| Bağbozumu |
|
|
|
| Yazar Zara'ca | ||||
| Tuesday, 02 June 2009 | ||||
|
Gülnaz’ın dallarından birine asılı kaldım ve beni hiç toplamasınlar diye ömür boyu ekşi bir koruk olmayı diledim.
Bağbozumu “Yeter ki hasada kan karışmasın.” derdi babaannem. Bir türlü anlayamaz, o küçücük aklımla heyecanlı senaryolar yazardım: Kızılderililer basardı bağlarımızı, ne var ne yoksa talan eder, insanları öldürürlerdi. Ama tanıdık biri olmazdı hiç aralarında. SonraYüzbaşı Tom Miks, hızır gibi yetişirdi imdadımıza ve solukbenizlilerle kızılderililer arasıda kıran kırana bir dövüş başlardı. Yaralananların kanı, asmalara bulaşırdı. Kendi yazdığım şekli daha hoşuma gitse de babaannemin anlatmaya çalıştığı öyküyü de merak eder, sorardım. “Hasada niye kan karışsın ki?..” Çok görmüş, bilgiç gözlerini ince ve keskin bir nefret haline gelinceye kadar kısar, başımın arkasında hiç olmayan bir yerlere bakardı. “Irgadı da kendi gibi nankör olur üzümün.” Yine bir şey anlamadığımı farkedip yüzüme dönerdi bu kez. “İstediğini istediği zaman, istediği kadar vermezsen onlar da üzüm gibi ekşir, kötü kötü kokmaya başlarlar.” İyice karışan kafamı iki yana sallar, soluksuz kalıncaya kadar nasılını, kimini, niyesini sorardım. Ben durmadan konuşup soruştururken babaannem, eski zamanların can acıtan anıları arasına karışmış olurdu çoktan. Onu uzun sürelerle aramızda tutamaz olmuştuk. Geliyor, beş on dakika kalıyor, sonra sessizce, yaşları her seferinde değişen çocukluğuna dönüyordu. Böyle zamanlarda bugüne dair kimseyi, ne görmek ister ne de duyardı. “Hasada kan karışırsa o üzümden kimseye hayır gelmez artık.” derdi son bir kez daha ve artık tamamen gittiğini anlardık. Sonra konuşması iyiden anlaşılmaz hale gelirdi. Ağzının içinde kötü kötü lafları döndürüp büyüterek, arada sırada bazılarını dişlerinin arasından tükürüp çıkararak, gözlerini kocaman yapıp uzakta bir yere, muhtemelen çok eski bir zamana sabitleyerek korkuturdu beni. Her hasat zamanı tekrarlanırdı bu bilmece. Böyle yaparak babaannemin kötü talihe davetiye çıkardığını söylerdi annem. Bağlardan sorumlu Durmuş Efendi’nin dua ekerek umuda büyüttüğü asmaları, uğursuz bir beklentinin içine doladığını, böylece hasadın da bereketini azalttığını düşünürdü. Bir yandan babaannem ilenir, diğer yandan annem ona söylenirdi. Sevinçle gelmesi, güle oynaya sapsarı bir aydınlık içinde geçmesi gereken güneşli yaz günleri, babaannemin kötürcüklü kehanetleri ve annemin sabredemeyen sevgisizliğiyle daha sabahından kararırdı. Babaanneme ve ona bakmakla kendini en talihsiz gelin belleyen anneme rağmen, çocukluğumun yazları en güzel zamanlarımdı. Büyük şehirde yatılı gittiğim okul kapanır kapanmaz soluğu bağ evinde alırdım. Durmuş Efendi’nin benimle yaşıt oğlu ve bizden iki yaş küçük kızıyla daha horozlar öterken başlayan ve biz yorgunluktan kıpırdayamaz hale gelinceye kadar bitmeyen bir serüven olurdu günler. Okul aylarından daha uzun süre birbirimizden ayrılmayacağımıza dair sözler verir, üç kişilik gelecek hayalleri kurardık. Daha bebek denecek yaşlarda oluşturduğumuz bu saç ayağını önce Selim bozdu. Komşu bağın kızına aşık oldu. On beşindeydi o zaman, kız da on yedi. Ne ferman dinledi aşk, ne de ömür boyu dostluk yemini eden sözleri. Ne aklı bizleydi artık Selim’in ne de yüreği. İlk defa o zaman farkettim Gülnaz’ın ne kadar büyümüş olduğunu. Uzunca bir zamandır sadece onu duymakla yetinmez olmuştu kulaklarım zaten, ama biz o kadar eski arkadaştık ki, konduramıyordum. Sonra, sadece kulaklarım değil, gözlerim de sabırsızlanmaya başladı. Yüzüne ya da anlattığı şeye değil, heyacanla çırpınan beyaz bir yelkenliye benzeyen ellerine, sıcak yaz güneşinden pembeleşmiş çıplak kollarına ve en ufak hareketinde yüreğimi hoplatarak titreyen memelerine bakmak istiyorlardı artık. Ve ben bütün iyi niyetimle karşı koysam da kendi kendilerine kayıyorlardı gitmek istedikleri yöne. O benden daha cesaretli çıktı ve bir sabah bağın güney ucundaki Tanrı asmanın dibinde,
“Sevgili olalım mı istiyorsun Ali?” diye soruverdi. “İstiyorsam?..” hala kaçamak oynuyordum. Başka türlüsü öğretilmemişti bana. Bu konuda kendimi örnekleyebileceğim tek erkek olan babam, kadına bir eşyaymış gibi bakardı. Hem değerli ve az bulunanından da değil, öylesine sağlam ve işe yarayanından. Civar köylerden güzelce, gençten bir kadını getirip elime verdiğinde on dört yaşındaydım. Kadın benden rahat on yaş daha büyüktü ve bir o kadar da tecrübeliydi; ne kadar utanmıştım. Önce ne yapacağımı bilememiş sonra sırf babamın alaylarına engel olmak için beceriksizce altıma almıştım kadını. Daha sonra ben de alıştım onlara. Her seferinde bir başkasının gelmesi işime yarıyor, olası bir utancın tekrarını engelliyordu. Ben de memnundum, onlar da. En önemlisi, babam da memnundu. O yaşımda edinmiş olduğum tecrübeye rağmen, Gülnaz’a karşı içimde olanlara çok hazırlıksızdım. Bazen utanıyor, kimi zaman edepsizleşiyor, ama çoğu zaman dut yutmuş bülbül gibi susup izliyordum. O gün, o tanrı üzümün altında beni dudağımdan öpüp kendine mühürledi Gülnaz. Yer, gök birbirine girdi. Toprak sarısı, üzüm yeşili karışımı bir renge büründü, yapış yapış oldu hava. Bedenim de havaya karışıp bir salkım üzüm oldu zannettim. Böylesi bir şey ne yaşamıştım, ne de hayal edebilirdim. Gülnaz’ın dallarından birine asılı kaldım ve beni hiç toplamasınlar diye ömür boyu ekşi bir koruk olmayı diledim.
O yazdan sonra her yaz bir bayram gibi geçti. Babası, liseden sonra onu okula göndermedi, ama benim sözüm sözdü. Okul bitecek ve biz evlenecektik. Üniversitenin üçüncü senesine kadar hiç bir problem olmadan yaşadık aşkımızı, ama o yaz artık babamlara niyetimi söylemem gerektiğini biliyordum.
Ne olduysa ondan sonra oldu. Evde ufak çaplı bir kıyamet koptu. Yıllardır bu kadar sevdikleri ve ona ne kadar muhtaç olduklarını söyleyip durdukları Durmuş Efendi, birden bire sıradan bir ‘üzüm ırgadı’ durumuna düşürülüverdi. Benim gibi biriyle Gülnaz gibi bir kızın evliliği söz konusu bile olamazdı. O, karım değil, olsa olsa bana çocukken getirilen kadınlardan biri olabilirdi. Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim önce. Oysa ben, zavallı bir salkım ekşi üzümdüm, asılı olduğum dal olmadan yaşayamazdım ki. Hiç biri anlamadı. Bırak anlamayı, dinlemediler bile. Ben de kestirip attım. Küçüklüğünden beri kuş tüyü bir yastık kadar yumuşacık olan çocuğun içinden baş gösteren sivri uçlar, yastığın artık tüylere dar geldiğinin de bir göstergesiydi. Daha fazla beklemenin anlamsız olacağını düşünüyordum. Okulun bitmesini beklemeden, o bağbozumundan sonra evleneceğimi söyleyip çıktım evden. Amacım, vaktinden önce, plansızca doldurulmuş, iyice ağırlaşmış başımı biraz olsun hafifletebilmekti. İlk kadeh ikincisini çağırdı ve masama oturan bir dost, ötekini. Gün, önce akşama, sonra sırasıyla geceye ve bir başka sabaha döndü. Hafiflemekten ziyade daha da ağırlaştığımı hissediyordum. Dönüş yolunda, çiftliğe yaklaştıkça sabırsızlığım arttı. Bir an önce Gülnaz’ı bulup aldığım kararı ona da söylemeliydim. Bunu niye dün akşam yapmadığıma kızdım içimden. Hatta onu da götürebilirdim yanımda. Onunlayken her zaman olduğu gibi, kuşlar kadar hafifleyeceğimi bile bile, niye onsuz gitmiştim ki?.. Eve vardığımda, başımdaki ağırlık iyice dayanılmaz olmuştu. Hiç içeriye girmeden Durmuş Efendi’nin bağ arasındaki evine yöneldim. Kimseler yoktu. Gülnaz’ın adını seslenerek evin arkasına dolandım. Ulu bir ceviz vardır orada ve dibinde de üzümün genç kızlar tarafından ezilerek ilk şırasının çıkarıldığı çanak şeklinde içi oyuk, kocaman bir kaya. Durmuş Efendi cevizin dibine çökmüş öylece boşluğa bakıyordu. Korktum, onu da korkutmaktan çekinerek sessizce yanaştım. “Durmuş Efendi, iyi misin?..” ya beni duymuyor ya da duymazdan geliyordu, hiç cevap vermedi. “Gülnaz nerede Durmuş Efendi?..” başımın ağrısı bedenimi alaşağı etmek için zorlasa da aldığım kararla gururlu omuzlarımı biraz daha dikleştirip “Ona güzel bir haberim var.” dedim. Kafasını şiddetle iki yana sallamaya başladı. Gitgide daha çok korkmaya başlamıştım. Böyle yapmazdı hiç Durmuş Efendi. Yanına çömelip bana bakması için yüzüne doğru eğildim.
“Ne oldu Durmuş Efendi, bir şey söyle Allahaşkına.” Gözünü diktiği boşluktan ayırmadan ve bir kez olsun kırpmadan, “Gitti!..” dedi. Kim, ne, nereye, nasıl… Ne kadar çok soru vardı, hangisinden başlayacağımı şaşırmışken o devam etti. “Baban götürdü dün akşam.” Ve ondan sonrası, zemheri bir karabasan. Durmuş Efendi başlamıştı bir kez, susmuyordu şimdi;
“Baban… Baban… Baban… Götürdü… Onu götürdü…” “Gitti… Gitti… Gülnaz gitti…” Kıpırtısız gözlerinden akan yaşlar tek göstergesi gibiydi yaşıyor olduğunun. Kan gibi bir şey aktı boğazımdan. Yoğun ve yapışkandı, yutkunamadım bir süre, soluğum kesik kaldı. “Nerede, Gülnaz nerede şimdi?..” tek söylebildiğim buydu. Bir kaç kez tekrar ettiğimi hatırlıyorum. Boğazımdaki pis sıvıdan sesimin çıkabildiğine bile şükretmem gerekirdi sanırım. Durmuş Efendi’nin beni duymuş olmasına şaşırdım. Yüzünü, gözünü, oturuşunu hiç bozmadan, bağın ortasından kopup gelmiş bir korkuluk gibi uzattı kolunu ve şıra kayasını gösterdi. Baktım. Koca oyuğun altında, bağbozumunda ezilen üzümlerden çıkan şıranın yol bulduğu delikten boğazımdakine benzer koyu kırmızı, yoğun bir sıvı oluk oluk akıyordu.
Zara - 03/2009/01 Favori olarak ekle (22) | Görüntüleme sayısı: 387
1. 04-06-2009 14:48 ben hoş geldin diyorum Zara'ya yazı bize şekil itibari bozuk gelmiş. Sevgili yazarımız yukarıdaki düzenleme butonu yardımıyla düzeltirse çok seviniriz. 2. 04-06-2009 21:03 Simdi nasil olmus hocam?.. Klavyem Ingilizce oldugu icin Turkce harfleri Word'un sembolleri ile cikariyorum. Acaba ondan mi bozuk oldu dedim, ama degil galiba. Ben de anlayamadim niye oyle oldu. Neyse, uyari icin tesekkurler. Siteyi ogrendikce daha basarili eklemeler yapabilirim diye umuyorum. Sevgiyle, Zara. 3. 06-06-2009 08:36 zara, hoşgeldin tüylerimi diken diken yapan öykünle..daim ol zara.. Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






