Kelli, felli eli sustalı bir cengâverdi sessizliğim, in cin top oynayan vakitlerde besmele çekip, süzülürdü kadim müdavimleriyle semada…
Cihanı hiçe saydığımı ve devrana karşı geldiğimi söylerlerdi. Oldum olası, kendime fısıldadığım ve herkes den sakındığım, inceden inceye ıslık çalan pervasız bir özgürlük isteğiydi benimkisi.
Yalnızlığa evvelinden meyyal olan ruhuma; rüzgârın füsunkâr soluğundaki histerik, doyumsuz dokunuşların değmesi, kanat çırpışlarımı diriltmeye yeterdi.
Yükseklerde çok yükseklerde göğün rengine sığınamadığım ve yüreğimi didik didik didiklediğim vakitlerde kendimden ürperirdim.
Dört yanımda koşuşan bulutlar, bu dur durak bilmeyen ve hüngür hüngür ağlayan virane harabatımın sebebini kendi aralarında ilkin hiddetle konuşurlar, akabinde ise yedi düvel cümle bütün ahaliyi, sessizce beni uzaktan gözetmeleri için seferber ederdi.
Bilirdim de bilmesine, bilmezden gelirdim.
Bazen; özellikle gün kendini geceye aheste aheste bıraktığında, el ayak çekilince kanatlarımda bir ağırlık peydahlanırdı. Çok uzaklardan geldiğini tasavvur ettiğim sessiz bir çığlığın müstesna hıçkırığını duyumsardım.
Yüreğim, daralırken oluşan gölgelerde, coğrafyama karışan bu haykırışı arardım.
Yanı başımda gibiydi, ama bir o kadar da uçsuz bucaksız illet bir vakte karışmıştı.
Son zamanlarda bu haykırışı pek çok duymaya başlamıştım. İşin en ilginç olanı ise, benden başka zinhar kimse hissetmezken, kanatlarıma sanki kancalar atardı ve ben kanardım.
Yaz mevsiminin artık, kendini iyiden iyiye naza çektiği, kısa bir müddet sonra saltanatlığını karakışa teslim edecek olmanın kâh üzüntülü, kâh melankolik halini peyderpey yaşamaya başladığı sızım sızım sızlanan vakitlerden biriydi.
Günün gerine gerine uyandığı bir kuşluk vaktiydi. Yine akranlarımdan ayrı, rüzgârla cilveleşirken, şatafatlı narin kanatlarımın aniden ağırlaştığını hissettim.
O ses derinlerden gelen çığlık, günü tırmalarken, ruhumda açtığı arbedenin farkında mıydı? Bu defa vakitsizce gelmişti. Zifir karanlık henüz gizli kapılarını açmamıştı ki?
Artık kararlıydım; ansızın gelen kanatlarımda derman bırakmayan bu cızıldayan çığlığın izini ne olursa olsun sürecek, sebebi neticesi ne olursa olsun haykırışlarına bir nebze olsun omuz verecektim.
Asırlardır dolanıp durduğum ve kendimi bildim bileli süzüldüğüm bu gök kubbede, ilk defa yüreğimi tepeden tırnağa elim bir telaşın içinde bulmuştum.
Ruhum, tam teşekkülü hınca hınç tepelemesine bu sesle bilenmişti. Hemen hemen hiçbir velvele böylesine kanatlarımı güçsüz bırakmamıştı. Yıkılıyordum.
Öylesine muktedirdim ki artık, göçmeye karar vermiştim
Ses etmeden diğer Martı ahalisine, beni serseme çeviren tiz çığlığa dalgın dalgın kanat çırpmaya başladım.
Bir taraftan da, efsunlu bu alametin neden benim üzerimde vuku bulduğunu da düşünmeden edemiyordum.
Tahammül edemediğim aslında bu haykırış değildi, uzaklardan duyumsadığım, kayıtsız kalamadığım sesin, bulanık ağıtının ağrısını, tâ pır pır atan yüreğimde hissetmemdi.
Bölük pörçük istiflediğim düşünceler içinde boylu boyunca boğula boğula süzülürken gökyüzünde, kâh dağların keskin soğuğunun sert bakışıyla, kâh yemyeşil vadilerde kol gezen peri kızlarının ışıltılı gülümsemesiyle selamlandım.
Nehirler aştım, rengârenk çiçeklerin, ağaçların üzerinde salına salına coşarken; safran sarısına bulanmış suya hasret sahraların, çarnaçar ezgilerine suskunluğumla yağdım.
Mübalağasız kanatlarım bir an bile olsa şikâyet etmediler, peşine düştüğüm bu bilinmezliğin sığınağına yol alışımın çırpınışına…
Her geçen ân da yaşadığım burukluğun sızısıyla daha da coşarken, çokça yol aldım.
Nihayetinde, o sese daha da yakınlaştığımı hissettiğimde, hudutsuz maviliğin kıyısına oturmuş, ellerini semaya kaldırmış bir kızın, dalgalara uçsuz bucaksız deryaya yakarışıyla sarsıldım. Kelimelerle adeta dövünen bu kız, feryat figan çığlık atmıyordu; suskunluğu ve gözpınarlarından akan yaşlarla yüreğini şahlandırıyordu.
İşte o an anladım; duyumsadığım bu kızın sessiz çığlıklarının ummanda bıraktığı yankıydı.
Yüreğinde yanan ateşin zifir takatsizliği kaplamıştı sanki etrafını…
Her halinden belliydi; bir derman arıyor, ayan ürkütücü kuytularda çaresizliğiyle çakışınca da, cemi cümlesinden medet umuyor, dilinde dualar zikrederek hıçkırıklarıyla boğuluyordu.
Kahrolmuştum, gözlerinden akan her yaşla, inim inim sızlıyordu kanatlarım; bir müddet sonra usulca yanına sokuldum.
Varlığımı hissetmişti anlamıştım. Simasında tatlı bir gülümseme oluştu.O tebessümün iz düşümünün, kocaman bir özlem olduğunu anlamıştım. Onu duyumsadığımı biliyordu.
Bana karşı sitemkâr tavrının sebebini anlamam uzun sürmezken, ruhundan akan sözcüklerle
çarpıldım.
‘’ Hoş geldin beyaz kanatlım, şaşkınsın öyle değil mi?
İnan bende…
Hep, gecenin sepyalığında konuşurdum seninle, el ayak çekilince…
Ama bu defa sığamadım geceye, sığınamadım.
Öyle bir ağrı ki yüreğimde, öyle bir yük ki, sabahın kör vaktinde, fırlattı beni sokaklara.
O kadar yol aldım ki, her adımda kısık kanayan sesimle, nişanlar gönderdim sana.
Esip, yağarken bu kuytularda, içime doğru büklüm büklüm büküldüm.
Bilir misin? Uzakları…
Uzaklara varamamayı?
Düş ile gerçek arasında sınırlarda kalmayı?
Peki, hiç gölge olmak istedin mi?
Sade bir sesle, bir izle yetinmeyi?
Bilir misin?
Peki ya, dokunamayınca, göremeyince
Sessizlik buruş buruş buruşunca içinde,
Bir kere değil, bin defa ölmeyi?
Bilir misin?
Peki, neden çağırdım seni bilir misin?
'' Söylesene inci kuşum, bana kanatlarını verir misin? ‘’
Dün gece rüyamda,
genelgeçerliği olan aziz geçmişimi
-ki en yakını bir kaç mevsim önceydi-
kutu kutu penseler içinde öptüm de
beyaz başımın bulutlu üstüne koydum.
“ Bence edebiyat bütün çeşitleriyle masalla başlar, masalla biter. Ama gene de masal şiire yakındır en çok. Ritmiyle, tekrarlarıyla, lakonikliğiyle, hayaliyle, hasretiyle......Masallar insanları kaynaştırır .....“diyor büyük usta Nazım Hikmet “Sevdalı Bulut “ isimli masal kitabının önsözünde ....
Bize hayaliyle ilham veren Ekin’imize…
GÜNEŞİN GÜLÜMSEDİĞİ GEZEGEN
Bir varmış, bir yokmuş; dünyamızdan çoook uzaklarda muhteşem bir gezegen varmış. Bu sihirli gezegenin gökkuşağının renklerini andıran bir halesi varmış çevresinde çocuklar...
Bu gezegende sadece Kraliçe peri Perişya, onun himayesindeki periler ve kötü peri Perperişan yaşarmış. Kraliçe ve şövalye perilerin uzun kar beyazı elbiseleri, bembeyaz kanatları, upuzun saçları vebembeyaz atları varmış. Şövalye periler Kraliçeleri ile birlikte bazen sihirli atlarına binip, buzda kayma endişesi olmadan doludizgin giderek, bazen de büyük kanatlarıyla uçarak Peri halkına yararlı olurlarmış. Perperişan ise her defasında yenilgiye uğramasına rağmen, perileri ağına düşürüp, Kraliçe ile kavga edermiş. Bir türlü akıllanmaz ve hiç gereği yokken gezegende savaş çıkarırmış, her defasında da yenilirmiş…
Dönelim dünyamıza…Van, San ve Tin anne ve babaları ile mutluluk içinde yaşarkenbir gün dışarıda oynamak istediklerinde, anneleri “ oynayabilirsiniz ama sakın bahçeden dışarı çıkmayın, kapının önünde oynayın, size verdiğim öğütleri de unutmayın” demiş, babaları da gülümseyerek annelerini onaylamış.
Üç kardeş Tin’in önerisiyle evlerinin bodrumunda buldukları eski eşyalarla müthiş bir uzay gemisi yapmışlar ve bizimkilerin uzay macerası da böylelikle başlamış.
Van, San ve Tin uzun süre çalışarak en sonunda bu sihirli gezegene ayak basmayı başarmışlar. Orada ne görsünler; gökyüzünde güneş bütün ihtişamıyla gülümseyerek, yeni bir günü müjdeleyerek doğuyormuş... Üstelik her yer rengarenk buzlarla, buz kayalıkları ile doluymuş.
Üç kafadar gezegene ayak basar basmaz tabiî ki donma tehlikesiyle karşılaşmışlar. Ama neyse ki her ihtimali düşünerek yanlarına çok kalın giysiler almışlar; şapkalarını çıkarıp gülümseyen güneşi selamlamışlar.
Diğer yanda kötü peri Perperişan’ın çok canı sıkılıyormuş. Yeni kötülükler yapmak istiyormuş.
Tin kardeşlerinden ayrılarak bu garip ama güzel gezegeni keşfe çıkmış. Gözleri hayranlıktan kamaşmış bir halde yürürken kardeşlerinden de bir hayli uzaklaşmış ve karşısına siyah pelerini ile Perperişan çıkıvermiş. Çünkü Tin, Perperişan’ın yaşadığı koyu mor buz mağarasının tam önünde imiş. Perperişan mutlulukla ve tüyler ürperten kahkahalar atarak, akşam yemeğinde yemek için küçük dünyalı Tin’i, mağarasındaki kurbanları için hazırladığı özel bir odacığa hapsetmiş.
Diğer yandan Van ve San, kardeşlerinin yokluğunu fark ettikten sonra onu merakla aramaya başlamışlar. Bir taraftanda ağlıyorlarmış. Derken birden karşılarında Kraliçe Perişya ve iki peri belirivermiş. Kraliçeye kardeşlerini kaybettiklerini söylediklerindePerişya billur sesiyle yatıştırmış onları ve hep birlikte Perperişan’ın mağarasına gitmişler. Perişya sihir gücünü kullanarak kötülük perisini etkisi altına alırken, diğer Perilerle Van ve San da Tin’i hapsedildiği yerden kurtarmışlar.
Tin yatağında mutlulukla mırıldanmaya başlamış. Annesi “güzel bir rüya görüyor anlaşılan” demiş ve yanağına bir öpücük kondurup, hafifçe saçlarını okşamaya başlamış. Uyanıp kardeşleriyle okula gitmesi gerekiyormuş…
Tin esneyerek uyanmış ve evinde, yatağında ve annesinin yanında olmasına çok sevinmiş ve yataktan şarkılar söyleyerek kalkmış.
Van, San ve Tin büyük bir iştahla annelerinin hazırladığı sütlerini içmişler ve reçelli ekmekleri ile diğer güzel şeyleri yemişler. Tin bir yandan diğerlerine gördüğü rüyayı da anlatmış . Okul yolunda ilerlerken Tin hala gördüğü rüyanın ve gizeminin etkisi altında imiş. Bir an gökyüzüne bakmış ve gülümseyen güneşi görmüş…
Acıyı kana kana içerken serzenişlerim; hoyrat bir hattattı, taşlanası yüreğim...
Uzuyordu, uzayıp gidiyordu bir başına ahhhlar, dökülüyordu vahhların ardından, ulu ortaeyvallahını hiç sakınmayan yaslar...
Mahmur bir bakışı, yüzdürürken ruhumun ıpıssızlığında; açlığım, can çekişen çelimsiz yaralarımı bastırmıyor.
Cümleten zanlı ilan edilmiş sessizliğim boğazıma takılıyor. Akrep yelkovanın dudağına hırçın bir buse bıraktığında, hapsedilmiş yüreğimle arşınlıyorum kaldırımları…
Gecenin kesilmeyen soluğunda, bir başına kalmış sokak lambaları ise, asırlık yegâne dostundan memnunlar.
Taş gibi hareketsiz yalnızlığımı ve tasalarımı taşımayı meşgale edinen yıldızlarda, kadirşinas bir edayla üzerimde parıldıyorlar.
Velveleye vermeden, Ummanlarımın yeniden canlanması için üzerime sapladıkları ışığın büyüsüyle yol alırken, adımlarımın şekli şemali meçhul olmasını da yadırgamıyorlar.
Çöküyorum, bir duvar köşesine, ağır aksak topallayan bedenim, ruhumu sanki fırlatıp atmak istiyor. Düşüncelerimin, bir bakışa mıhlanıp kalmasına ve yüreğimin cesurca uğuldamasına tahammül edemiyor.
Başıma, savruk darbeler gönderdikçe susmuyor sersem sözcükler, daha çok efeleniyorlar. Çığlıklarım zilzurna kendinden geçmiş yaşlarımı kanatırken, korku veren buhranların menzilinde yok olduğumu hissediyorum.
Umutlarım ise, kalbimdeki gizli özneyi hısım bellemiş debelenirken, bıçakladıkça bıçaklıyorlar üşüyen özlemlerimi…
Çaresizliğin içinde sallanan gecenin içinden sendelenerek yürümeye devam ediyorum. Rüzgârın tenime bıraktığı çıplak dokunuşla bir an olsun kendime gelirken, sokakların tenhalığının üzerime tütsülediği korkuyla, kendimi tek sığınağım olan ve boylu boyunca yaşamıma kaykılan maviliğe savuruyorum.
Deniz kokusu ve uzaklardan gelen bir keman sesinin tehditkâr melodisiyle, üzerime yapışan esinti, tenimi yalarken, çıplak ayaklarıma çarpan dalgalarla ürperiyorum.
Kum tanecikleri, parmaklarım arasına nasıl da sığınıyorlar.
Bacaklarıma dolanan bu serinliğin kalbime dokunmasıyla göğüs kafesimden yükselen huzura bırakıyorum kendimi…
Bir yerlerde sıkı sıkıya kapalı pencereler ardında beslediğim, düşlerimdeki papatyalarda bu değişiklikten oldukça memnun küçük tomurcuklar veriyorlar.
Uzun bir sessizliğin ardından, ayaklarımı yerden kesen ve yüreğime erişmeyi başaran maviliğin, yıldızları koynuna almasıyla, olağan düşlerim, saklandıkları yerden kirpiklerimde asılı kalan tek bir damlaya tutunarak kendini dışarı atıyor.
Unutulmayan o gece düşüyor gözlerimin önüne…
Kahkahalarımız bastırıyordu dalgaları, kocaman gözlerine yıldızların ışıltısı eşlik ederken günahsız özlemlerimize tutunmaya çalışıyorduk.
Öylesine açtık ki birbirimize, yitirdiğimiz ve ertelediğimiz her an’ın dibine vururken, kayıp her saniyeyi canını çıkartırcasına emiyorduk.
Söyleşilerimiz kimi zaman ılıman bir yağmur gibi sararken bedenlerimizi, kimi zaman imkânsız imgelerin boşlukta sallanmasıyla şiddetli bir fırtınaya dönüşüyordu.
İşte o anlarda sessiz yakarışların gökyüzünü kaplamasıyla susardık.
An gelir, gülümseyişimizde saklı kalan varamadığımız kelimelerle ve ne olduğu belirsiz alakasız bir cümlenin parıltısında kendimizi bulurduk.
Zaman olanca yüzsüzlüğüyle, ayrılış anonsu yapmaya başladığında sıkıca sarıp sarmalarken birbirimizi, yaslarımızda yapışırken genzimize, evvel bahara düşler biriktirmeye başlardık.
Nereden bilebilirdim ki, sakındığımız sözcüklerle birlikte son kez susacağımızı ve kendinden geçmiş anlarımıza birlikte son defa bakacağımızı?
O talihsiz gece…
Şehir sessizdi.
Sokaklar ıslak.
Bir yakarışa şahitlik edecekti sanki karanlık.
Keskin bir ayaz esti geçti.
Çiğ taneleri serpilirken tenimize…
Siyah bir kaftana bürünmüştü ölüm,
Melekler üşümüştü.
Farkında değildik, yıldızlar üzerimize üşüşmüştü.
Çorak gece,
İlmeği boğazımıza geçirmeseydi,
Aniden ellerimin arasından sonsuza ermeseydi.
Uzaklardaki suskunluğu bile bu kadar hırpalamazdı yüreğimi…
Gidişinin ertesinde, martıların çığlığından anlamıştım, bir şeylerin eksildiğini…
Hâlâ durur o akşam, belleklerinde,
mayalanır durur, birlikte bakmanın derinliğiyle,
önüne geçilmez coşkusuyla, birlikte yürümenin,
bir ağızdan söylemenin güzelliğiyle bir şarkıyı,
birlikte sahip çıkmanın bir öfkeye
bir hesabı birlikte ödetmenin
“düşen kalır, bırakın ağlamayı”
demenin kutsal ve hüzünlü aleviyle
yaşayıp durur o haziran akşamı.
Birlikte baktılar her şeye,
tek tek bakınca göremedikleri,
içine giremedikleri evlere baktılar,
bir yabancı gibi sığındıkları parklara,
bir ucundan geçip de yalnızlık çektikleri
koca koca alanlara,
tutamadıkları inceliklere baktılar
ellerinin nasırıyla,
kaçırılan değerlere baktılar, korunan bankalara.
Önlerine çıkarılan parmaklıklar
demirden değildi artık,
kendi sesleriyle konuşmuyorlardı
ağızlar karşılarında,
ve yerlerinde başka bir şey
dikilip duruyordu engellerin.
Yani korunan ve kaçırılan neyse
oydu yollarını tıkayan da,
üstlerine çeviren de oydu namluları.
Apaçık gördüler kim neyin hizmetinde,
gördüler kendi eğittikleri demir
düşman edilmiş ellerinin emeğine,
suyuna ter kattıkları çeliğin
gördüler çevrildiğini göğüslerine.
Ürettiği ne varsa, daha özgür,
daha yoğun, daha anlamlı yaşamak için,
esirgendiğini gördüler insandan
ve kavgasız elde edilemeyeceğini hiçbir şeyin.
Birlikte yaratılanı birlikte devşirip
evlerine dönenlerin o haziran akşamı
her sokağa çıkışları bir gerçeği belirtir:
Yaşamın güç ve onurlu kavgasında
omuz omuza olmak verimli bir ırmak gibidir,
yeni tohumlar saçar geçtiği tarlalara,
yürekleri yeni zaferlerle doldurur.
Ve birlikte duyulacak yeni sevinçlere kadar
o haziran akşamı mayalanır durur.
şiirin has proleteri ruhun şad olsun. ama artık yok 16 haziranlar kavel direnişleri ve maalesef emekçiler öğrenemediler döğüşmeyi ve hala nasırlı elleri "köpekler kadar aptal" enver gökçe nin evhamı gibi
3. 02-07-2009 11:44
LAR LER
bir o mu bırakmış yıldızlarını damlara avutmaya çıkmış dağ başlarını bir o mu silâhın çamurunda yatan elinin parmakları yüreğine doğru
öldüğü gün kadar kimse güzel olmadı
Toprağın bol olsun sevgili Kemal ÖZER
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.