Gün ışığında refleks olarak göz kapaklarının kapanması gibi basit bir mantıksal düzen üzerine kurulu bu hayatı anlamak için fazlasıyla yeterli olan beyinlerimizi kullanmak neden çok zor?
Ve buradan şu sonucu çıkarıyorum; insanoğlu basitliği anlayamayacak bir zihne sahip. Öyleyse ne yapmalı? Hayatı büyük bir karmaşaya çevirerek mi yaşamak gerekiyor? Bu basitlikten bozman karmaşa mı kişinin hayata anlam yüklemesini sağlıyor? Basitliğin bir anlamı olamaz mı?
İlk insan nasıl yaşardı? Yaşamak için temel fiziksel ihtiyaçlarını içgüdüsel olarak yerine getirirdi. Bu basitliği olduğu gibi yaşamamışlar mıydı? Yaşam sürekli değişime uğradı ve bu basitliği karıştırmaya başladık. Hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz gelişmelerle hayatı içinden çıkılmaz bir labirente çevirdik. Şu an ne mi yapıyoruz? Kendi ellerimizle yaptığımız labirentin içinde kaybolmuş bir halde; neden kaybolduğumuzu, ne yapmamız gerektiğini düşünmeden dönüp duruyoruz. Evet, yaptığımız şey tam olarak budur. Düz bir çizgiydi hayat, geçen her an çizgiyi düğümledik, çizgi öyle bir hâl aldı ki kimse onu tekrar eski haline getiremedi ve şimdi bu karmaşayı nasıl oluşturduğumuzu unutmuş bir halde kayboluyoruz bu karmaşamızın içinde.
İşte insanoğlunun yüzyıllarca yoğun uğraşlar vererek başardığı tek şey budur. Ve bu başarı tesadüfler içerse de insanoğlunun azmi, meydana getirdiği bu karmaşayı yok edebilecek derecede kuvvetlidir. Öyleyse şimdi biraz daha o basitliği anlayamayan zihinlerimizi çalıştırıp kendi ellerimizle meydana getirdiğimiz bu düzeni yok etmeliyiz.
- İstiyor musun?
- He, istiyorum.
Durdu Zeynel, uzaktaki bulutlara düştü kara gözleri. Bulutlarda sessizce kıpraştı gözlerinin bebekleri.. Damlalar ağırlaştı, tutunamaz oldular. Salınıp bir bir İrem kızın saçlarının kınasına kondular. Kınalar ıslandı, uslanmadı yare değen bakışlar;
- Seviyor musun? dediler İrem’e.
- He, seviyorum.
- Çok mu? dediler.
- Çok.
Kayalık Tepesi’nde, onca kaya arasından bir tek ikisini sığdıracak o kayayı seçtiler. Konuşmadan oturdu İrem’le Zeynel’in kokusu üzerlerine. Üşüdüler rüzgârın kulaklarına çaldığı haberden. Zeynel gün karası vücudunu sardı İrem’in üşümüşlüğüne;
- Biliyor musun? diye laf attı İrem kayaların ıssızlığına. Sen küçükken de sarar sarmalardın beni. Zeynel o zamandan bu yana yüreğinde taşıdığı sevgisinden hiç yüksünmemiştiki. Hiç ses etmeden sevmişti İrem’i babaların çaldığı karalara rağmen. Karalar yere aktılar. Eli alnına gitti. Alnı kendini ele yasladı. El, alemle bir olup “vazgeç” demişti bu kızdan. “Vazgeç. “ Ne bilirdi ki elalem sevdayı;
- Bilmezler, dedi İrem.
- Sevda sensin, dedi Zeynel.
- Sen sevdamsın, dedi İremkızın kınaları.
Onların sevdası tüm Zeyneller’in sevdalarından daha güzeldi. “Nazar değdireceksiniz bana” dedi sevda. Yürekte huzursuzluk kıpraştı. Sevdaya köyün ileri gelenleri değdi. İrem, eline değdirerek kahve tepsisini;
-Varmam, diye fısıldadı annesinin ak gün görmemiş saçlarının aklarına. Annesi kahveleri gelenlere itti. Karardı kahveler, acıdılar kaplarında. Acıyla baktılar İrem’in gözlerine. Telve telve ahlar yola çıkıp, haberler ilettiler Zeynel’in bahçelerine. Vurdu Zeynel çapayı fidanın dibine, fidan güllerini serpti dibine. Güller toplayıp bir bir yaşlarını İrem’in ellerinin kınasına serpildi.
- Varmam
- ...
- Varmam diyorum ana.
- ...
- Sevdalıyım Zeynel’e. Yüreğim yürekliğini yitirir başka ellerde. Ferim gider, İremliğim solar ana. Ne dediyse kâr etmedi ana yüreğinin baba yüreği altında ezilmişliğine. Esaret başkaldıramadı kadınlığın öne eğilmişliğine, tekrar eğip başını yüzyılların alışılmışlığına elpençe divana vardı. Zincirler yürüdüler, halka halka olup parmaklara geçtiler. “Söz versin İrem Bilal’in ak akçelerine” dediler.
Söz verdi İrem, Zeynel’ine. Yeminler ettirdi yüreğine “ Olmayacaksın Bilal’in” diye. Zeynel dellendi çaresizliğinin suskunluğuna. Çapayı daha bir sıkı vurdu gül fidanının toprağına. Toprak ses etmedi. Usulca açtı içinin solucanlarını. Çapa solucanı ikiye böldü. Genler “ölme” dediler solucana, “yarım yaşa.” Zeynel’i terk etti alnında biriken terler nasıra olan sevdaları yüzünden. Zeynel çapaladıkça gül dibini nasır büyüdü, katılaştı, can acıttı.El kalktıkça havaya ter nasıra karıştı. Elin emeği İrem kızın ak akçelerine ulaşamadı.
Davulun sesi uzaktan hoş gelmedi kulağa. İrem’in gelin telini de alarak yanına vurdu nasıra. Canı yandı sevdanın. Karşı duramadı gülün dipleri davulun sesine. Gelin telleri gülün diplerine dolandı. Zeynel uzatıp başını irem’in sevdasından;
- Hadi, dedi. Gel.
İrem duvağını sedire bıraktı. Sedir, "al duvağını.” dedi, İrem'in gözlerine. Gözler, Zeynel’e gitti. Düğün evi önünde huysuzlandı at; kişneyerek gelinini istedi. Tüm köprülere haber iletildi. İrem gelin oralardan geçirilmeyecekti. Kapattı yolları Rüstem Emminin kuşağındaki karagünlü ak akçeler.
- İstiyor musun? dedi Zeynel İrem’in beyazlarına.
- İstiyorum, dedi beyazlar uçuşarak kayaların arasındaki kuytulara. Şahit oldu kayalar gün karası sevdanın gelin tellerine dolanışına. Yemin etti kayalar sonsuza dek susacaklarına. Taş oldu dilleri. Kovdular bulutlara tüneyen kargaları. Kargalar kızdılar bu işe; varıp haber ettiler Bilal’e. Bilal’in eline yapıştı tüfek, ağız ağıza verdi mermiler. Yola düşüp vardılar kayalıklara. Tuttu Zeynel İrem’in elinin kınasını. Sevda dimdik durdu Bilal’in saçlarının karasına karşı. Saçlar İrem’e kaçıştı. İrem kız ardını döndü. Durdu kayalar. Durdu sevdalar. Pişman oldu kargalar. Bulutlar kıpraştı bilindik sonlara. Sevdalar rüzgâra durdu. Rüzgâr bir oldu sevdasıyla İrem’le Zeynel’in yüreğini alıp avuçlarına kayalıklardan aşağıya vurdu. Uçtular elele, elin kınası gül dibine durdu.
Attı tüfeği Bilâl, sevdasını saçlarının karasına dolayıp “İrem” dedi; ah etti içi. Ah etti ak akçelerinin hüküm edemeyen kara günleri. O günden sonra gül dipleri alıp Zeynel’le İrem’in sevdasını, al bir kurdela olup gelinlerin beline dolandı. Kayalıklar yüzyıllarca sustu.