Menu Content/Inhalt
Güverte

üye girişi

olta..köprü..balık

  • Eskizler >> şiirler

     

     

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

     

     


    akordeon çığlığı

    uzanırken dudaklarımdan
    ne çok hasret kalmışım
    şarkılar söylemeye yeniden
    şimdi ben;kafiyeleri kıçı kırık satırlardan
    ince ince yollar çiziyorum...

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    En çok, bir denizin güvertesinde kırılırdı kalplerimiz Vesca
    seni orada ne zaman öpsem,
    mandalina kokardı şaraplar.
    her kaçısında adımların uzaklaşan bir atın nal sesleri gibi kızgın
    ve biraz daha paytak.
    sedef sertliğinde geçen soğuğun, incitirdi.
    incinirdi göğüm alabildiğine.
    incinirdi ishak.

    Gözlerini seviyorum, evet.
    ama ben senin en çok cinayet mahalline vuruldum.
    delilleri toplamak için eğilişine,
    yerdeki ayrılık izini silerken çıkardığın gözyaşı sesine,
    ben o tedirginliğe vuruldum.
    üzerimi örtmeleri için bilerek unuttuğun isimsiz aşk mektupları
    savrulurken çoktan uzaklaştığın sokaklarda
    ben en çok, kalbimin yerini biliyor olmana vuruldum.


    İnce a’dan şapkasını istemeye benzemiyor yağmurlar Vesca.
    daha kıvrımında sabahlayacağın yumuşak g’ler var.
    kan kokusu var daha balıkçı düğümü ellerimde.
    ustanın çırağına söylemediği üç sey gibiydin;
    öğrenilmemiş,
    paylaşılmamış,
    ikinci bir fikre yerleşmemiş.
    gittin!

    İsmini bilmediğim şehirlerden,
    ellerime kadar uzuyor şimdi boynundaki floş.
    mevsimler ormanda öpüşüyor.
    hayâl;
    biz de bir sokranın gölgesinde.
    eyyyy gülabdan!
    sen söyle;

    “Neden herseferinde bu kadar çok özleniyor giden?”

    Oysa kimse kimsenin bir şeyi değil
    herkes hâlâ görünürde münvezi.
    saçların hep dağınık kalacak o şehirlerde Vesca.
    bir cesetin etine saplanmış halde gömüldü
    o çok sevdiğin firketen.

    İnan artık hiç sabah olmayacak
    takunya sesleriyle uyanacak mezarlarından ölüler.
    bir flânel üzerinde devlet tarafından isimsiz bir matbaada basılacak
    açık bırakılmış bir ev telefonu gibi hayata hep meşgul
    hayatı hep meşgul yaşayan gençliğimiz.

    Ellerini seviyorum Vesca,
    ama ben senin en çok yüreğimi söke söke gidişine vuruldum.
    bir hedef tahtası oldum,
    örümceklerin büyüyüp kader olduğu masallarda.
    her masalda bir sindirella var sandım çocuk gibi
    geri aldım şehirdeki tüm saatleri, tüm masalları.
    bir çift kunduraya vuruldum.
    seni benden başka bulabilecek bir prens yokken
    arabanı çeken atların ayağı kırıldı o gece.
    benim de kalbim.
    onlarla birlikte kör bir köşede vuruldum.



    Delikdeşik göğüm,
    sular yükseldi.
    boyum Vesca , adının son harfi kadar.
    yani bize kalan, bozbulanık bir ölüm.
    biraz terkedilmişlik meselesi.


    Tek farkımız,
    sen mezar taşımda “sebeptir” diye adını görünce,
    mezarlığın ortayerinde mutluluktan havaya uçan bir cephanelik / sağ
    bense, firketeni kullanarak gizliden cennetin kapısını açmış
    başında sarı halkası, elinde liriyle kalpsiz bir adam / ölü.

     

    http://www.facebook.com/pages/Necmettin-TOPCU/202515965609

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

     


    Kadıköy Tutunamayanlarla Dayanışma Topluluğunun 
                                                         Çıkardığı İskandil Fanzin'in İlk Sözü

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler


    bir ölünün dudaklarından boşalan söz gibi
    bırak gün uyusun diğerlerinin yüzünde

    Devamını oku...

YÜZLEŞME PDF Yazdır E-posta
Yazar Rahim Taş   
Sunday, 07 June 2009

YÜZLEŞME


Yatağına uzanmış, günün muhasebesini yapıyordu. Yine önceki günlerden birini geçirmişti. Her şey aynıydı. Konuştuğu kişiler, karşılaştığı olaylar ve bu olaylar karşısında sergilediği tavırlar hep aynıydı. Bu monotonluk kendisini mutsuz hissetmesine neden oluyordu. Gözlerini kırpmadan tavana dikmiş, sigarasının dumanını çeşitli şekiller vererek üflüyordu. Birazdan uyuyacaktı. Sonra kalkıp tıraşını olacak, dolaptan eline ne geçerse onları üzerine giyip, her zamanki joker kravatını boynuna geçirip, ayaklarının geri geri götürdüğü işyerine gidecekti. Yine birileri gelecekti. Kimi uysal, kimi hırçın, kimi sinirli, kimi laftan anlamaz, kimi ukala bir çok kişi ile muhatap olacaktı. Çayları yine soğuyacaktı. Sigarasını tuvalette içecekti yarım yarım. Öğlen birkaç bisküvi, akşam ise ya dünden kalan yemeklerden ısıtıp yiyecekti ya da birkaç lahmacun alacaktı. Sosyal bir insan olmaktan uzaklaşmıştı. Hiçbir şeyini kimseyle paylaşmıyor, hiç kimseyle konuşma ihtiyacı duymuyordu. Yalnızdı, yapayalnız. Kalabalıklar gidermiyordu onun yalnızlığını. “Öf” dedi. Öyle bir öf çekmişti ki, sanki içindeki tüm sıkıntıları dışarı atmıştı. “Neden böyle oldum” diye sordu kendi kendine. “Ben kimim”, “Ben neyim” diye birkaç soru daha ekledi sorularına. Biten sigarasının ateşiyle bir sigara daha yaktı. Kaşlarını burnunun üstünde fiyonk yaparak bir süre düşündü. Birden uzandığı yerden kalktı ve sırtını yatağın başlığına dayayarak oturdu. Yüzüne bir tebessüm yayılmıştı. Sınavda tüm soruları yanıtlamış bir öğrenci gibi rahatlamış hissediyordu kendini.

“Ben bazen bir köpekbalığıyım dedi. Laftan anlamayanlara kanunun ve makamın bana verdiği gücü kullanıyorum ve sorun çözülüyor. Bazen Kaplumbağayım, hırçın olanların tavrı karşısında geri çekiliyorum, ama bildiğimden de şaşmıyorum. Bazen Panda oluyorum. Sinirli olanları yatıştırıyorum. Bazen de Tilki oluyorum. Ukalaca yaklaşanlara kurnazlık edip ortak paydalarda buluşmayı öneriyorum. Bu yüzdendir yıllardır aynı görevi yaptırıyorlar bana. Çünkü hiç sorun yansıtmıyorum. Herkesin işine geliyor bu tavırlarım. Ama bu kadar değişkenlik beni mutsuz ediyor. Şimdi kendimle yüzleşme zamanıdır.Şimdi sıra Baykuş olmakta.”

Gecenin karanlığı ile ruhunun karanlığını bir birine benzetmiş ve kendine yeni bir isim koymuştu. Baykuş. Bir baykuş gibi ruhunun karanlığındakileri net bir şekilde görmeye çalışacaktı. “Kendimi tanıyor muyum, ya da ne kadar tanıyorum?” diye bir soru sordu kendine. Zor bir soruydu, ama yanıtını bulmuş gibiydi. Dört ayrı kağıt çıkardı. Birincisine AÇIK, ikincisine KÖR, üçüncüsüne GİZLİ, dördüncüsüne ise BİLİNMEYEN adlarını koydu. Ve kağıtları doldurmaya başladı.

AÇIK adını koyduğu kağıda, kendisince ve başkalarınca bilinen özelliklerini maddeler halinde yazmaya başladı. Adı, yaşı, memleketi, işi, medeni durumu gibi değişmeyen bilgileri sıraladı. KÖR adını koyduğu kağıda, kendisince bilinmeyen ama başkalarınca hakkında söylenenleri yazıyordu. Söylenenlerin hiç birisini kabul etmemesine rağmen, suratsız, kendini beğenmiş, geçimsiz, asabi, mendebur, kompleksli, alıngan, ukala benzeri ifadelerin bazen arkasından bazen yüzüne karşı söylendiğini hatırlıyordu. Sonra GİZLİ adını koyduğu kağıda geçti. Bu kağıda kendisince bilinen ama başkalarınca bilinmeyen özelliklerini yazmaya başladı. Sırları, hoşlandıkları, hoşlanmadıkları, zaafları, korkuları, istekleri, hedefleri, hayalleri gibi özelliklerini yazdığında kağıdın dolduğunu gördü. Daha sonra BİLİNMEYEN adını koyduğu kağıdı aldı ve bu kağıda kendisince ve başkalarınca bilinmeyen özelliklerini yazacaktı, ama bilmediğini düşünerek boş bıraktı.

Her kağıda yeniden tek tek bakıp sonra kağıtları kare oluşturacak bir şekilde yere yaydı. AÇIK adını koyduğu kağıtta çok az madde vardı, BİLİNMEYEN adını koyduğu kağıtta ise hiç bir şey yoktu. KÖR adını koyduğu kağıtta çok şey vardı. Nasıl göründüğünün farkında olmadığını anlamıştı. Yoksa insanlar neden durup dururken onca şeyi söylesinlerdi ki. En son GİZLİ adını koyduğu kağıda baktı. Kağıt dopdoluydu. Kendini hep sakladığını, her şeyden sakındığını, bu yüzden insanların kendisini tanıyamadığını düşündü. Hal böyle olunca insanlar kendisine nasıl davranacaktı ki. Baykuş olup kendisine dışarıdan bakmayı öğrenmişti artık. Mutsuzluğunun aslında kendisinden kaynaklandığına, bu nedenle hemen değişmesi gerektiğine karar vermişti.

Sabah uyandığında ıslık çalarak tıraşını oldu. Giysilerini özenle seçti ve uygun kravatı da boynuna bağlamayı ihmal etmedi. Kokular sürdü. Yola çıktıktan sonra her gördüğüne tebessümle selam veriyordu. İlk işi mahalle bakkalına uğramak oldu. Biraz bekledi ve beklediği gelmişti. “Ferah hanım” dedi, “Siz bana göre dünyanın en güzel kadınısınız ve ben sizi çok seviyorum.” Sadece Ferah hanım değil, kendisini hiç sevmediğini düşündüğü bakkal Fahri amca bile şaşırmıştı ondaki bu değişikliğe. Rahatlamıştı.

Sonra iş yerine gitti. Tebessümler maske olmaktan çıkmış iyice yayılmıştı yüzüne. Herkese günaydın dedikten sonra radyoyu açtı, çalan müziğe eşlik etti. Bir yandan da dilekçe yazıyordu. Ayağa kalkıp “biraz beni dinleyin” diye seslendi çalışma arkadaşlarına. Oturdukları yerden yüzlerini ona döndürdüler. “Arkadaşlar, ben bu işyerinde ve hatta bu şehirde mutlu değilim. Mutsuzluğumun kendimden kaynaklandığını anladım ve değişmeye karar verdim. Burada kalırsam değişmeme fırsat verilmeyebilir, gecikebilir. Çünkü alışkanlıklardan kurtulmak kolay değil. O bakımdan tayin istemeye karar verdim. “ dedi ve izin alıp iş yerinden ayrıldı.

Herkesi şaşırtmıştı. Ama en çok da kendisi şaşırmıştı. Nasıl eziyet etmişim onca yıl kendime ve nasıl heba etmişim o güzel yıllarımı diye hayıflanarak eşyalarını toparlamak üzere evin yolunu tuttu.

Baykuş olup kendisine dışarıdan bakmayı öğrenmişti. Uğursuzluğun sembolü baykuş, ona uğur getirmişti. Artık kendisini daha iyi tanıyordu. Ne istediğini tam olarak bilmese de, ne istemediğini biliyordu……

16 Ocak 2009

Rahim Taş


Favori olarak ekle (18) | Görüntüleme sayısı: 271

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 361
Ezkizler: 1051
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 1022867

Liman

3941753137.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com