Zamanın eskimiş yüzüyle yoklarken kendimi;
Birçok defa yalnızlığı, devşirilmiş ruhumla koyun koyuna bulduğumda,
Gitmelerim oldu.
Susmalarım; sermest yüreğimde inlerken,
Beddualarım; cüzzamlı yalnızlıklarımın nabzını tuttu.
Can acıdı.
Yer gök, katıla katıla ağladı.
Düşleri katleden ruhlara ithaf ettiğim, sitem halifesinin gölgesine tetiklediğim ve girdap reçetesine yazdığım kimsesizliğime; böylesine minnet duyacağımı bilmiyordum.
Bir acı silsilesi yoklarken yüreğimi, yıldızlara bağlanan bir dileğin çaputu çözüldü.
Kelâmlarım; çok uzaklardan gelen yol yorgunu bir tuvalin, renkleriyle karşılaşınca afalladı.
Şaşkındı sözcükler, renklerin ezgisine acemiydi. Zamansızca mekânına gelen yabancıya,
ev sahipliği yapmanın telaşıyla titremeye başladı.
Tuvali, narin bir edayla göz ucuyla süzen harflerim; kalp atışının ritimsiz solumasının hissedilmesinden ödü kopuyordu.
Genzine düğümlenen yumru, derin bir iç çekişle gezinirken bağrında, karşısında mavi bir hüzne bulanan fırçanın, gölgesindeki gökyüzünü fark etti.
Sözcükler sakınmayı bırakırken, kaleme mürekkep damladı tuvalden…
‘’ Mavi dersem,
Çık…
Kanat dersem,
Nefesini tut ‘’
Hoş geldin, Sevgili renk… Mavi bir yürek…
Hadi gel, çocukluğumuzdan başlayalım.
İlk önce oyunlarımızı paylaşalım.
Ne dersin?
Gece çökünce üzerimize, kapı zillerini çalıp çalıp kaçalım.
Elimi bırakma koşarken, zira karanlığın yalnız hali korkutur.
İçimde sen bilmezsin, geçmişin yâdıyla ne acılar savrulur.
Sonra,
Bir dut ağacının gölgesinde dinlenelim.
Bir böceğin vızıltısı kahkahalarımızı bastırsın.
Bir tenha yağmur yağdır o anda,
Ben, dizlerine uzanayım.
Sen, masallar anlat bana.
Karabasanlardan kurtar düşlerimi…
Sonra,
Ellerinde papatyalardan bir taçla uyandır beni.
Gülümseyen yüzüm, aksın gözbebeklerine.
Aksın ki, yağayım üzerine…
İzin ver!
Düşeyim düşlerine…
Ne güzelsin… Sevgili renk…
Yaralarımızdan demlenmiş bir çay içerken,
Sessizliğinin sırra ermesinin sebebini,
Anlatır mısın bana?
Fena halde tutulduğun ilk aşkının,
Tuvaldeki aksinde kanadığında,
Kol kanat gerebilir miyim sana?
Gecenin bir yarısı, efkâr vakitlerinin berduşluğunda,
Uçsuz bucaksız bir kumsalda,
Aryalarına, soysuz zamana fırlattığın naralarına,
Racona ters küfürler okuduğunda,
Kaldırımlarda omuz verebilir miyim sana?
Sonra,
Hiç bilmediğimiz yollara düşelim.
Bir rüyaya tutunup,
Engin denizlerde seyir edelim.
Dalgalardan korkma, sırt çevirmez edepsizliğimize…
Yıldızlar bilirim, yol verir içine kapanık hayallerimize…
Sonra,
Sınırsız maviliğin tam ortasında,
Kadeh kaldıralım mı?
Gönderilmemiş mektuplara…
Alkolün caka satan ezgisinde kaybolurken,
Kekeme kelimelerim olur ya şaşarsa,
Hani, kafayı bulursa…
Derme çatma düşlerimi anlatırken sana,
Utangaç ahvalimi, sorguya çekmeden,
Suskunluğunla sarıp sarmalar mısın?
Avutur musun?
Sol yanına alıp, boynu bükük bir tebessümle
Saklar mısın? beni…
‘’ Eyvallah! dostum der misin? ’’
Sevgili Renk…
Sen bilmezsin…
Harflerim, eğer olurda bir gün
Kaybolursa parıltında,
Sakın ola, bakma olur mu ardına…
Bil ki, yakamozlara renk verdiğin bir fırça darbesinde,
Düşerim yine tuvaline…
Bu defa yarım kalmamış sözcüklerle…
Sevgiyle…
Sevgiyle…
Sevgiyle…
GAMZE ATAL… 09/06/2009