tanıyacaksın.
 
- O zaman cevabım için bir gün süre ver bana dedi esin yine, sonrasında yaşayalım ve görelim…
 
İçeri girdiklerinde barın biraz daha sakin ve daha sessiz bir kısmına yöneldi Esin. Oturdu ve Can’a gülümsedi. Uzun süre devam etti sohbetleri. Dışarıda konuştukları konuyu o gece bir daha açmadılar. Esin’in yaşayalım ve görelim teklifi Can’ın da işine gelmişti ve düşüncelerini anlatarak Esin’e bir şeyleri açıklamak yerine yaşayarak öğrenmelerini yeğlemişti. Müzikten, müzik zevklerinden, sinemadan, üniversiteden önceki yaşantılarından söz ettiler gecenin devamında. Can oraya gelmeden önce oraya dair kurduğu hayalleri, Esin’i görmesiyle birlikte nasıl değiştiklerini anlattı Esin’e.
 
O sırada geçen yazın en sevilen şarkılarından biri çalmaya başladı. Biz aşkı meleklerden çaldık. Arkadaşları dans etmeye başlamıştı. Can cesaretini topladı, ayağa kalktı; Esin ona bakıyordu. Yanına yaklaştı ve elini uzattı:
 
- Benimle dans eder misiniz hanım efendi.
 
Esin Can’ın elini tuttu ve kalktı. Gece bittiğinde dünyalar Can’ın olmuştu. Yurdun önünden şarkılar söyleyerek ve birbirlerine sarılarak uzaklaştılar Erman’la. Kızlar kapıdan onlara bakıyor ve gülüyorlardı. Güzelyalı’ya giden son minibüs gene hareket etmiş, Can yine sokakta kalmıştı. Bu sefer Erman’ın ısrarına dayanamadı ama evlerine gitmeyi de reddediyordu. Erman teknede yatmayı önerdi. Doğruca Ermanların balıkçı teknesine gittiler. Yolda yiyecek ve içecek bir şeyler aldılar ve teknede koyu bir sohbet başladı. Erman gece yarısından sonra çok uykusu geldiğini ve uyumak istediğini söyledi. Can’a yatacağı yeri gösterdi ve yattı. Can teknede denizin sesiyle Esin Perisi’ni düşünmeye daldı. Erman uyandığında Can hala uyanıktı. Tekneden inip kahvaltı ettiler ve okula gittiler.
 
O gün Can yine aynı saatte Esin’i görecekti, ama zaman geçmiyordu. Derslerde uyumamak için kendini zor tutuyordu.
 
Tam iki gündür gözünü bile kırpmamıştı. Zar zor saati 18.30 yaptı ve Erman’dan önce yurdun önünde beklemeye başladı. Yurdun önüne geldiğinde bir anda bütün yorgunluğu gitti. Büyük bir merakla Esin’i beklemeye başladı. Bir sigara içiyor, üstüne naneli bir sakız çiğniyor, sakızı atıp bir sigara daha içiyor, üstüne bir tane daha sakız çiğniyordu. Erman yurdun önüne geldiğinde saat 19.00 olmak üzereydi. Erman’dan hemen sonra da kızlar geldi. Aynı yürüyüş düzeninde yürümeye başladılar; Burcu ve Erman önde, arkalarında diğer kızlar ve en arkada Esin ve Can. Esin sanki Can ona hiç o teklifi yapmamış gibi rahattı. Can’sa yerinde duramıyordu. Kordona ulaşmalarına bir sokak kala, Can dayanamayarak Esin’i durdurdu, ona döndü ve gözlerinin içine bakarak:
 
- Kurtar beni dedi.
 
Esin güldü…
 
- Bu kadar takmama kafasına, dedi.
 
Can bozuldu ve bozulduğunu belli ederek:
 
- Benim için, bu kadar kafaya takılacak kadar önemlisin dedi. Dün gece sana açıklayabilmek adına çok dil döktüm ama sanırım hiç faydası olmamış. Sanırım senin dediğin gibi ancak yaşarsan anlayacaksın anlattıklarımı. Aslında yaşıyorsun bence ama farkında değilsin, tıpkı diğer insanlar gibi…
 
Esin:
Yine dün geceki gibi içten bir kahkahayla cevap verdi Can’a. Canın ne demek istediğini çok ama çok iyi anlıyordu aslında. Kahkaha sinirlenen canın bir anda yumuşamasına ve gülümsemesine neden oldu. Gülümseyen sıcak gözlerle baktı Esin’e…
 
- O zaman bir şans vereyim dedi, Esin.
 
Can iyice bozulmuştu ve sinirli sinirli:
 
- Bir şans verelim! dedi. Bu bir ilişki ve sen bunu tek başına yaşamayacaksın ya da bana tek başıma yaşatmayacaksın. Sen benim amacımda bir araç değilsin Esin. Eğer benim dünyaya geliş amacımsan sen, ben de senin için aynı anlamı taşıyor olmalıyım.
 
Esin gülümseyerek:
 
- Bir şans verelim dedi.
 
Bu cevap yeniden yatıştırdı Can’ı. Derin ve sesli bir oh çekti. Esin yine güldü. Esinin kahkahalarına Canınkiler karıştı bu kez ve yürümeye başladılar…
 
Esin kordonda Can’ın yanında yürürken bir gece önce Can’ın anlattıklarını ve biraz önce söylediği şeyleri düşünüyordu. Anlattıklarının bir kızı etkilemek için iyi kurgulanmış hoş bir masal olduğunu sanıyordu. Can’ı tanıdıkça, bu konuda söylediklerinin Onun için bu kadar basit olmadığını ve gerçek olup olmadığını, anlayacaktı.
 
O anda Can’ın aksine ilişkilerine de sıradan bir ilişki gözüyle bakıyordu. Ve böyle olmadığını da; kendisinin bir gece önce “yaşayarak görelim” sözüyle ifade etmek istediği şekilde, yaşayarak öğrenecekti…
 
 
 
 
 
ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
 
Adilcevaz’dan Odesa’ya
 
Hayrettin Hoca Türkiye’nin doğusundan batısına birçok şehirde, birçok köyde çalışmış eski bir sınıf öğretmeniydi. Azimle yürüttüğü çalışmaları, başarıları ve kararlılığıyla Türk Dil Kurumunda aranan bir üye, Türkiye’nin ve dünyanın farklı üniversitelerinde öğretim görevlisi olmuş ve Türkçe adına birçok çalışmanın altına imzasını atmıştı.
 
Can’ı çok sever ve diğer öğrencilerinden biraz da olsa farklı tutardı. Hemen hemen bütün öğrencileri çalışmalarında Hayrettin Hoca’dan yardım isterlerdi ve hepsine ayrılmış özel klasörleri vardı bilgisayarında. Eline ulaşan onlarca öykü, deneme, şiir ve eğitim bilimleriyle ilgili çalışmalar bilgisayarında hepsinin isimlerine açılmış klasörlerde saklanır ve zamanı geldiğinde incelenirdi. Can’ın yolladıkları dışında…
 
Canın yolladığı çalışmalara ayrı bir önem verir, onları eline ulaşır ulaşmaz değerlendirirdi. Hem onun yaptığı çalışmalara inanır ve güvenirdi hem de Can onun için bir öğrenciden öte bir arkadaş, hatta bir dosttu.
 
Ailesinden ve kızlarından uzakta çalıştığı Ukrayna’da yakınlaştılar Can’la. Sürekli görüştüğü ve çok sevdiği, Can’la aynı dönemde mezun olmuş bir öğrencisi vermişti Can’ın elektronik posta adresini. Ve yazıştıkları ilk gece Can’ı hiç tanımadığını ve tanınası bir insan olduğunu anlamıştı.
 
Gecelerce, günlerce, aylarca yazıştılar internet üzerinden. Bazen kameralarını açıp karşılıklı iki tek attıkları bile oldu neşeyle ya da hasretle. Onlar bir araya geldiklerin de internette değil de aynı masanın başında düşünürlerdi kendilerini. Hayrettin hoca loş ışıklı çalışma masasından yazardı Can’a. Can da evindeki tek, eşyalı odanın, farklı köşelerinden…
 
 
İstavrit:
Adilcevaz'dan Odesa’ya kucaklar dolusu sevgi, saygı ve kocaman, sıcacık bir merhaba…
Hayrettin:
Merhaba güzel adam…
Hayrettin:
Nasılsın?
İstavrit:
İyiyim hocam, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?
Hayrettin:
Ben de iyiyim sağ ol.
Hayrettin:
Neler yapıyorsun? Sen böyle geç saatlerde açmazdın pek bilgisayarını.
İstavrit:
Telefon trafiğine takıldım Hocam. Önce uzun uzun Esin'le konuştuk. Sonra da Murat aradı. Özlemişler beni. Tabi ben de çok özledim onları. Öğretmen hattıyla beleş muhabbete dalınca zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Bu kadar geçe kalmışken, inceldiği yerden kopsun dedim, Hocama bir merhaba diyeceğim ve açtım bilgisayarımı.
Hayrettin:
İyi etmişsin. Ben de bir şeyler okuyordum internetten.
İstavrit:
Bakın ne anlatacağım size Hocam…
İstavrit:
Murat’a sizinle nasıl iyi iki dost olduğumuzu anlattım.
Hayrettin:
Ne diyor?
 
İstavrit:
İnandıramadım ki. Onu kandırmaya çalıştığımı sanıyor. İmkânsız diyor, okuldaki tatlı çekişmelerimizi ve acı kavgalarımızı hatırlatarak…
 
Hayrettin:
Gerçekten inanmadı mı? J
İstavrit:
İnanmadı vallaJJ
 
 
 
Hayrettin:
Üniversitede tanışmamız geldi aklıma seninle. Birinci sınıfta Yazılı anlatım dersindeydik. Sen afili bir konuşma yapmıştın kendini tanıtırken. Benim çok hoşuma gitmişti ve o yıl ilk kanaat notunu sana vermiştim.
İstavrit:
Ben de o günü hala çok iyi hatırlıyorum hocam…
Hayrettin:
Sevilay ne yapıyormuş? Canım öğrencim...
İstavrit:
İyiymiş… Ücretli çalışıyor Sevilay, henüz kadroya geçemediL
Hayrettin:
Sağlık olsun, o da geçer bir gün kadroya.
İstavrit:
Ya hocam, aslında ben bile inanamıyorum bazen sizinle nasıl böyle iyi dost olduğumuza, bu kadar uzaktayken birbirimize can yoldaşı oluşumuza. Geçmişteki çekişmelerimizi de düşününce…
Hayrettin:
Haklısın, Murat nasıl inansın senin gibi muzur bir adam anlattığında. J
 
 
İstavrit:
Ama benziyor aslında durumlarımız birbirine ve geçmişte ne kadar didişmelerimiz olsa da hep sevdik ve saydık birbirimizi.
 
 
 
 
Hayrettin:
Elbette. Ne demişler “ hain bir dostun olacağına delikanlı bir düşmanın olsun”… İkimiz de eşlerimizden ayrıyız, gurbetteyiz ve yalnızız ayrıca.
İstavrit:
Haklısınız. Da o kadar da değil be hocam. Biz hiçbir zaman düşman olmadık ki biz.
Hayrettin:
Olmadık canım o lafın gelişi ama ben bile şaşıyorum bazen bu kadar iyi iki dost olabilmemize. Birbirimizin sırdaşı ve dert ortağı olabilmemize...
Hayrettin:
Neyse can,
Hayrettin:
laf lafı açıyor yarın erkenden dersin var senin. Alışkın da değilsin uykusuz kalmaya artık eski günlerdeki gibi. Yat artık istersen. Zaten ben de birazdan çıkacağım internetten.
istavrit:
Haklısınız hocam.
Hayrettin:
İyi geceler...
Hayrettin:
Dasvidanya...
istavrit:
iyi geceler, tatlı rüyalar hocam size de
istavrit:
dasvidanya...
 
İnternette başlayan dostluklarını hayata da taşımışlardı. Hayrettin Hoca ülkesine döndüğünde limanda onu karşılayan Can’dı. Birlikte eşsiz birkaç gün geçirdiler. Yine çok güldüler, yine çok dertleştiler, yine çok şey paylaştılar…
 
 
 
 
ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
 
Öğrenci Evi
 
Kuralların tersine işlediği yerdir öğrenci evi. Evden mezun olan için en büyük özlem, evde yaşayan için işkencedir bazen. En lüks restoranda yenen en pahalı yemek bile tutamaz o kadar açken yenen sucuklu yumurtanın ya da makarnanın yerini.
 
Biriken bulaşıklar; dibi tutmuş tavalar, senede üç kere yatırılan faturalar…
 
Bir odada 10 kişi uyumaktır kardeşçe. Çeyrek kokoreçi ikiye bölmektir yeri geldiğinde. Tozlu camlardan umutla doğar güneş. Kimse utanmaz simsiyah olmuş perdelerinden; ne kadar çok dost ağırlandığının göstergesidir kirlilik.

Dostluk ve sevgidir öğrenci evlerinin yakıtı. Battaniye altında anlatılan öyküler ısıtır yürekleri. İlk öpüşme, ilk sevişmedir öğrenci evi. Nice mutlu yuvaların temelidir.

Okeydir, kingtir, bataktır, sessiz sinemadır…
 
Büyük hayaller, büyük umutlardır… Duvarlara yazılan içten şiirler imza günlerinde övülür bazen. Duvara çizilen resimler galerileri süsler. O soğuk, rutubetli odalarda bestelenen şarkıları milyonlar dinler.

Mumlar, posterler, kasetler, cdler, kitaplar… 14.00’te yapılan sabah kahvaltıları, 24.00’te yenen öğle yemekleri 04.00’te yenen akşam yemekleridir…
 
Yakılmak üzere toplanan kozalaklar sallanır tavanda ve hiç bir zaman eksik olmaz kahkahalar. Anlatmakla bitmez öğrenci evi.
Yaşanır, tüketilir ve çok özlenir…
 
Can kendine verdiği sözü tutmuş ve bir daha devlet yurdunun kapısından bile geçmemişti. Okula yakın bir mahallede bir bodrum katı kiralamışlardı.
 
İki kişiydiler… Can ve Rasim; ev arkadaşları aynı zamanda sınıf arkadaşıydı. Kapı komşuları da sınıf arkadaşları Murat ve eşi Sevilay’dı.
 
Murat ve karısı Sevilay yıllar önce evlenmişlerdi. Murat, yeni dostlarının da yardımıyla evi temizlemiş ve badanasını yapmıştı. Kısa süre sonra da karısını da yanına almıştı. Sevilay o yıl Can, Rasim ve eşinin de yardımlarıyla çok sıkı ders çalışarak Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Türkçe bölümünü kazanmıştı.
Can ve Rasim evli çiftten bile daha uyumlu iki ev arkadaşları oldular kısa sürede. Murat ve Sevilay’ı da hiç ayrı tutulmazlardı. Can, Rasim, Sevilay ve Murat O iki evde tek evmiş gibi yaşarlardı. Gece yatma zamanı geldiğinde herkes kendi evinde çekilirdi. Onun dışında; uykuda geçirdikleri zaman haricinde neredeyse sürekli beraberlerdi. Ayrı gayrı yoktu aralarında. Kahvaltılar, öğle ve akşam yemekleri birlikte yenir ve sırayla yapılırdı. Bulaşık birçok öğrenci evinin aksine her gece yıkanırdı. Yakacak ta ortaktı, erzak ta. Her gece yalnızca bir evde soba yanardı. Birinin parası varsa, bu hepsinin parası olduğu anlamına gelir. Paraları yoksa dördünde de hiç ama hiç para yok demekti.
 
Önüne pazar kurulurdu evlerinin. Dışarıdan bakıldığında binanın hemen zemininden başlayan küçük pencereleri vardı evin. İçerden bakıldığındaysa sokakta yürüyen inanların yalnızca bacaklarını görünürdü. Ve gelecek yıllara dair hayaller kurarlardı pencere önünde. Tavanlar alçaktı ve kirişlere başlarını çarpıyorlardı önceleri. Daracık mutfaklar, küçücük banyolar ve ikişer odası vardı evlerin. Tabi birde girişlerdeki salonlar… Toplasan normalden biraz daha geniş bir evin salonuna denk gelirdi anca tüm evin genişliği…
 
Bulunduğu sokak ve binada onlardan başka öğrenci kalmasa da kimse karışmazdı onlara, mahalleli bu dört öğrenciyi hep bir aile gibi görürdü. Kızlı erkekli arkadaş gurupları sürekli gelir giderdi evlerine. Bu iki ev, iki yıl boyunca, sınıflarının ve gitgide genişleyen arkadaş gruplarının buluşma noktasıydı.
 
Murat üniversiteden önce hayatını boyacılık yaparak kazanıyordu. Çalışkan, güçlü bir erkek ve sadık bir kocaydı. İnançları güçlüydü. Can’la Murat’ın dünya görüşleri ne kadar birbirinden farklı da olsa, Can şarabını içerken, Murat gazozunu yudumlayacak kadar hoşgörü sahibi bir insandı. Kalın duvarlar ve sınırlarla kaplı dünya görüşünün yanında; müzik, spor, deniz, motosiklet gibi birçok zevkleri ortaktı Can’la ve kısa sürede çok sevdiler birbirlerini. Çok iyi iki dost oldular. Bazı geceler sabahlara kadar sürerdi konuşmaları… Birinin elinde gazoz bardağı, diğerinin elinde şarap şişesi…
 
Kış başlayana dek cennet gibiydi evler. Neredeyse tüm eşyalar çöpten ve sağdan soldan toplanmış olsa da onların evleriydi orası. Kışla birlikte evlerin ne kadar soba yaksalar da aralık çerçeveler yüzünden ısınmadığını, çok fazla rutubetli olduğunu gördüler. Ve neredeyse bütün zamanları evleri adam etmek, güzelleştirmek ve yaşanası bir yer olmasını sağlamak için çalışarak harcanıyordu. Hiç koltuk ya da sandalye yoktu iki evde de. Yerlerde yataklardan ve minderlerden yapılmış oturaklar vardı. Sobalar dışında hiçbir eşyanın boyu bir metreyi geçmiyordu.
 
O evleri su mu basmadı. Klozetlerden çıkan fareyi öldürmeye çalışırlarken klozet mi kırılmadı, baca mı yanmadı… Çok çektiler ama her şeye birlikte göğüs gerdiler ve üstesinden geldiler. Birlikte üstesinden gelmeye çalıştıkları her olumsuzluk onları biraz daha yakınlaştırdı birbirlerine. Ve tüm olumsuzluklara rağmen tam iki yıl yaşadılar o evlerde.
 
Üçüncü sınıfa geçtiklerinde yeni evlere taşındılar. Artık yoldan geçen insanların kafalarının üstününü bile görebiliyorlardı. Ayrı evlerde olsalar da yine sık sık bir araya geliyorlardı. Can ve ev arkadaşı Rasim başka bir mahalleye taşındı. Murat ve eşi Sevilay da bodrum katlarının bir üst kata çıktı…
 
Artık ne rutubet kokusu, ne klozetten kafasını uzatan Maykıl adını verdikleri fareleri vardı, ne önce yanan sonra suyla söndürülüp tıkanan baca, ne de çimlenen odalar vardı ama eski geceler de yoktu evlerde. Gene toplandıklarında yakalasalar da o paylaşımı her an birlikte olunamıyordu eski günlerdeki gibi.
Can neredeyse vaktinin tamamını Esinle geçiriyordu. Rasim de kız arkadaşı Ayşe’yle… Sevilay ve Murat’ta daha çok yalnız takılmayı yeğliyordu.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ON BEŞİNCİ BÖLÜM
 
Kader
 
Kendimizin, ardından yakın çevremizin, sonra da dünyanın farkına varmaya başladığımızda kaçımız biliriz hazır senaryolarla geldiğimizi dünyaya? Her şeyin farkına vardıktan sonra kaçımız inanır bu senaryoların varlığına?
 
Nerde doğacağımız, ne şartlarda yaşayacağımız hatta ne zaman ve nerede öleceğimiz belli midir önceden gerçekten?
 
İki yol var karşımda ve ben bile henüz bilmeden hangisini seçeceğimi yazgımda var hangisini seçeceğim öyle mi? Yaşamak; binlerce kilometre yüksekten, paraşütsüz, boşluğa bırakmak gibi kendini, düşeceğin yer belli. Hayatta çizeceğin yol, savrulacağın yön belli.
 
Anne babanın kim olacağı, kaç kardeşin, kaç dostun, kaç düşmanın olacağı, kimleri seveceğin, kimlere âşık olacağın, kiminle evleneceğin... Hayatın bir otoyolda mı son bulacak yoksa sevdiğinin kollarında mı? Hepsi belli öyle mi?
 
Ne kadar da basit, sen bilmiyorsun ama senin seçeceğin yol önceden belli. Üçüncü bir yol seçme şansın yok mu? Diyelim ki seçtin ya da geri döndün, o da belli…
 
Siirt kökenli bir ailenin İstanbul’da dünyaya gelen ikinci çocuklarıydı Murat. Murattan önce bir kız çocuk dünyaya getirmişti annesi ama bir hastalığa yenik düşen kızları hayatını kaybetmişti. Murattan sonra üç erkek çocuk daha dünyaya getirmişlerdi. Ama hep içlerinde kaybettikleri kızlarının ve bir kız evlat yetiştirmenin özlemi vardı. Nereden bilebilirlerdi ki hiçbir zaman kız bir çocuk büyütemeyeceklerini. Murattan önce evlenen ortanca kardeşin de bir erkek evladı olmuştu ve anneanne ancak Murat ve Sevilay’ın öğretmenlik hayatlarının ikinci yılında dünyaya gelen kızlarıyla yaşamıştı kız çocuk sevincini. Fakat onu da büyütmek mümkün olmamıştı. Çünkü anneanne İstanbul’da yaşıyordu, Muratların kızı ise çok uzaklarda, Karadeniz’in bir dağ köyünde çalıştıkları sırada dünyaya gelmişti. Anneanne çalıştığı için istediği zaman oğlu ve gelininin yanına gidemiyordu. Tatilden tatile gördüğü torunu ondan kilometrelerce uzakta büyüyor, her gördüğünde biraz daha gelişmiş, biraz daha değişmiş oluyordu.
 
Murat ve Sevilay okulun bahçesindeki lojmanlarının oturma odasında, bebeklerinin başucunda, sessizce yavrularının uyuyuşunu izliyorlardı. O anda Murat’ın aklına yıllar önce Çanakkale’de, rutubetli bodrum katında Can ile yaptıkları konuşma geldi. Sevilay’ı kolundan tutarak yavaşça bebeklerinin beşiğinden uzaklaştırdı ve beşiğin karşı tarafında, sobanın yanında duran divanının üzerine oturttu. Murat ve Sevilay kısık sesle o geceyi konuşmaya başladı.
 
Serin bir sonbahar günüydü. Can, bir şişe kırmızı şarap ve bir buçuk litrelik bir gazoz alarak eve dönmüştü. Muratların kapısını çalarak Murat’ı kendi evlerine davet etti. Gece yarısı başlayan konuşmaları sabahın ilk ışıklarına dek sürmüştü. Can şarabını küçük yudumlarla içerken, murat gazozunu yudumluyordu.
 
Murat daha önceki konuşmalarında Sevilay’la nasıl tanıştıklarını, nasıl apar topar evlendiklerini. Üniversiteyi nasıl kazandığını anlatmıştı. O gece Can, Murat’ın anlattıklarını düşünmüş ve Muratla konuşma ihtiyacı hissetmişti.
 
Can sanki kendi yaşamışçasına ayrıntıya girerek Murat ve Sevilay’ın hayatlarının dönüm noktalarından bahsetmeye başladı.
 
- Bak dostum, neden bilmiyorum ama uzun uzun sizi düşündüm, Sen ve Yengeyi. Sizin hayatınızdaki dönüm noktalarını…
 
Sevilay'la karşılaşmanızı, sevgili olmanızı, evlenmenizi ve hepimizin burada bir araya gelişini.
 
Seni daha küçücük bir çocukken yatılı okula vermişler ve o yıllardan sonra bir daha hiç yaşamamışsın baba evinde. Bu sayede kendi ayakların üzerinde durmayı öğrenmişsin. Ve bir anda kendini bir evliliğin içinde eş olarak bulduğunda bocalamamışsın.
 
Ortaokulu bitirdikten sonra kayıt olduğun öğretmen okulundaki sınıfınızda sadece beş kız varmış ve Sevilay kızların en güzeliymiş. E tabi sende en yakışıklı ve baskın öğrencisiymişsin sınıfın. Hadi seni bir yana bırakalım, sınıfta kız varlık nüfusunun azlığı bile Sevilay’a gönül vermende büyük bir etken.
 
Lise bittikten sonra sen İstanbul’a dönmüşsün, Sevilay Isparta’da kalmış. Kazanmana rağmen ailenin yeterince parası olmadığı için gazi eğitim fakültesine kayıt yaptıramamışsın ve Sevilay da o yıl üniversiteyi kazanamamış. Yani liseden sonra, yollarınız, birleşmesi çok zor bir şekilde ayrılmış.
 
Fakirlik nedeniyle İstanbul’da boyacılık yapmaya başlamışsın ve elinde o yıllarda tek kalan şey bu meslek olduğu için dört elle sarılmışsın boyacılığa. Kısa sürede çok iyi, aranan bir usta olmuşsun. Tam senin mesleğinde ilerlediğin, kendini piyasaya kabul ettirdiğin yıl Sevilay’ı polislik yapan bir adam istemeye gelmiş ve ailesi verecek olmuş. Sevilay seni aramış ve “gel Murat, iste beni ailemden, yoksa beni başkasıyla evlendiriyorlar” demiş. Sende apar topar Sevilay'ı istetmişsin ve evlenmişsiniz.
 
Evlendikten iki yıl sonra bir anda verdiğin bir kararla ÖSS’ye kayıt yaptırmışsın ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesini kazanmışsın. Bir yıl sonra da Sevilay aynı üniversitenin başka bir bölümünü kazandı. Kaderin ağlarını görebiliyor musun?
 
- Ne ağı oğlum ya? Sen gene çok mu içtin?
 
- Yoo! Ne içmesi, yeni başladım daha içmeye?
 
- Ağ mağ görmüyorum dostum ben, sadece senin ağzından hayatımızı dinliyorum ve ilginç geliyor bunları bu kadar ayrıntılı olarak senden dinlemek.
 
- Biraz daha dinle o zaman. Bak dostum; Gazi’yi kazandığın sene ailenin birazcık daha parası olsa sen üniversite okumak için Ankara’ya gidecektin ve boyacılığı öğrenemeyecektin. Sevilay’ın o sene gene üniversiteyi kazanamadığını var sayarsak, onu gene istemeye geleceklerdi ve işsiz güçsüz bir öğrenciye değil, onu isteyen polise vermeyi tercih edecekti ailesi. Sevilay'ın üniversiteyi kazanmış olduğunu düşünsek o yıl; dört yıl boyunca adını bile anmayacaktı evlenmenin ve belki ilişkiniz tamamen bitecekti.
 
Burayı kazandığın yıl boyacılık yapmak yerine üniversiteye hazırlanmış olsaydın, çok daha yüksek puanla öğrenci alan bir üniversiteyi kazanabilecektin ve bir yıl sonra Sevilay seninle aynı şehirde bir okul kazanıp yanında okuyamayacaktı. Beklide hayatının sonuna kadar mesleği sorulduğunda ev hanımı diyecekti.
 
Ortaokul ve lise yıllarında hızlı ve popüler bir delikanlı olmasan sınıfın en güzel kızını binbir zorlukla tavlayamayacaktın ve elinde tutamayacaktın. Ya da sınıfta beş değil 15 kız olsa, sınıfın en güzel kızı Sevilay değil de hiç alakası olmayan bir kız olacaktı ve sen onu tavlayacaktın.
 
Sen bu evi tuttuktan sonra ben hiç ama hiç yeri değilken ben ev arıyorum demiştim sana. Senin ev tuttuğundan bile haberim yoktu ve çok alakasız bir zamandı söylediğimde, hatırlıyor musun? Sen bana Amerikan basketbol liginden bahsettiğin sırada ben pat diye ev arıyorum demiştim. Sen Kobi’yi biliyorsun dimi diye sormuştun, ben de ev arıyorum demiştim.
 
İkisi de kahkahalarla gülmeye başladı. O kadar çok gülüyorlardı ki yan evden Sevilay seslerini duydu ve Can ve Rasim’in evlerine geldi.
 
- Ne kaynatıyorsunuz siz burada bakiyim, anlatın da ben de güleyim, diyerek Murat’ın yanına, yerde ikiye katlanarak koltuk haline getirilmiş, çöpten bulunan ikiz yatağın kenarına oturdu.
 
- Dinle bak aşkım, bu gene içip içip döktürüyor, tüm ayrıntılarıyla bizim kaderimizdeki dönüm noktalarını çıkartmış.
 
Can anlatmaya devam etti. Sana pat diye ev aradığımı söylemesem, o günlerde hep yaptığım gibi kendimden ve neler yaptığımdan hiç kimseye bahsetmesem, kimseden yardım istemeden bir ev kiralayarak yerleşecek, sizinle ve Rasim’le bu kadar yakın dost olamayacaktım.
 
Bu rutubetli, belalı, döküntü evler başımıza bu kadar felaket açmasa, birbirimize bu kadar ihtiyacımız olmayacaktı ve belki hiçte bu kadar yakınlaşamayacaktık.
 
Sen bu akşamüzeri indirimde diye iki şişe şampuan yerine kıyma alsaydın akşam yemeğinde yumurta yerine köfte yiyecektik ve gazımız bu kadar kötü kokmayacaktı…
 
Bu sefer üçü birden kahkahalar atmaya başladı. Odasında dostlarına katılmak için içi içini yiyerek kitap okumaya çalışan ve bir taraftan da içerideki konuşmaları dinleyen Rasim dayanamayarak arkadaşlarının yanlarına geldi. O da gülüyordu. Uzun süre; gözlerinden yaşlar gelene kadar, yüzleri kıpkırmızı kesilene, karınları ağrıyana dek güldüler.
 
Sevilay, gözyaşlarını sildi ve kahkahalarını bastırmaya çalışarak, söze başladı.
 
Bu mu yani bizim kaderimizin dönüm noktası? Artık biraz ıkınsak yumurtlayacak kadar çok yumurta yiyor olmamız mı?
 
Yeniden kahkahalar patladı odada. Uzun süre, gülmekten, hiç biri bir şey söyleyemedi... Arada bir tanesi yeni bir şey yumurtluyordu ve yeniden kahkahalara boğuluyorlardı. Sevilay; “Murat'a hazırlayacağı şampuanlı yemeklerden bahsediyordu.” Murat; “şampuanın neyle daha iyi yenebileceğini tartışıyordu.” Rahim; “ketçap ve mayonez olmadan şampuan yemeyeceğini söylüyor ve şampuan şişelerinden birini geri götürerek bir şişe ketçap almayı öneriyordu.” Can; “denizden şampuan çıksa yerim diyordu…
 
Konuşmalar ve kahkahalar uzadı gitti… Üst katlarındaki komşularının yere sertçe vurmasıyla, kahkaha kısa bir süre şiddetlendi ve bir anda kesildi. Kesilen kahkahayla birlikte dört dost fısıldaşmaya başladı.
 
Sevilay:
 
- Başka ne anlatıyordu Can? Diye sordu fısıldayarak.
 
- Aşkım, fısıldamana gerek yok diyerek, bizim tanıştığımız yıllardan bu güne kadar tüm ayrıntılarıyla ilişkimizin dönüm noktalarından bahsediyor diye ekledi.
Mesela kazandığım halde gazi’ye kayıt yaptırmamam. Bu sayede meslek sahibi olmam, seni polisle evlendirmek istediklerinde bu sayede iş güç sahibi biri olarak ailenin karşısına çıkabilmem. Hiç hazırlanmadan girdiğim ÖSS de Çanakkale’yi kazanmam, senin de bir yıl sonra burayı kazanman, Can ve Rahimle tanışmamız, aile gibi oluşumuz… Bunların hepsini birbiriyle ilişkilendirerek bir ağ gibi örmüş deli.
 
Sevilay yavaşça Can’ın başına vurdu.
 
- Seni gidi seni, öyle arpacık kumrusu gibi bunları mı düşünüyordun bu gün?
 
- Yok, yenge, Esin’i düşünüyordum.
Evlencem ben o kızla yenge, isteseniz ya onu bana.
 
- İsteyeceğiz kardeşim, hele sen bir büyü, “büyü de yengen sana esinler alacak.”
 
Ama ben çok merak ettim bir daha anlatır mısın şu bizim ağımızı.
 
- Anlatırım yengecim ama Esini alcan mı bana?
 
- Alcam…
 
- Kaçmak istiyorum yenge kaderimden. Filmlerde polis arabalarını atlatan kaçaklar gibi atlatmak istiyorum kaderimi. İzimi kaybettirmek istiyorum kaderime. Meksika'ya gitsem gene bulur mu kaderim beni Yenge? İsviçre’ye sığınsam İsviçre hükümeti kaderime iade eder mi beni? Esin’i alıp atlatabilir miyim sence kötü kaderimizi? Yenge yenge yenge yenge yenge… şşş! Yenge. şşş! Yenge. Şşş Yenge! Kaççam yenge. Kaççam yenge. Kaççam yenge. Şşş! Yenge yenge yenge... Şşş! Şşş! Alcan mı? Alcan mı? Alcan mı?
 
- Gene sıyırdı bizimki hemen iki doz esin getirin içerden, murat sen ağzını kapat şunun, Rasim sen fotoğrafları getir…
 
Rasim Can’ın odasına koştu ve duvarda yapışık fotoğraflardan iki tanesini söktü. Murat içeride Can’ı susturmaya çalışıyordu. Sevilay kahkahadan kıpkırmızı kesilmiş, gözlerinden yaşlar aka aka gülüyordu…
 
- Bir gün Esin derken gerçekten delirecek garibim. İşin kötüsü gerçekten delirdiğinde gene şaka yaptığını sanıp ağzını tıkayıp esini getiririz biz buna ya da fotoğraflarını veririz eline ama o zaman ne yapar bilemem, dedi Rasim…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ON ALTINCI BÖLÜM
 
“Neden” Seviyorsun?
 
Esin ve Can’ın yürüyüşleri keyifli geçiyordu. İkisi de memnundu birlikte oldukları için ve mutluydular. Ama Esin sık sık bir şeyleri sorguluyor, biraz da Can’ı daha iyi tanımak ve anlamak adına garip ve beklenmedik sorular soruyordu. Can anlaşılması zor bir insandı. Bazen insanlar onunla yıllarca bir arada kalırdı ama bir gün yaptığı ya da söylediği bir şey karşısında onu hiç tanımadıklarını anlarlardı.
 
Esinin sorduğu sorular kimi zaman; “bir gemide gidiyoruz ve geminin batmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Gemide ailen de var. Kimi kurtarırdın” gibi klasik ama karmaşık zorular oluyordu, kimi zaman da Can’ın ilk defa “seni seviyorum” dediğinde, Esin’in; pat diye “neden”? Diye sorması gibi beklenmedik ve farklı…
 
Can zeki bir adamdı. Beklenmedik anlarda gelen bu beklenmedik sorular karşısında hiç bocalamadı. Çoğu zaman uzun süre düşünmez, gereken cevabı anında verirdi. İlk kez duraksamış ve düşünmüştü “neden?” sorusu geldiğinde.
 
Düşündü ve soruyu o anlık geçiştirmenin en iyisi olduğuna karar verdi Can. Özdemir ERDOĞAN’IN şarkısının o güzel sözlerini söyledi Esin’e: “ Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir. Bazen küçük bir an için ömür bile verilir.”
 
Cevap Esin için yeterliydi ama soru Can’ın cevabını bir anda veremeyeceği kadar zor ve karmaşıktı. Çünkü cevabı kendi de bilmiyordu.
 
O gece Esin’i yurda bıraktıktan sonra evinin yolu üzerindeki bakkala uğradı. Gide gele ahbap olduğu dükkân sahibiyle ayaküstü konuşmayı fazla uzatmadan bir şişe kırmızı şarap ve bir bira alarak evine gitti. Ev halkı Sevilay ve Murat’ın evindeydi. Önce o da oraya uğradı. Kısa bir süre dostlarıyla oturup sohbet ettikten sonra kalktı ve kendi evlerine geçti.
 
Odasına girdiğinde önce yatağın altında bir kutu içinde duran kasetlerini karıştırmaya başladı. Özdemir ERDOĞAN’IN kasetini alıp kasetçalara yerleştirdi. Mutfaktan kadehini ve bir elma, elbise dolabının üstünden de mumlarını aldı.
 
Mumlarını yaktı, odanın ışığını söndürdü ve şarkıyı dinlemeye başladı.
 
O şarkı Esin’in sorduğu sorudan sonra hayatlarında hep önemli bir yere sahip olacaktı. Ama Can’ın aradığı cevap o şarkıda gizli değildi. İçten ve inanarak, sevgilisinin gözlerinin içine bakarak söylediği ilk seni seviyorum karşılığında duyduğu o kelime; “ neden?” bir anda bütün ilişkisini ve duygularını sorgulamasına neden olmuştu.
 
Sabaha kadar düşündü sorunun gerçek cevabını ve günün ilk ışıklarıyla birlikte yanından hiç ayırmadığı defterini ve kalemini alarak Esin’in o soruyu sorduğu yere, Çanakkale Yat Limanının kayalıklarına gitti.
 
Kayalıkların yakınındaki iskele meydanında yirmi dört saat açık olan büfelerden açlığını bastıracak bir iki bisküvi ve biranın yanında yemekten çok hoşlandığı bir paket çubuk kraker aldı. Tam olarak Esin’in neden diye sorduğu zaman oturdukları kayanın üzerine oturarak birasını ve çubuk krakerini açtı. Yanında getirdiği defteri ve kalemi çantasından çıkarttı ve yazmaya başladı.
 
Sevdiğini haykırmak nefesin tükenircesine… Yüzlerce kez seni seviyorum yazmak kâğıtlara, duvarlara, kumsallara... Binlerce kez söylemek, bıkmadan, usanmadan, tekrar tekrar…
 
Çoklar eklemek başına çaresizce. Vücuduna kazımak dövmelerle, jiletle, kibritle... Dağlar delmek, çöller aşmak, acılar çekmek, ölmek, öldürmek... Hangi biri kanıtlayabilir ki birini sevdiğini.
 
Seni çok seviyorum sevgilim. Ne kadar çok? Yok ki bu çokluğun ölçüsü… Matematik problemi değil ki sevgi. Can’ın sevgisi Esin’den üç fazla, Esin’in sevgisi de Sevilay’dan iki az ise, kim daha çok seviyor sevmeyi?
 
Mecnun mu yoksa Kerem mi daha fazla seviyordu yârini?
 
Anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı sorularıyla başladılar karşılaştırmalara. Tartmadan, sınırsızca sevmeyi öğrenebilmemiz mümkün değildi. Ama yok, illa soracaklar ve şaşkın gözlerimize bakıp, gevrek gevrek gülecekler tazecik beyinlerimizdeki karmaşaya. İlk aşklarımızla yaşadık sonra benzer karmaşaları. Ben seni, senin beni sevdiğinden daha çok seviyorum. Hayır, canım, ben daha çok seviyorum. Hayır, ben, diye uzayıp giden saçma sapan kıyaslamalar.
 
Ben sevdim mi böyle severimler, ben sevdim mi tam severimler, ölümüne sevmeler, sevdiği için öldürmeler, ölmeler... Sevgi mi? Nefret mi? Özü belli olmayan karmakarışık hisler arasında yitirilip giden gençler. Sevgiden çok hırsa dönüşen ilişkiler. Kaç sevgimiz kurban gitti bu ölçüler karmaşasına? Ne kadar sevgi gerekli ölmekte olan bir çiçeği yaşatmaya?
 
Sevgi bir madde değildir, yer kaplamaz uzayda... Aynada görülemez, şeffaftır… Kokteyli yapılamaz, sektir sevgi. Çözelti haline getirilemez, hiçbir maddeye karışmaz hissi. Tartıya koysan kefeyi bir milim bile oynatamaz, kütlesizdir sevgi. Hiçbir cetvel ölçemez boyunu, boyutsuzdur sevgi.
Ne yağmur yağdıktan sonraki nefis toprak kokusuna, ne de denizlerin tuzuna benzer kokusu, kokusuzdur sevgi. Kayıverir ellerinin arasından küçük bir balık gibi, tutulamaz sevgi.
 
Sığmaz kese kâğıtlarına, atılamaz kumbaralara, yatırılamaz bankalara, depolanamaz sevgi.
 
Sevgi hissedilir, için için sızlayan romatizma ağrısı gibi. Oğlum yağmur yağacak birazdan der gibi tahminler yürütmeye yaramaz ama hissi. İçimizi falan ısıtamaz soğuk kış günlerinde bir yudum kanyak gibi. Karın doyuramaz bir somun ekmek gibi. Kana kana içilemez bir bardak su gibi...
 
Kumsala vuran denizyıldızlarını okyanusa atmak gibidir sevgi, denizyıldızları senin için hiçbir şey yapmaz.
 
Evet, sevgilim anlatmaya çalıştım sana sevgiyi ama bütün gece düşünsem de bulamadım, “neden” seviyorum seni… Sanırım bir süre daha Özdemir Erdoğan’a sığınacağım.
 
Noktayı koyduktan sonra doğmakta olan güneşe takıldı gözü. Derin bir iç geçirdi ve bir sigara yaktı. Defterini ve kalemini çantasına koyarak birasını içmeye devam etti.
 
İskeleye feribotlar yanaşıyordu ve bir süre iskelede kaldıktan sonra ayrılıyordu. Balıkçı tekneleri geçiyordu kayalıkların karşısından, Can kimisine el sallıyordu. Üstünde martılar uçuşuyordu ve O yazdıklarının da verdiği hazla çok mutluydu…
 
O günün gecesi, bir el feneri yardımıyla yine tam orda; o kayanın üzerinde okudu Esin’e yazdıklarını ve Esin ilk kez o gece, o anda, aynı yerde söyledi Can’a onu sevdiğini.
 
İçten, inanarak ve gözlerinin içine bakarak…
 
 
 
 
ON YEDİNCİ BÖLÜM
 
Sema’nın Ufka Yürüyüşü
 
Hep korktu başkaları üzülecek diye ruhundan gelenleri göstermeye. Sevinçlerini tanıdı insanlar. İçten kahkahaları yankılandı duvarlarda ama kimse duymadı ağladığını. İnsanlar yüzlerine geçirdikleri kese kâğıtlarıyla yaşıyorlardı, o da gülümseyen bir maske taktı yüzüne. Henüz küçük bir kızken bile kimsenin yanında ağlamazdı. Ama o günlerde bile tuzluydu yastık kılıfları.
 
Geceleri korkup da bir kez bile gitmedi anne babasının yatağına. Yorganın altına da saklanmazdı. Penceresinin önüne yürür ve yüzleşirdi korkularıyla…
 
Karanlık gökyüzünde dolaşan iri gözlerin aradığının ne olduğunu kimse bilemezdi. O’ysa, parlak yıldızların arasında bir bilen daha var mı diye arardı…
 
Uzun yıllar sürdü bu arayış fakat bir gün gökyüzüne değil de ufka bakmaya karar verdi... İşte o gün umudu kendi olmaya başlamıştı…
 
O yaşlarda küçük kızların hayallerini günün pop yıldızları süslerken O, çoktan başlamıştı idealler biriktirmeye. Biriktirmekle kalmıyor ideallerini gerçekleştirmek adına savaşıyordu. Uzun uzun izlediği ufuk çizgisine yürümek adına her şeyi yapmaya kararlıydı…
 
O yaşta elbette ilk yol derslerinde başarılı bir öğrenci olmaktan geçiyordu. O da önce, okulunun en başarılı öğrencisi oldu.
 
Yıllar yıllar geçti aradan ve geçen yıllar hep birilerini, bir şeyleri geride bırakmayı öğretti O’na. Onunla yürümeyen, yoluna taş olmamalıydı.
 
Genç bir kız olduğunda güçlüydü. Kendi ayakları üzerinde durmaya hazır, özgür, cesur ve kararlı… Ve ilk fırsatta ufka yol aldı. Yol aldı ama yürümedi küçük bir kızken hayal ettiği gibi. Uçtu hayallerine…
 
Dillerini çok az bildiği, kültürlerini mecburiyetlerle daha ülkesindeyken öğrendiği, kotlarını pek giymediği, hamburgerlerini sevmediği ve bazen kendine kızarak kültürlerini yaşadığı insanlara hizmet etmekti geçim kaynağı.
 
Süper markette kasiyer, evlerde bebek bakıcısı, üniversitede öğrenci, sokaklarda özgür kızdı…
 
Üniversite bitip de ülkesine döndüğünde kendinden emin, tuttuğunu kopartabilecek kararlılıkta ve umut yüklüydü. Ta ki ülkesindeki işsizlik duvarına çarpana dek.
Aylarca iş aradı. Döndüğünde hemen başlamak kararını almıştı ama zor günler geçiriyordu ülkesi ekonomi adına. İşsizlik hat safhadaydı.
 
Tam kirpiklerinin en çok ıslandığı gecelerden birinde bir ses geldi yatağının yanında duran bilgisayarından. Yataktan doğruldu, bilgisayarı kucağına aldı, dikkatle ekrana baktı. Yeni bir elektronik posta almıştı. Elektronik postayı açtı…
 
Gözlerine inanamıyordu. Öğrencilik yaptığı üniversiteden bir iş teklifiydi bu. Gecenin geç saatine aldırmadan çığlık atmaya, çocukluğunda yaptığı gibi, mutlu olduğu konuyla ilgili şarkılar uydurarak, bağıra bağıra uydurduğu şarkıyı söylemeye başladı. Annesi tıklattı kapısını o anda.
 
- Buyurun dedi, girebilirsiniz odama.
 
Annesi odaya girer girmez anlatmaya başladı.
 
- Anne ben bu odadan çok sıkıldım, çocukluğumdan beri bu odada yaşıyorum, değiştirmek istiyorum.
 
- Değiştir kızım, nasıl istiyorsan öyle düzenle odanı, eşyalarını da değiştir istersen.
 
- Hayır, anne, odayı değiştirmek yetmez bana, evi, şehri hatta ülkeyi değiştiriyorum diye bağırdı ve ekledi:
Amerika’ya dönüyoruuum!
 
Yatağında meraktan daha fazla duramayan babası da odanın kapısına geldi ve uykulu gözlerini ovuşturarak:
 
- Ne oluyor burada, dedi.
 
Koşup babasının boynuna sarıldı ve elinden tutarak yatağının kenarına oturttu. Annesini de babasının yanına… Ve anlatmaya başladı…
 
Ufka yürüyüş yeniden başlamıştı…
 
 
 
ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
 
Aşk’a
 
Çavuştan sonra birçok bedende aradı Uğur aşkı. Aslında asıl aradığı aşk değil sonsuz aşkıylayken hissettikleriydi. Küllenmeyen ve hiç sönmeyen bir ateş gibi yandı içinde Çavuşa olan aşkı, günlerce, aylarca, yıllarca... Sonraki kadınlar o ateşle taşımakta hep zorlandı Uğuru. Çoğu ağladı, o aşkı dinlerken, çoğu kaçtı, çoğu kanadı, çoğu yandı… Ama geçmişiyle sevmeleri gerekiyordu onu seveceklerse, tüm karanlık ve aydınlık yanlarıyla, iyilikleri ve kötülükleriyle… O da bunun farkındaydı ve hiçbir zaman hiçbir şey saklamadı kadınlarından.
 
En fırtınalılardan biri Sema’ydı sonraki sevgililerinin. Uğur O’nun ulaşılmazıyken bir anda sevgilisi oluvermişti. Can, Uğur ve Sema arkadaştı. Üçünün de İstanbul’da olduğu bir gün buluşuldu ve daha o gün Can gelecekte çakacak şimşekleri, patlayacak fırtınayı tahmin etmişti ama her şey kontrolünden çıkmıştı. Uğur kadar olmasa da Sema da yakın bir dostuydu ve ikisinin de zarar görmesinden korkuyordu…
 
Kolay değildi özgür kuşu avuçlarında tutmak. Sıkarsan ısırır; kanatır, acıtır. Gevşek bırakırsan uçup kaçardı. İkisinin de dokunulmaması gereken ağır yaraları vardı… Ve iki özgür kuşun aynı yönde uçmaları düşük bir olasılıktı.
 
Ne Sema’nın ne de Uğurun elleri o kadar güçlüydü. İkisi de yaralıydı. Ve birkaç hafta sonra Can’ın beklediği fırtına patladı. Sema özgür kuşunu çok sıkmış ve acıtmıştı, özgür kuş ta onu ısırmış ve kanatmıştı.
 
Uğur Sema’nın davranışlarına anlam bile veremiyordu. Çünkü başka bir özgür kuşla uçtuğunu bilmiyordu.
 
Sıcak bir yaz gecesinde çaldı Can’ın telefonu. Yaz tatiliydi ve ailesinin yanında, İstanbul’daydı. Ayaklarını balkonun korkuluklarına uzatmış ara ara esen hafif rüzgârın keyfini çıkarıyordu. Kolunun birini yanında duran masaya dayamıştı. Her zamanki gibi tabakası ve çakmağı yanı başında; masanın üzerindeydi. Telefonun sesiyle rahatı bozuldu. İçeriye girdi, telefonunu aldı ve balkona dönerek açtı telefonu. Arayan Sema'ydı. Telefon açılır açılmaz, alo bile demeden Can, hızlı hızlı konuşmaya başladı.
 
- Seni görmem lazım, uzun uzun konuşmalıyız, konuşacak o kadar çok şey var ki… Çok yakın bir zamanda senden nefret edeceğim, dur bakalım ne zaman…
Sema bunları söylediğinde Can her şeyi anlamıştı. Konunun ne olduğunu ve ne konuşacaklarını çok iyi biliyordu.
 
- Telefonda olacak iş değil Sema. Dedi.
 
- Biliyorum diye cevap verdi Sema ve ekledi… Bu gece size gelebilir miyim?
- Tabii ki, ama bu saatte nasıl geleceksin?
 
- Ben gelirim sakın uyuma! Gelirken ne getireyim sana, sigaran var mı bolca?
 
- Anlaşılan sabahlayacağız ha?
 
- Evet.
 
- Sigaram var bir iki şişe kırmızı şarap al bulabilirsen.
 
- Tamam, geliyorum…
 
- Bekliyorum…
 
Telefonu kapattıktan sonra Vizontele filmindeki Deli Emin gibi: “Şerefsizim ben biliyordum” dedi ve gülmeye başladı Can.
 
Sema geldiğinde kopacak fırtınaya hazırlık yapmaya başladı: Mutfağa gidip iki şarap kadehi seçti en büyüklerinden. Evdeki en büyük küllüğü alıp masaya koydu. Sandalyeye oturdu ve tabakasını bacaklarının üzerine koyarak sigara sarmaya başladı. Kapı çalana dek sigara sardı…
 
Sema telaşlıydı ve terlemişti Can kapıyı açtığında.
 
- Uyudu mu anneler oldu ilk sözü.
 
- Uyudular, merhaba, hoş geldin.
 
- Hoş buldum, hoş buldum dedi ve içeri geçti telaşla Sema. Nerede oturacağız, sesimiz sizinkilere gitmez dimi? Diye sordu.
 
- Gitmez, gel balkona çıkalım, dedi Can, Sema'ın elinden, getirdiği poşeti alırken.
 
Poşet şişe şişe kırmızı şarap ve sigarayla doluydu. Sema sigara içmez ve yanındayken de Can’a sürekli karışır ve rahatla içirtmezdi ama rüşvetti bu gecekiler ve o gece sigarasına da içkisine de hiç karışmadı…
 
Sema kendi evindeymişçesine rahat yürüdü balkona, o evlerine de Canların daha önce oturdukları evlere de defalarca gelmiş, hatta o evlerde büyümüştü. Can ve Semanın da çocuklukları tıpkı Can ve Uğur gibi birlikte geçmişti.
Balkona oturduklarında Sema hemen konuya girdi:
 
- Bu herif ne zaman ayrıldı Çavuş’tan dedi Sema öfkeyle… Konuş!
 
-Bu herif mi? Senin herif yani? Ne de çabuk benim herifle benim karı olmuşsunuz siz diyerek gülmeye başladı Can.
 
-Dalga geçme deli! Dedi Sema… Konuş!
 
Can anlattı. Uzun uzun, ballandıra ballandıra anlattı Uğurla Çavuşun eşsiz aşklarını…
 
- İki ayda mı bu adam kalktı başkasına âşık oldu o çok büyük aşkından vazgeçip... Diyerek kesti Sema Can’ın sözünü.
 
Can, Çavuşa ne kadar kızarsa kızsın, aynı zamanda büyük bir saygı duyardı ve kimsenin ona laf söylemesine izin vermezdi. Onun gözünde Uğur ve Çavuşun yaşadıkları ölümsüzdü ve ölümsüzleştirilmeliydi. Sema’nın söylemi onu rahatsız etmiş ve kızdırmıştı. Belli etmedi…
 
- Çünkü ne zaman olmuştu diye sormadım diye ekledi Sema.
 
Can Sema’ın ne demek istediğini anlamamıştı ama soramıyordu da. Sema hızla konuşmaya devam ediyordu. Can; Sema'ın bu cümleyle ne demek istediğini çözmeye çalışıyordu. “ Bana ne zaman âşık olmuştu” mu demek istedi acaba? Yoksa büyük aşkından vazgeçişini mi kastetti? Diye düşünürken, Sema hızla sarstı Can’ı.
 
- Heeey! Kime anlatıyorum ben bunları. Gene kafan mı iyi senin? Dinlemiyor musun beni?
 
- Dinliyorum canım, dinlemez miyim? Anlattıklarını düşünüyordum bir yandan da. Biraz daha yavaş git, çok hızlı anlatıyorsun. Yetişemiyorum…
 
- Ben anlatmayacağım Can’ım, sen anlatacaksın diyerek çıkıştı Sema. Konuş! Dedi bir kez daha.
 
 
- Bak canım, şimdi anlatacağım şeyler seni üzecek biliyorum. Ama varsın üzsün anlatacaklarım. Sonradan yaşayarak üzüleceğine, benden dinle ve şimdi üzül. Çavuş Uğur’un sonsuzu Sema… Unutulacak bir şey değil onların yaşadıkları. Ama ben bunu sana en başından nasıl anlatabilirdim ki sen dünyaya bütün kapılarını kapatmış, imkânsızına kavuşmuşken.
 
- Şimdi mi söylüyorsun bunu Can!
 
- Maalesef evet. Dedim ya, başladığında söyleyemezdim, olay benim kontrolümden çıkmıştı. Liseli âşıklar gibiydiniz kızım ikinizde ya. Dışarıda bile birbirinize dokunmadan duramıyordunuz ve daha ikinci günden aranızdaki tensel çekimin sırtına aşk adını yüklemiştiniz bile. E tabi doğal olarak taşıyamadı zavallı.
 
Bak Sema:
 
- Bir insanı seveceksen önce geçmişini seveceksin ki bu da tek başına yetmez. O insanı bugünüyle, yarınıyla, karanlık ve aydınlık; tüm yönleriyle sevmen gerekir. Geçmişine saygı duymadan ona saygı duyamazsın. Ve ona ne kadar âşık olursun ol onla olamazsın.
 
- Uğur gidecek Can!
 
- Biliyorum Sema! Maalesef biliyorum!
 
- Çavuş benim Uğurla birlikte olduğumu öğrendiği gün O’nu geri isteyecek. Ve Uğur gidecek Can!
 
Bunları söylerken bir anda gözleri doldu Sema'ın. Gözlerindeki öfke bir anda silindi ve derin bir hüzün kapladı yüzünü. En sevdiği oyuncağının alındığı yere geri verilmesini annesinden dinleyen uslu, küçük bir kız gibi bakıyordu Can’a. Yalvarırcasına… O anda ilk damla yaş süzüldü gözünden. Göz pınarından çıkışıyla yanağından süzülüp yere düşüşü bir oldu. O gözyaşı damlası sanki yıllardır oradan akmayı bekliyormuşçasına telaşla aktı Sema’ın yanağında… Semanın başka birinin yanında ilk ağlayışıydı.
 
- Ne yapmalıyım Can! Dedi Sema yalvarırcasına…
 
- O kadar çok yarası var ki Uğur’un diye başladı Can söze. İnan en az senin için endişelendiğim kadar onun için de endişeleniyorum. Çünkü o adam benim için sonsuz bir dost. Sen ne yapacaksın biliyor musun? Açık ve dürüst olacaksın. Ve sızlanmadan konuşacaksın bu adamla. Ondan dinleyeceksin sonsuz aşkını. Belki günlerce sürecek, belki aylarca ama bir gün bitecek. Ona dair anlatacak ne varsa anlatacak. O zaman anlayacaksın Onun sonsuzunu…
 
- Uğur hiç konuşmuyor ama dedi Sema.
 
- Dediğim gibi dinlersen konuşacaktır. Hiç kesme sözünü. Ve o sustuğunda, bu sefer sen sağ yaranı.
 
- İlk iki haftanın bütün büyüsü gitti, dedi Sema.
 
- Gider dedi Can. Er geç gidecekti. Sırtına aşk kimliği yüklenmiş tensel çekimin sonu bu. Şimdi işin çetin kısmı başladı. Uğurun yaraları o kadar çok ve derin ki. Onu avuçlarında vahşi bir kuşu tutar gibi tutmalısın, fazla sıkmadan. Fazla sıkarsan acıtırsın onu ve o da seni acıtır. Senin yaktığından çok daha fazla yakar senin canını. Küçük vahşi bir kuşu sıkarsan ellerinin arasında, elini ısırır, kanatır. Ama avucunu gevşetmemelisin de çok fazla, yoksa uçar gider vahşi kuşun.
 
- O kadar güçlü değilim ki. Uğur’u kırmadan alayım avuçlarıma ve uzun uzun çabalayayım O’nun için.
 
- O zaman bırak uçup gitsin vahşi kuş. Boşuna kırma kanadını dedi can ve kalktı sandalyesinden.
 
- Nereye, diye sordu Sema heyecanla.
- Bekle şarap getireceğim.
 
Can geri geldiğinde bir elinde, daha Sema geldiğinde havalansın diye açtığı kırmızı şarap, diğer elinde de tekli küçük bir şamdana oturtulmuş kırmızı bir mum vardı. Şamdanı masaya bıraktı ve yaktı. İçeri girdi ve balkonun ışığını söndürdü. Geri gelip büyük kadehleri ağzına kadar şarapla doldurdu ve şişeyi yere bıraktı.
 
Sema Can’ın sardığı sigaralardan birini aldı ve dudaklarının arasına koydu. Tam eğilmiş mumdan yakacakken Can muma üfledi. Bir anda balkon karanlıklaştı.
 
- Ne yaptın, bırak ta bir tanecik içeyim dedi Sema.
 
- Sigara içmene bir şey demiyorum ama yazık etme denizcilere! Sahil kasabasında büyüdün sen de, yapmamalısın bunu!
 
- Ne saçmalıyorsun gene sen Can!
 
- Bilmiyor musun?
 
- Neyi?
 
- Bir denizci efsanesine göre; bir kadın sigarasını mumdan yakarsa, o anda denizde bir denizci ölürmüş. Kıyma denizcilere, diyerek yaktı Sema’nın sigarasını. Ardından mumu yaktı ve kadehlerini tokuşturdular…
 
- Benim de yaralarım var Can diyerek böldü uzun sessizliği Sema.
 
- Biliyorum canım.
 
- Hiç biliyor gibi görünmüyorsun buradan bakınca ama Can’ım.
 
- Biliyorum… Ve bu yüzden birlikte sarmalısınız yaralarınızı. Birinizin yaralarını ihmal eder, diğerininkini sarmaya çalışırsanız, diğeri daha çok kanar. Her ikinizin yarası aynı anda sarılmalı. Ve son kan damladıktan sonra ilişkiden, artık yapacak hiçbir şey yoktur aşk adına… Beni anlıyor musun?
 
-Anlıyorum…
Dedi ve kadehini kaldırdı Sema:
 
- Aşka… Ne kadar acı olsa da…
 
- Aşka…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ON DOKUZUNCU BÖLÜM
 
Berfin’in Oyuncakları
 
Henüz küçücük bir kızken bile oyuncak bebeklerle oynamak yerine erkeklerle misket oynamayı yeğlerdi Berfin. Ondan daha tecrübeli erkek rakipleri çoğu zaman kazanırdı ama her seferinde “kapııııış!” diye attığı çığlığıyla rakiplerinin boş bir anından faydalanarak, küçücük avuçlarıyla toplayabildiği kadar misketi toplayarak kaçar, yine zararını kapatırdı.
 
Hayat karşısında çoğu zaman yetersiz kaldı gücü ve tecrübesi… Tıpkı küçükken baş edememesine rağmen ısrarla misket oynadığı erkeklere yaptığı gibi, her zaman kuralsız yollarla telafi etti kayıplarını. Ya kaybedecek ve bunu kabullenecekti, ya da kural tanımayacaktı. Kaybetmeyi hiç kabullenmedi…
 
Bir kez terk edilirse, onlarca kez terk etti karşılığında. Bir kez aldatılırsa, on kez aldattı. Biri ona bağırırsa o daha fazla yükseltti sesini. Biri ona vurmaya kalkarsa, ne bulursa attı kafasına… Acılarını onla çarptı hep karşı tarafa vermek için ve kendine çektirilenleri başkalarına katlayarak çektirmek için yaşadı bazen sadece; kendi farkında bile olamasa da… Kural tanımadı; kuralları değiştirdi, kendine göre yorumladı. Hiçbir inanç sistemi işine gelmedi hiçbir zaman, hepsinin katı kuralları vardı. Oysa kendi kurallarına göre yaşamalıydı. İnanacak hiçbir şey bulamayarak boşluğa düştüğünde yeni inançlar uydurdu kendince. Daha az kurallı, daha az yasalı… Başkalarına göre dinsiz, imansız; kendine göreyse çok güçlü inançları olan biriydi. Tabi kendi uydurduğu dine göre…
 
Üniversite diğer tüm öğrenciler gibi onun için de yeni bir başlangıç, yeni bir hayattı. Bambaşka bir ben olarak gireceğim o kapıdan dedi hep kendi kendine. Eski hatalarımı tekrarlamayacağım, kendi hayatımı yaşayacağım, acı vermek için değil mutluluk vermek için yaşayacağım, intikamcı olmayacağım… Kendi kurallarımla değil, herkesin kurallarıyla yaşayacağım…
 
Elbette ağır bir acıya kadar sürdü verdiği tüm bu sözler… Berfin üniversitedeki ilk gününde bir çocuktan hoşlandı. Pek öyle görür görmez hoşlanmak, sevmek ona göre değildi ama bu kez hissettikleri farklıydı. Bu da yeni hayatını çizmek için büyük bir fırsattı. Amaçları ve idealleri değişmiş, amaç mutluluk vermek ve mutlu olmak olmuştu.
 
Hoşlandığı çocuk çok yönlüydü. Anlattığına göre neredeyse yapmadığı spor kalmamıştı. Folklorla ilgileniyordu ki bu Berfin’in de ilgi alanıydı. Çocuk sosyaldi ve çok konuşuyordu ki Berfin de neredeyse hiç susmazdı.
 
Berfin’in hoşlandığı çocuk sınıfın en popüler öğrencisi olan Erman’dı ve ilgisini çekmek Berfin için çocuk oyuncağıydı. Aradan birkaç gün geçtiğinde Berfin ve Erman sevgili olmuşlardı bile.
 
Berfin ilişkilerini sınırsız yaşardı. Kendi istediği ölçüde sevgilisine her şeyi verebilirdi ama çoğu zaman bu cömertlik yanlış değerlendirilir ve alacak bir şey kalmadığında Berfin terk edilirdi. O da yaşadığı acının katlarca fazlasını başka erkeklere yaşatırdı sonrasında.
 
Erman’la ilişkilerinde de sınırsız başladı Berfin. Hayatının bu alanındaki yanlışlarının farkında bile değildi. Ve kısa sürede bıktı Erman Berfin’den egoları ve bedeni yeterince tatmin olduğunda, ondan alacak bir şeyi kalmamıştı. Onun tarafından sevilmişti, elini tutmuştu, günlerce dolaşmış, dans etmiş, eğlenmişti… Onunla defalarca sevişmiş, hayatında görmediği boyutlarda özgür, sınırsız ve kuralsız bir ilişki yaşamıştı. Ama Berfin’in ilişkilerinde karşı tarafa koyduğu sınır sadakat denen bıçak sırtında başlıyordu.
 
Popülaritesinin farkındaydı Erman ve üniversite ilişkileri böyle oluyor demek ki diyerek başka vücutlara, başka ruhlara yelken açmak istedi. Berfin’i ilk aldattığı gün fark etti farkın üniversite ilişkilerinde değil de Berfin’de olduğunu ama iş işten çoktan geçmişti. Erman canavarı uyandırmıştı. O kadar acıdan sonra Berfin’i kimse durduramazdı…
 
Erman’la ayrıldığı gün karar verdi gömdüğü savaş baltalarını yerinden çıkarma vaktinin geldiğine. Savaş boyalarını sürdü ve aktı gecelere. Daha avın ilk gecesinde bir barmen takıldı ağına. Aylarca hatta ara ara terk edip yeniden başlayarak yıllarca sürdü bu ilişki. Canı istediğinde çağırıyordu barmeni, canı istemediğinde yolluyordu.
 
Berfin dışarıdan bakıldığında ise masum kız izlenimi veriyordu çünkü masum kızı çok iyi oynuyordu. Sanki barmen onunla yeterince ilgilenmiyormuş da ilişki yürümüyormuş izlenimini vermeyi de çok iyi beceriyordu, terk etmeyi de terk edilmeyi de... Zaten çoğu ilişkisinde en yakınları bile Berfin’in acı çeken, ezilen taraf olduğunu sanırlardı. Oysa gerçekler çok farklıydı.
 
Berfin karşısındaki erkeğe bir şeyi yaptırtmak istediğinde, o erkek o şeyi kendi fikriymiş gibi yapardı ve bundan şüphe bile duymazdı. Mesela Berfin’i terk etmeye karar verirdi bazıları ama bu kendi fikirleri değildi aslında. Berfin’in fikriydi. Adeta bir şeytan gibi girerdi sevgililerinin beyinlerine ve onları kendi düşünceleriyle, kendi egolarıyla yönetirdi.
 
Barmenden sıkıldığı zamanlarda folklor topluluğunda gözüne kestirdiği başka bir yakışıklıya takılırdı. Hatta onu içten gelerek sevdiğini bile söylemişti.
 
Bir keresinde Çanakkale telefon rehberinden bir sevgili bulmuştu bir iddia üzerine ve aylarca da çıkmıştı adamla.
 
En yakın dostlarıyla bile ilişkileri oldu Berfin’in, canı onları çektiğinde. Sınırı yoktu ki…
 
Denemediği tek bir şey kalmıştı; o da lezbiyen ilişki… Geçen yıllarla iyice sınırsızlaştırdığı ilişkilerinin farkındaydı ve onu da ilk fırsatta deneyecekti
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
YİRMİNCİ BÖLÜM
 
Farkı fark et(me)mek
 
Erman, Berfin’den ayrıldığında, kendinden emin, ayaklarının daha çok yere bastığını düşünen, öz güveni son çizgisinde bir erkek olduğunu düşünüyordu. Ama ne kadar yükseğe çıkarsa, yere düştüğünde canının o kadar çok acıyacağını bilmiyordu. Çünkü farkında değildi ama ayakları yere basmıyordu.
 
Erman, Berfin’i başka bir kızla ilişki yaşayarak aldatmamıştı. Ona bir anda soğuk davranmaya, başka kızlara ilgi göstermeye başlamış ve Berfin’e başka bir kızla birlikte olduğu izlenimi vermişti. Başarılı da olmuştu ama Berfin’ den ayrıldığında kucağına koşacağını düşündüğü kızların hiçbiri ortalıkta yoktu. Uzun süre çok uğraşmasına rağmen, istediği gibi kimseyi de bulamadı. Berfin’e yaptıkları yüzünden Can ve Can gibi Berfin’in de çok yakın dostu olan insanların güvenini de kaybetmişti. Üstelik Berfin hiç boş kalmamış, ayrılmalarının hemen ardından bir barmenle çıkmaya başlamıştı ve bu Erman’a acı veriyordu. En kötüsü de, uğradığı ağır iftiraydı. Onları tanıyanlar “kim bilir ne kadar beddua aldı Berfin’den ki başına bunlar geliyor ” dediler hep ve o iftiradan sonra üniversite hayatı boyunca kendini asla aklayamadı.
 
Yıllar sonra bile iki kişi dışında kimse emin olamadı bu olayın bir iftira mı yoksa gerçek mi olduğuna. Tabi gerçek ise olay, ikinci kişi olmadığı için ortada, Erman dışında kimse bilemedi gerçekleri. O gece o evdekiler bile…
 
Keyifli bir akşamüzeriydi Murat ve Sevilay’ın evlerinde; Rasim ve Sevilay mutfakta tavuk kızartıyor, Murat odada Rasim’in yeni aldığı, son model cep telefonunda oyun oynuyor, Can ve Esin de aynı odada, bacaklarının üzerine çektikleri yorganı başka iki dostla paylaşarak ısınmaya çalışıyor ve televizyon izliyorlardı. Tam bu sırada Erman geldi. Her zamanki gibi hareketli ve neşeliydi. Oda soğuktu ve Erman paltosunu çıkartmadan Murat’ın yanına, yere oturdu. Murat ve Erman sohbet etmeye başladıkları sırada Sevilay içerden seslendi:
- Tavuklar hazır olmak üzere, sofrayı kurun.
 
Sevilay’ın seslenmesiyle birlikte Can, Esin ve Murat odadan çıkarak mutfağa gitti. Kısa bir süre sonra Erman da yanlarına gelerek gideceğini söyledi. Ne kadar yemek yiyeceğiz kalsana diye ısrar etseler de işi olduğu bahanesiyle kalmayı reddetti ve gitti. Can, Esin, Murat, Sevilay Rasim ve o gece evlerine konuk olan iki arkadaşları daha afiyetle yemeklerini yedikten sonra Rasim aceleyle sofradan kalktı ve kız arkadaşıyla buluşmak üzere dışarı çıktı. O kadar çok acelesi vardı ki sofradan kalktıktan sonra bulamadığı cep telefonunu bile aramamış hemen dışarı çıkmıştı.
 
Rasim eve dönene dek her şey normaldi. Rasim de tıpkı evde bırakarak gittiği dostları gibi güzel bir gece geçirmişti ve keyfi yerindeydi. Ta ki telefonunun orda olmadığını fark edene dek… Telefonun odada olmadığı fark edilince hepsi birden aramaya başladılar. Her yere baktılar, yoktu… Evden çıkan tek kişi Erman’dı ve daha ertesi gün bile hatırlayamamışlardı ama içlerinden biri o anda Erman’ı işaret ediyordu.
 
Elbette içlerinden biri alıp cebine bile koymuş olabilirdi. Ya da kızlardan biri çantasına atmış olabilirdi. Ama kızlar kendi istekleriyle çantalarını bile aramışlardı. Erkekler pantolonlarının ceplerine bile bakmıştı, hiçbir yerde yoktu…
 
Erman’a telefon açıldı, çok önemli bir şey olduğu söylenerek eve çağırıldı ve beklenmeye başlandı. Rasim o gece kız arkadaşının yanından ayrıldıktan sonra dışarıda Erman’la buluşmuştu ve Erman ona uzun süredir ödemediği borcunu ödeyerek içki ısmarlamıştı. Uzun süredir Erman’ın parasız olduğunu biliyorlardı ve bu bir anda gelen zenginlik ve cömertlik dikkatlerini çekiyordu.
 
Erman kısa süre sonra eve geldi. Can dışında evdeki bütün erkeklerle birlikte başka bir odaya girdiler ve Can ve kızların bulunduğu odadan sadece bağrışmaları duyabiliyordu.
 
Can odaya girmek istememişti. Erman, ne kadar Rasim’le daha fazla vakit geçiriyor olsa da içlerinde en yakın olduğu kişi Can’dı. Can o anda o odada olmak istemese de bir süre sonra Erman’ın isteğiyle odaya çağırıldı. Erman Can’ın onu savunacağını düşünüyordu. Ama Can o gece Erman’ı savunmadı. “Sen aldın Erman” demese de sessizliğiyle diğerlerine katıldığını ortaya koymak zorunda kalmıştı.
 
Sert konuşmalardan sonra Erman:
 
- Tamam, dedi. Ben almadım bu telefonu ama size ödeyeceğim. En kısa zamanda fiyatı ne kadarsa parasını alacak Rasim, dedi.
 
Ve bu sözleriyle hepsinin gözünde suçu üstlenmiş oldu.
 
Aradan birkaç gün geçmişti ama Rasim her sorduğunda Erman ödeyeceğim dese de yapılan en küçük bir ödeme bile yoktu. Günler haftalara dönüştüğünde Rasim çareyi karakola başvurmakta buldu. Karakol; “dava açarak bir şey elde edemeyeceğini, ama Erman’ın ben ödeyeceğim demekle suçu üstlenmiş sayıldığını” söyledi. Rasim, Erman’a karakola gittiğini ve en kısa sürede ödemezse dava açacağını söyledi. Gene ödeyeceğim dedi Erman. Rasim; Erman’a güvenmiyordu ve senet yapmayı teklif etti.
Erman kabul etti.
Senetler alındı dolduruldu…
 
Haftalar aylara dönüştüğünde senedin günü dolmuştu. Erman hala ödeyeceğim diyordu ve hala en küçük bir ödeme bile yoktu.
 
Rasim senetleri mahkemeye verdi ve dava açtı. Birinci sınıfta başlayan dava ikinci sınıfta sonuçlandı ve kapatıldı. Kapanan davadan sonra, Erman parça parça ödedi borcunu, tam dört yıla yayarak. Olay yaşandığında günün en pahalı telefonu olan kaybolan telefonun değeri borç ödendiğinde ikinci elde 20 TL ye kadar düşmüştü ve artık o marka o modeli üretilmiyordu.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM
 
Pembe Oda
 
2005 Eylül’üydü. Uğur Mürefte’de keyifsiz, bol alkollü bir yazı tüketmişti. Üniversitede umduklarını bulamamış, ilişkisindeki çalkantılardan yorulmuştu. Her şeye rağmen Çavuşa duyduğu aşka tutunuyor, umudunu yitirmiyordu. Buna rağmen çok fazla içki içiyor, bu yüzden de sürekli ailesiyle tartışıyordu.
 
Mürefte’de ilişkiler yazın avuç içinde kışın da elin tersindeydi. Uzun ve soğuk kış günleri başlamadan yazlıkçılar gider, bütün kasaba yerlilere kalırdı. Birbirleri ve kasabaları dışında hiçbir dayanakları olmayan insanlar daha sıkı sarılırdı birbirlerine ve kış aylarında daha sıcak ilişkiler yaşarlardı. Yazları ise kalabalıklaşan kasabada, yazlık arkadaşlar, yazlık aşklar ve yerli halkın birbiriyle olan ilişkileri uzun kışın soğuğundaki sıcak ilişkilerin yerini tutamazdı.
 
O yaz çok uzun gelmişti Uğur’a. Çoğu arkadaşı hayat mücadelesinin çarklarına takılmış, çalışıyordu. Onun gibi öğrenci olanların çoğu da ya kasabada kısa süre kalıp başka yerlere gitmişler ya da Can gibi hiç uğramamışlardı kasabaya.
 
Can o yazın çoğunu Çanakkale’de geçirmişti. Okulu bitirmesine rağmen o yaz orada birkaç farklı işte çalışmış; balıkçılık, garsonluk, barmenlik yapmış, yazın sonuna doğru da İstanbul’a ailesinin yanına dönmüştü.
 
O yaz büyük bir hayal kırıklığıydı Can için de. Büyük umutlarla beklediği KPSS sınavı sonuçları açıklandığında beklediğinden çok daha düşük puan aldığını öğrenmiş ve çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Yılların emeğinin hiçbir işe yaramayacağı düşüncesi Can’ı çılgına çeviriyordu. En iyi ihtimalle bir yıl kadrolu öğretmenlik yapabilmek için bekleyecek olması Canda ne moral, ne de yaşama sevinci bırakmıştı. Ama acısıyla yüzleşmeli ve bunu tek başına yapmalıydı. O yüzden ayrılmadı Çanakkale’den o yaz. Ve ağır bedeller ödeyerek, yıpranarak, acı çekerek yüzleşti acısıyla, tek başına…
 
Can’ı da Uğur’u da çok zor günler bekliyordu. Canı doğunun soğuk, karlı günleri, Uğur’uysa hayatının en çetin savaşı…
 
Bir gece Uğur, Ankara’da yaşayan ağabeyiyle telefonda sohbet ederlerken ne kadar sıkıldığını anlattı. Ağabeyi de hemen yarın otobüse binmesini ve Ankara’ya gelmesini istedi.
 
- Hem yıllardır içki ve sigara içiyorsun, buraya gelmişken seni baştan ayağa bir kontrolden geçirelim. Bakalım ne âlemde vücudun, diye eklemişti.
 
Ağabeyi de son günlerde Uğurun çok fazla içki içtiğini duyuyor ve kardeşi için endişeleniyordu. Buna duyarsız kalamazdı ve kardeşi için çok farklı planları vardı. Birkaç telefon konuşmasından sonra ağabeyi Uğur’u Ankara’ya gelmeye ikna etti ve doktor kontrolü konusunda kardeşiyle anlaştı.
 
Uğur otobüs yolculuklarını sevmez neredeyse hiç, alkol almadan seyahat etmezdi. Yolculuğa çıkmadan önce iyice içtikten sonra otobüse biner, otobüste uykuya dalar, yol boyu uyurdu. Eğer içki içmezse gözünü bile kırpamazdı. Bu yüzden yolculuğa çıkacağı gece için, daha öğleden içmeye başladı. Akşamüzeri olduğunda çoktan kafayı bulmuştu ama içkinin etkisini korumak için içmeye devam ediyordu.
 
Otobüs 20.00’de yola çıktı. Ve Uğur otobüs kasabadan ayrılır ayrılmaz uykuya daldı. Ankara’da ağabeyi karşıladı Uğur’u ve arabasıyla güzel bir kahvaltı salonuna götürdü. Kahvaltıdan sonra doktora gidilecekti ve ağabeyi bir an önce aradan çıkması için bu güne randevu aldığını söylüyor, bu şekilde birbirlerine daha fazla zaman ayırabileceklerini iddia ediyordu. Randevuları saat 10.00’daydı ve daha bir saatleri vardı.
 
- Ne yapmak istersin diye sordu ağabeyi Uğur’a.
 
-İçmek dedi Uğur, şakayla karışık,
 
- Bu cevap ağabeyini kızdırdığı gibi uzun sürecek bir tartışmayı da başlatmıştı. Neredeyse bir saat süren tartışmanın sonunda Uğur: Aslında bırakmak istediğini, bu kadar çok içki içmekten kendinin de memnun olmadığını fakat bırakamadığını dile getirmişti. Bu sözleri duyan ağabeyin biraz içi rahatlamıştı ve planı yolunda gittiğini düşünüyordu.
 
Hesabı ödeyip kahvaltı salonundan ayrıldılar ve hastanenin yolunu tuttular. Otomobil AMATEM’in kapısında durana dek Uğur hiçbir şeyden şüphelenmemişti. Ağabeyinin onu AMATEM’e getirdiğini görünce kızdı, ağabeyine bağırdı ama sonunda içeri girmeye ikna oldu.
 
İçerde güler yüz ve ilgiyle karşılanmasına rağmen orada olmaktan hiç de hoşlanmamıştı. Siyah, düz saçları omuzlarına kadar uzanan, iri koyu kahverengi gözlü, gamzeli yanaklı, hoş bir hemşire ilgileniyordu Uğur’la ve hemşirenin nezaketine ve güler yüzüne rağmen Uğur durmadan ağabeyi hakkında kendi kendine söyleniyor, hiç durmadan orda olmanın verdiği rahatsızlığı dile getiriyordu. Güzel hemşire gülümseyerek Uğur’u dinliyor ve ona bir şey söylemeden işini yapıyordu.
 
Ağabeyi danışmadaki işlemleri halletti ve kardeşinin yanına gitti. Tam bu sırada Uğur kendini iyi hissetmediğini söyledi. Ayağa kalkmak istedi. Hemşire engel olmak istedi ama başaramadı. Uğur ayağa kalktı, kapıya yöneldi. Biraz önce kenarında oturduğu yatağın diğer tarafındaydı ağabeyi. Uğur kolunu kapıya uzattı ve bir anda olduğu yere yığılıverdi. Hemşire Uğuru tutmak için hamle bile yapamamıştı ve ağabeyi de tutmak için çok uzaktaydı. Uğur yere düşer düşmez hemşire koşarak odadan dışarı çıktı. Ağabeyi ellerinin arasına aldığı kardeşinin başını çaresizce tutmuş, sapsarı olmuş yüzüne ne yapacağını bilemeden bakıyordu. Zaman o kadar hızlı akıyordu ki o an ağabey için, bir anda bağırmaya başladı. Nerdesiniz! Herkes nereye gitti! Kardeşim ölüyor!
 
Hemşire doktoru çağırmaya gitmişti ve bir süre sonra geri döndü. Yanında doktor ve başka hemşirelerle… Sinirli ve paniklemiş ağabey zorlukla dışarı çıkartıldı ve kapı kapandı.
 
Odaya girenler, çıkanlar, hızla ortalıkta koşuşturanlar… Paniklemiş ağabey kapı önünde her dışarı çıkandan bir şeyler öğrenebilmek için çırpınıyordu. “İyi olacak, merak etmeyin” den başka cevap alamıyordu.
 
Uzun süre sonra çıktı doktor dışarı ve ağabeyin yanına geldi.
 
- Kardeşim nasıl doktor bey, diye sordu ağabey heyecanla.
 
- Kardeşiniz iyi, daha da iyi olacak. Çok güçlü bir bünyesi varmış, buna rağmen bu krizi başka bir yerde yaşasaydı onun için hiç de iyi olmazdı. Ben doğru zamanda doğru yerde olmak diye buna derim beyefendi.
 
- Ne krizi doktor bey?
 
- Biraz önce kardeşinizin yaşadığı bir yoksunluk kriziydi. Bir süre alkol almadığı için bu şekilde bir krize girdi ve sıradan bir yoksunluk krizi değildi bu. Ve inanın bana burada değil de başka bir hastanede olsaydı. Sara nöbeti mi? Kalp mi? Beyin kanaması mı? Diye bakarlarken, kardeşinizi kaybedebilirdiniz… Kardeşiniz iyi olacak ama şu anda uyuyor ve uyanması uzun sürebilir.
 
Doktor; “geçmiş olsun”, dedi ve arkasını dönerek uzun koridorda yürümeye başladı. Ağabey doktorun ardından öylece bakakalmıştı…
 
Uğur gözlerini açtığında nerede olduğuna dair tek bir fikri bile yoktu. Gözü pembe kılıflı yorgana takıldığında kim bilir “kimin yatağında söndürdün mumu serseri” diye geçirdi içinden ve akşam çok fazla içki içtiğini ve gece bir yeden sonra filmin koptuğunu düşünüyordu. Oysa bu seferki uyanış bambaşkaydı. Yeni hayata ve bir süre misafiri olacağı AMATEM’de ilk uyanışıydı. Yorgandan sonra çarşafların ve yastık kılıfının da pembe olduğunu gördü. Yatağı pencerenin kenarındaydı ve içerisi çok aydınlıktı. Gözleri ışığa alıştıkça odada pembede renkten başka renkte hiçbir şey olmadığını fark ediyordu. Perde ve tül pembeydi, duvarlar pembeydi, oda pespembeydi. “Hangi manyağın evi acaba burası” diye düşündü. Yataktan doğrulmak istedi, başını bile kaldıramıyordu. Of! Çok içmişim yine dün gece diye mırıldandığında birini güldüğünü duydu. Başını pencerenin aksi yönüne çevirdiğinde yanında bir yatak, üzerinde bağdaş kurmuş; orta yaşlı, sakalı uzamış, üzerinde garip bir pijama olan bir adam vardı. Uğurun sözünü duyduğunda adam kahkahayı basmıştı. Ve adamın yatağının yanında da bir yatak vardı, onun yanında da ve bir sonrakinin yanında da... Yan yana sıralanmış bir sürü yatak ve yan yana yataklarda yatan bir sürü adam…
 
Yanındaki yatakta yatan adama:
 
- Neredeyim ben, diye sordu.
 
- Adamın cevabı kısa ve net oldu.
 
- AMATEM.
 
Duyduğu kelime her şeyi açıklıyordu ve hafızasın tazelenmesini de sağlamıştı. Yastıktan zorlukla kaldırdığı başını yastığa koydu, yorganı yüzüne çekti ve derin bir uykuya daldı…
 
O anda Uğur’un daldığı derin bir uykudan öte, alkolsüz ve daha sağlıklı bir hayattı.
 
Hastaneden çıktıktan sonra içkiden arındığını biliyor fakat kendi bile inanamıyordu. Birkaç gün sonra küçük şişede bir votka aldı ve çantasına koydu. Gerçeği önce kendine kanıtlamalıydı. Eskiden olsa o şişenin orada durmasına en fazla birkaç saat dayanabilirdi. Aylarca gezdi küçük votka şişesi çantasında. Ve bir gün sevinçle, hırsla, öfkeyle çıkartıldı çantadan şişe ve yere çarpıldı. Öyle hızla vurmuştu ki yere şişeyi küçücük cam şişenin camları tuzla buz olmuştu. İşte o gün inandı kendine, işte o gün daha sağlam bastı yere, işte o gün yepyeni bir hayat daha başlamıştı…
 
 
YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM
 
Uzun Yürüyüş
 
Esin ve Can’ın birlikte başladıkları yürüyüş öyle uzun sürdü ki… Ata’ları için yürüdüler bazen 19 Mayıslarda; Çanakkale Şehitliklerine, Ankara’ya… Bazen Cumhuriyet için yürüdüler 29 Ekimlerde, ellerinde meşale. Bazen hakları için yürüdüler meydanlara omuz omuza, dostlarıyla. Bazen tek amaç yürümekti ama yine eller kenetli… Bazen ulaşmak için bazen uzaklaşmak için… Ama hep birlikte…
 
Rüzgârın kuvvetlice yüzlerine çarptığı, hızlarını kestiği de oldu yürüyüşlerinde, sırtlarından iterek yardım ettiği de. Yollarında kar da oldu, tipi de…
 
Kar fırtınalarında yürümekte zorlandıklarında, daha çok sarıldılar birbirlerine. Biri gömülürse karın içine, diğeri yardım etti çıkmasına. Biri düşerse, diğeri kaldırdı yerden ötekini.
 
Yorulduğunda yaslanacak, ağladığında kapanacak, battığında çıkmak için batanın ayaklarının altına serilecek hep bir çift omuz vardı diğerinde.
 
Yokluğu da tokluğu da birlikte yaşadılar. Nefreti de sevgiyi de…
 
Tek kişilik hayaller hiç kurmadılar.
 
Tüm bunlara ve daha fazlasına rağmen hep bir kavuşmaktı dillerinde. Sanki ayrıymışlar gibi… Mesafeleri aşmış sevgilerinin gücünden habersiz kahrettiler bazen kilometrelere. Arabaların tekerleklerine, uçakların kanadına, göçmen kuşlara… Gitmeler hep acı verdi onlara.
 
Bir insan kaç şeyin ardından ağlayabilir ki hayatta. Bir tabut, bir tren, bir uçak, bir gemi… Çok şeyin ardından yaşlarla ıslandı kirpikleri… Ve onların ardından çok gözyaşı döküldü gittiklerinde.
 
Çalıştığı köyün lojmanında kalıyordu Can. Üç dağ arasında bir köy... Köyün girişinde mini minnacık sarı boyalı bir okul... Okulun arkasında mini minnacık bir lojman…
 
Can Öğretmen daracık mutfağındaydı. İlçeden aldığı kabaklarla mücver kızartıyordu kavuşamadığı karıcığına.
 
Esin ilçedeki lisede çalışıyordu ve ilçede kiralık bir evde kalıyordu hafta içi. Can her gün ilçeye gidip gelemediği için hafta içleri ayrıydılar çoğu zaman. Hafta sonları da düzenli olarak ya Can ilçeye gidiyordu ya da Esin köye geliyordu.
 
Esin Öğretmen, batmak üzere olan güneşin son zerreleriyle yazılı kâğıtlarını okuyordu pencerenin önünde. Sertçe ve ısrarla çalındı o anda kapı.
 
- Ben bakarım Canım, sen rahatsız olma diye seslendi Can karısına.
 
Elinde mücverleri kızarttığı maşa; bırakmak aklına bile gelmeden, kapıya yöneldi telaşla.
 
- Hayırdır inşallah, kim ki bu saatte, dedi.
 
Çok sevdiği ve çok sık kullandığı bu cümleyi son sarf edişiydi. Silahlı adamlar, kadınlar doluştu içeri. İçerisi mis gibi mücver kokuyordu.
 
Yazılı kâğıtları odaya dağıldı. Birlikte kurdukları masa devrildi. Şarapları döküldü. Kitapları çiğnendi…
 
Çığlık attı Esin öğretmen susturdular. Silahların üzerlerine atıldı Can haykırarak.
 
- Elinizi sürmeyin ona!
 
Bunlar son sözleriydi.
 
- Aşkımmmmm! Diyebildi Esin öğretmen son nefesinde…
 
Bazı yollar ne yürümekle ne de ölümle tükenir. Hala yürüyor Esin ve Can Öğretmen. Hala el ele…
 
Şu anda yazılı kâğıtlarını okuyor bir köy öğretmeni pencerenin önünde, güneşin son ışık zerreleriyle. Başka biri mücver kızartıyor canından çok sevdiği karısına mutfakta. Başka biri başını okşuyor ağlayan öğrencisinin, öz evladını okşar gibi. Biri aldırmadan tırnaklarının kırılmasına tutuşturmalık odun kırıyor soba için. Birinin malası yok, harç karıştırıyor ellerinin zar gibi soyulacağını bile bile; hamur yoğurur gibi. Biri cam takıyor sınıfına, elleri kesik içinde. Biri badana yapıyor, sınıfını güzelleştirsin diye. Biri yalvarıyor:
 
- Ne olur teyze! Yollayın kızınızı okula, diye.
 
Biri öylen arasında yesin diye okula getirdiği ekmeğini bölüştürüyor öğrencilerine. Biri ip atlıyor bahçede. Biri halay çekiyor, biri futbol oynuyor, biri koşuyor öğrencileriyle… Biri yanmayan sobaya üflüyor üst deliğinden, tutuşsun diye. Biri yanıyor öğrencilerini kurtarmak isterken, devrilen sobanın alevlerinden.
 
Biri, ikisi, beşi, onu, hepsi… Hepsi yürüyor… O eller, o diller, o ayaklar, o canlar daha iyi bir gelecek için tükeniyor… Eğitim ateşi öğretmenlerin bedenleriyle alevleniyor.
Nice Canlar, Esinler, okullarına yürüyor tezekle kaplı yollardan, omuz omuza…
 
Can ve Esin hala el ele… Yürüyorlar sonsuzluk yolunda.
 
Katillerden birinin gözüne bir kâğıt takılır yerde. Eğilir, yerden alır kâğıdı. Kâğıdın sağ üst köşesinde anlam veremediği kalpli bir resim vardır. Ve kâğıtta şunlar yazılıdır:
 
 
YANAN İKİ SU DAMLASI
 
 
Aşklarıyla eriyip eski bedenlerinden çıkıp tek vücut olan ya da yok olanların şiiri.
 
 
1
Kim bilir beklide yok olmadılar,
belki de hiç bitmeyecek
bir öyküde uyandılar,
belki tek vücut, belki ayrı,
kesin olan tek bir şey vardı;
mutluydular…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
2
Mumlarla çevrili
bulutlar kadar yumuşak
sıcacık bir yatak…
Yanı başımda sen,
çırılçıplak.
 
Aşkınla yanan avuçlarım,
dolaşıyor vücudunda,
eriyorum yanan mumlar gibi avucunda,
kollarında kayboluyorum,
bitiyorum…
 
Eriyorsun sen de
yanan mumlar gibi avuçlarımda,
havaya mis gibi kokun yükseliyor
eridikçe.
 
Eridikçe birbirine karışıyor;
kokularımız,
ellerimiz,
saçlarımız,
yanan vücutlarımız…
 
Eriyor her şey yavaş yavaş,
biz,
mumlar
ve bulutlar kadar yumuşak yatak
ortalık sımsıcak…
 
 
3
Birlikteler yine,
çünkü vücudun,
kalıbın,
ellerin,
bacakların,
ne önemi vardı aşklarında.
 
 
 
 
 
4
Belki birer su damlasıydılar,
gökyüzünden düşen,
birbirine hiç değmeyen
iki su damlası.
Milyonlarca insanın arasında
ya da gökyüzünde,
onlar yan yana olduktan sonra
ne fark eder
birbirlerine dokunamamaları.
Yanan iki su damlası…
 
 
5
Hiçbir şeyin yok olmadığı,
dönüşümlerle dönüp giden
u koskocaman dünyada,
fark eder mi? aşklarıyla yananlar için
ne oldukları.
Aşk hiç bitmeyecek
hiç yitirilip gitmeyecek
nasıl olsa…
 
 
6
Belki buhar olacak
bir gün su damlaları
ve rüzgârla ayrılacak yolları.
Biri Afrika’ya düşecek mesela,
biri de çok uzaklara
bir okyanusa
ve milyonlarca yıl ayrı olacak
su damlalarının yolları…
 
7
Ne yapar o zaman su damlaları
unuturlar mı?
Birbirlerini
alışırlar mı?
beklemezler mi?
hiçbir şeyin
yok olmadığı dünyada
yine kavuşmayı…
8
Beklerler sabırsızlıkla…
Hiç eskimeden aşkları…
Ve bir gün,
onları milyonlarca yıl önce karşılaştıran
ve bir daha ayırmayan yazgı,
yine estirecek aynı yönde rüzgârı,
yine kavuşturacak âşıkları…
 
 
9
Belki toprakta,
belki yine gökyüzünde,
belki bir gülün yaprağında;
yan yana
ve biri diğerine akacak
gülün kıvrımında
ve yine birleşecek iki
yanan tek vücutta...
 
 
Diğer tüm katiller dışarı çıkmışlardı. Yerden kâğıdı alan, odada şiiri okuyordu. Şiiri okudu ve irkildi. Kâğıt parmaklarının arasından kaydı. Süzülerek öğretmenlerin yerde yatan bedenlerinin arasına; birbirine karışmakta olan kanlarının üzerine kondu. Kanın üzerine inen kâğıt, yavaş yavaş kızıllaştı… Katil donmuştu. İrileşmiş göz bebekleriyle öğretmenlerin kanlarının birbirine karışmasını izliyordu. Kan, kâğıdı iyice kızıllaştırdıktan sonra, yeniden akmaya başladı. Katilin üzerine doğru akıyordu. Yüzü sapsarı kesilmiş katil titriyordu… Korkuyla odadan çıktı ve diğerinin yanına koştu…
 
Âşıkların birbirine karışmış kanları; yerleri beton lojmanın zeminindeki küçük bir çatlaktan yavaş yavaş toprağa sızmaya başladı. Şiirin yazılı olduğu kâğıt kan kırmızı…
 
Can bunları bir film gibi izliyordu rüyasında. Farklı açılardan birçok kamerayla çekilmiş kusursuz bir Krzysztof Kieslowski filmi gibi… Işık oyunlarından imgelere, seslerden yüzlerdeki ifadelere kadar her şey bir Kieslowski filmi gibi gerçekçi ve netti.
 
İrkilerek uyandı Can. Karısı yanındaydı. Öpmek, sarılmak, koklamak istedi önce karısını, sonra durakladı, uyandırmaktan korktu. Derin ve tarifsiz bir acı hissediyordu içinde ve uykuda akmaya başlayan gözyaşları bir anda boşandı gözlerinden. Acısı öyle çoktu ki taşıyamadı tek başına ve uyandırdı karısını. Esin şaşkın şaşkın baktı Can’ın yüzüne. Ne olduğunu sordu. Kocasının Başını küçücük elleriyle kavradı ve göğsüne bastırdı. Can hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Tüm ayrıntılarıyla rüyasını anlattığında ikisi de ağlıyordu. Ağlayarak ve birbirlerine sarılarak yeniden uykuya daldılar.
 
Yanan iki su damlası elbet bir gün toprağa karışacaktı. Elbet oradan da sulara… Ve devam edecekti yolculukları… Ama o gün bu gün değildi…
 
~SoN~

Favori olarak ekle (21) | Görüntüleme sayısı: 261

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. 03-07-2009 18:23
Off ne ettiniz hocam ya. Esin ile Can ölseydi gerçekten çok üzülecektim. Rüyaymış neyseki. Hayra yoralım. Ellerinize sağlık..Zevkle heyecanla okudum. Kelimelerinizin beni alıp sürükleyişine hiç ses etmeden okudum..Yeniden tebrik ediyorum..
Yazan minna (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 345
Ezkizler: 1003
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 886103

Liman

24032008 003.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com