| MAZERETİ HAYIRSIZ, VİRAN OLMUŞ EBRULİ BİR GECE... |
|
|
|
| Yazar GAMZE ATAL | ||||
| Thursday, 28 May 2009 | ||||
|
Başa belâ, yüreğe cefa hüzünlerim ve bilhassa yere batası özlemlerim, Hadi gelin..! Cem-i cümlesi... Kabulümsünüz... Kelâmlar boşlukta oradan oraya savrulurken, bir ömür çark edecek özlemleri tüketip, hazin bir iklimin ayazında, sahneyi terk etmeye hazırlanan iki ardışık yürektik. Yaşamın gölgesinde, istiflediğiniz düşlerimizi henüz birbirimize sunamadan, zebanilerin aç bakışlarında görücüye çıkarmıştık. Ne çok aldanmıştık, aldatırken kendimizi… Ne denli haz almıştık günahlardan… Üzerimize bulaşan silik renklerle döşerken hayallerimizi, taş oluvermiştik. Farkında olmadan… Mazereti hayırsız; viran olmuş ebruli bir gecede savrulurken ruhum, mat bir çığlık kavuruyordu, yedi kat göğün kızıl tenini. Karşımda duran adamın; yüreğindeki yankılarının sebebi öfkesi belliydi. Galeyana gelen hayallerini boca ederken içinde, kırıklıklarını üzerime mıhlamaya kararlıydı. Dudaklarından hoyratça taşan sözcüklerin şiddeti, üzerime sinmiş günahın yüzüne tokatlar savururken, hiçbir utanç lekesi ruhumu hırpalamıyordu. ‘ Sus! Sakın bahanelerle gelme karşıma. Nasıl yaparsın bunu bana? Hiç mi canın acımadı? ’ Yağmurun, yüreğime iğnelediği narin dokunuşun, kâh utanmaz ahvalimle çarpması, kâh çakıl taşlarının çıplak ayaklarıma batması, içimdeki amansız boşluğun salıncağını terk etmeme izin vermiyordu. Bir zamanlar uğruna dağları devirdiğim ve şer zamanları dahi silkelediğim adam karşısında ne acı ki, utanç duymuyordum. Evet… Aldatmıştım. İçler acısı kapana kısılmış çaresizliğimi, fettan bir gecenin koynunda sancılı ve menfur bir halde bırakmıştım. İlke edindiğim yalnızlığımın tek müritleri olan düşlerim, bu yakamozun gölgesinde görücüye çıkarken, gece haykırışlarımın miladını dolduruyordu. Rüzgârın sanki sesi kırılmıştı. Eskimiş ve kıyıya vurmuş bir balıkçı teknesi, başına üşüşen bu iki yüreğin birbirlerinin duygularını böylesine nankörce ifşa etmesinden dolayı, diş bilemeye başlamıştı. Kumsala vuran dalgalarında, yaşanan bu hezeyana ve gel-git vakitlere şahit tutulduğu için tadı kaçmıştı. Yerle bir ederken siper aldığımız ütopyalarımızı, birbirimize savurduğumuz kelimeleri çığırından çıkarmıştık. Hengâmesi gırla, almış başını yürürken netameli yüreğim, sıdkı sıyrılırken yaslardan mühimmatını topluyordu, yakında devriye gezecek yalnızlığına… Evcil sessizliğime, hileli eskizlerle son vermeye çalışan adamın, yüzünde belirginleşen gamlarının tahribatı, yüreğine nüfus edip, dilinde sancılı bir acıya dönüşünce, absürt beddualarına maruz kalmıştım. Artık üzerimde balcığa bulanmış küflü sözcüklerle, çaka satan adamın tavrına son verme vaktim gelmişti. ‘’ Aldattım… Bunu duymak istiyorsan, evet seni aldattım!’’ Şimdi seninle, sanrın sınırlarını zorlayan bir yolculuğa çıkalım mı ne dersin? Kurban edilecek, bir yürek arıyorken sen, aldatıldığını san hâlâ... Yüreğimde demlenirken fokurdayan özlemlerim, parmaklarımın ucunda haykırışlarım çatırdıyordu. Hüzünlerim haremlik olmuştu, yakarışlarım selamlık. Ve sen her vakit âmâ idin… Şimdi saatlerimizi, hani sabrın sınırını zorladığı ve akrep ile yelkovanın zembereğini çetin bir kavgada katlettiği vakte kuralım mı ne dersin? İncir çekirdeğini doldurmayacak bir kavganın gölgesinde bir başına bırakırken beni; sükûnetin yerle bir olduğu kaldırımlarda, ahrazdım. Gözü dönmüş destursuz naraları cüz cüz okurken, ayıbı da unutmuştun delikanlı kitabının tozlu sayfalarında. Tutkularını azmettirecek bir şer ararken, bilmiyordun… Bir adım gerindeydim oysa… Sensizliğin sarkaç olmuş lanetini, üzerime kilitlemiştin. Bir yanım kafa tutarken, bir yanım müsvedde kederlerle dalaşıyordu. Yol aldıkça sen, ben iz oluyordum. Gecenin zifir suretinde yıldızlarla işbirliği yapıyordum. Soysuz kelimelerin, tek celsede devirirken beni, sol yanımda ağrılı bir havale nöbeti, devir teslim yapmıyordu bir başka acıya… Hayra yormadığım edepsizliğine, çelme taktığım o an’a kürek çekelim mi ne dersin? O gece, bir başına bar bar dolaşırken dipsiz kuytularda, erkekliğinin en üst mertebesinde, bir başka bedene kendini koy vermiştin. Kelimeler, kelamların arasında sermest olmuş, bir başına oradan oraya mekik dokuyordu. Bir vardın ya, hani sanki bir yoktun o kuytuda. Vurguna uğradığım o gece, bir başka kucak diye sarmalamıştı beni kolların. Benden bihabersizdin. Ne acı ki, fark etmemiştin ezber bildiğin tenimin sesini… Ve ben, o gecenin sabahında, seni ebediyen o otel odasında serkeşliğinle bir başına bıraktım. Evvelinde hibe edilen kırıklıklarımın, çetelesi tek tek tutulurken yüreğimde, aklanamayacak, yadsınamaz bir gerçekti aldatıldığım. Aldanmıştım… Aldanışlar asılı kalırken, yeni yetme kimsesizliğimin rıhtımında, İçler acısı bir sorgu müebbet şimdi bana. GAMZE ATAL… Favori olarak ekle (21) | Görüntüleme sayısı: 402
1. 17-06-2009 09:55 gamze, bu yazıyı ne ara asmışsın. Nasıl olmuş da gözümden kaçmış. Emeğin dertlenmesin. 2. 20-06-2009 02:43 Hüzünlerim haremlik olmuştu, yakarışlarım selamlık. selamlar gamze tek kelimeyle kusursuz cümlene emeğine sağlık....... 3. 27-06-2009 01:50 Teşekkürler... Sevgiyle... 4. 27-06-2009 11:57 Hüzünlerim haremlik olmuştu, yakarışlarım selamlık. bu cümle bana, ben bu cümleye uzun soluklu bakakaldık... yüreğin dert görmesin gamze'm... Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






