Menu Content/Inhalt
Güverte

üye girişi

olta..köprü..balık

  • Eskizler >> düz yazılar

     

    Kendini boşluğa bırakmaya hazırlıyordu. Kadın...
    Fikrinde güneşe boyanmış, hoyrat eller…

     

    Sırra ermiş bir yaşamın, mecali kalmayan hüzünlerine derman olsun diye, çamurla yoğrulacak bir kadın suretinin, müstakil ellerle buluşmasına izin verdi. Tanrı…

     

    Ve ilk emir geldi.

    ‘ Uyan! Yoksa o eller sarpa saracak ‘

     

    Çamur zilzurnaydı.

    Yürek yüksek alkollü, dokunuşlar sersefil…

     

    Kelepir bir atölyede nefes almayı, ilk o ürkek vakitlerde öğrenmişti. Bir tutam sessizliğin heybetli ezgisiyle…

    Kırılgan ellerde kendini bulmasıyla, eğri büğrü bir gülümseyiş çizilmişti; paslanmış bir sustalının kırık ucuyla suretine...

     

    Yüzüne atılan, ince çizgilerle harmanlanan tebessümü bir türlü benimsememişti. Kadın…

    Gözpınarlarına dokunan ellerin, kırılgan üşümelerini hissettiğinden, karanlık bir gecenin yakarışı gömülmeliydi üzerine…

    Kendisine yaşam veren yüreğin, kurumaya yüz tutmuş yaslarının, kıyıya vurmuş gamları bedenine işlenmeliydi.

     

    Bu gülümseyiş, yüzünde eğreti durmuştu…

     

    Zamansız bir anda çamuruna katılan kimsesiz bir ruhun çığlığıyla karşılaştığında, yedi kat arşta, ahir bir zamanda doğumu gerçekleşmişti.

     

    Yüzüne düşen ilk his, özlem dolu dokunuşların kramplarıydı. Geceden kalma tutkulu vakitlerin, yoldan çıkmış haritasına işlenen ince çizgilerle tanıştı.

    Acemiydi henüz soluk alıp vermeleri, ılıman bir mevsimden nasibini alan dudakları, gözlerindeki sisli gecenin imkânsız düşleriyle efil efil esiyordu.

     

    Bazen gözlerindeki nem, yaşamın ritmik oyunlarının esintisiyle küçük bir dokunuşlarla silinse de, akabinde sağ yanağının en narin noktasında bir başına kalmış gamzesinin, tebessümle iş birliği yapmasına izin vermişti.

     

    El ayak çekilince, kocaman gözleriyle etrafı yokluyordu. Kadın…

    Yüzüne dokunan o sıcak ellerin, buz kesmiş üşümeleri, titreyen mum ışığının ürkek gölgesine vurarak soluklanıyordu.

    Çoğu zamanda, kendine hayat veren ellerin bir an’lık iç çekişlerini hissederdi.

    O vakitlerde bir isyan kaplardı duvarları, sessizliğin kimsesiz çığlığı, giz dolu bir yaşamın çıplak ara sokaklarında yankılanırdı.

     

    Tozlu rafların her zaman, kendine özgü bir ışıltısı vardı. Küçük bir odanın içinde yalnızlığa gömülürdü çok zaman. Kendisini şekillendirecek eller bazen, sır olup en dip kuytularda saklanırdı. Bakışlarını, dokunuşlarını üzerinden çekerdi.

    Yalnızlığın bu ağrılı nöbetlerini, tanıdı tanıyalı hiç ama hiç sevemedi. Kadın…

     

    Bazen duyumsardı, sesi gelirdi. Sesinin uzaklığını hissederdi. Kendi kendini sorgulardı. Acaba yalnız mı? O’ da ben gibi…

    Cevabını da hemen verirdi.

    ‘ Neden yalnız olsun ki, bir el’e muhtaç değil ki…’

    ‘ Bir dokunuşa hasret değil ki…’

    ‘ Kuruyan, çatlayan kimsesizliğine su verecek, bir yüreği beklemiyor ki…’

     

    Hali hazırda adı sanı belli olmayan, sadece bir kadın heykeliydi.

    O’nun dokunuşlarına muhtaç olduğunu, büyük bir sabır ve sessizlikle kendisini beklediğini bildiğinden mi bırakıp gitmişti?

    Böyle ağrılı nöbetlerde eski günlerinin özlemi düşerdi içine…

    Toprak olduğu; havayı, gökyüzünü, güneşi üzerine çektiği vakitleri ve yağmurun üzerinde bıraktığı dansın ıslaklığını düşlerdi.

     

    Onun dokunuşlarının olmadığı kan revan vakitlerinden çekip gitmek isterken, bunun imkânsızlığının da farkındaydı.  İnceden inceye kırıklıklarıyla kıyasıya bir mücadeleye başladığında, yüreğine ilk ateş düşmüştü.

    Zanlısı, sır dolu isyanların arkasında görünmez gölgelerle kayıplara karışmıştı.

     

    Kuruması için bırakılan rafta,  gecenin üzerine çöktüğü ve sarp zamanlarla soluk alıp verdiği bir vakitte; ellerine esir olduğu adamın dokunuşlarını fark etti.

     

    Evet gelmişti… Yüzyıllık bir uykudan uyanacaktı.

     

    Her şey birden oldu.

    Siren sesleri yankılandı.

     

    Asırlık bir çınarın devrilişini andıran bir gürültüyle, gece sanki sarsıntıya uğradı.

    Yüzüne bir gülümseyiş çizildi, ardından bir hüzün ve sonra gözlerine kısık bir bakış perçinlendi.

    Bir yerde bir şeyler oluyordu. Bu dokunuşlar diğerlerinden farklıydı, alaca bir fırtına kopuyordu bu hoyrat ellerde.

     

    Ters giden bir şeylerin olduğunu anlamıştı. Kadın…

    Yüzündeki ifadeler bozguna uğruyordu. Yerle bir isyanlar, suretinde tokatlanıyordu. Aforoz edilen bakışlarına, kırık ince çizgilerin dışında derin yarıklar açılıyordu.

     

    Bir adamın ellerinde; köşe bucak sakladığı yüreğinin, az aralık penceresinden, kendine yüklediği cinneti, işte o an’da gördü.

     

    Bir adam, gecenin savruk faslında haykırışlarıyla ve gözpınarlarındaki kanayan yaşlarla, geceyi yerle bir ediyordu.

     

    Daha fazla dayanamadı. Kadın…

    O ellere, yeniden ihtiyacı olduğunu hissettirmeliydi.

    Ahir zamandan bir yıldız parladı, yer gök birbirine girdi.

    Kadın, tozlu raflardan kendini boşluğa bıraktı.

    Bir anda oldu her şey…

    Adam şaşkındı.

    Kadın coşkulu.

    Saydam düşlerin ertesinde,

    Bir kadın sureti, geceye savrulurken,

    Bir adamın ellerinde toplanan hayallerle, yeniden doğmaya hazırlanıyordu.

     

    Bir anda oldu her şey…

    ‘Uyan…’ dedi Tanrı…

    ‘ Yoksa o eller sarpa saracak…’

     

    GAMZE ATAL. 18/04/2009

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    Sevdiklerim çok uzaktı
    Ayak pusu, yol tuzaktı
    Kusursuz bir şafak vakti
    Yağmurlarla gelesim var!

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar


    Hayat galiba böyle bir şeydi. Yapan genelde buluyordu bir şeyleri. O an duvara çarpmanin ne demek ve nasıl hissetmek olduğunu anladı. İşte gerçek acı buydu. Aşk buydu. Ademden beri gelen ve aşk diye isimlendirilen duygu buydu. Yapmak için fırsat verildiğinde anlamadığın ama bir zaman sonra önünde hiçbir fırsatın olmayacağı bir karmaşaydı. Yanılsamaydı, öyle sanmaktı. Kelimelerin üç harfli bir duyguya yetmemesiydi.

     

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    dar

    Uyandığımda bomboş bir odanın ortasında tahta bir iskemlede oturur buldum kendimi.  Aynısından bir iskemle daha vardı tam yanımda. Bu iki nesne dışında bomboştu oda. Nerede olduğuma dair bir fikir verecek ne en küçük bir eşya ne de kireçle badanalanmış duvarlarda bir resim veya tablo vardı. Yalnız diğer iskemlenin karşımda değil de yanımda olması çekti dikkatimi. Odada benimle aynı durumda biri daha mı vardı acaba? Ben uyurken mi ayrılmıştı? Beni o uyurken mi götürmüşlerdi oraya? Bu soruların cevaplarını arayan kaç kişiydik?

    Kalkıp kapıya gittim. Böylesi durumlarda beklenen oldu. Açılmadı, kilitliydi. Tıklatıp karşılık bekledim ama nafile. Hiç ses yoktu.  Rutubet dizlerimi ağrıtmıştı. İskemlelerden birine oturup diğerine ayaklarımı uzattım. Nedense endişeli değildim. Kapalı ve dar bir mekânda bulunmak beni panikletmeliydi ama ben aksine çok sakindim.

    Buraya nasıl geldiğimi ya da getirildiğimi anımsamaya çalıştım. Sıradan bir şehir gezintisinin ardından bir kitap alıp eve dönmüştüm. Binaya ve daireme girişimde de bir olağan dışılık yoktu. Dolaptan bir şişe şarap çıkarıp lastiğinin üst kısmını bıçakla kestiğimi ve bir elimde şarap şişesi diğerinde yeni aldığım kitapla koltuğa yayıldığımı çok net anımsıyordum. Uyuyakalmış olmalıydım. Beyaz badanalı odada açtım gözlerimi.

    Ne gelen vardı ne giden. Başım ağrımıyor, sık sık susamıyordum. Pek şarap içemeden uyuyakalmıştım anlaşılan. Omzumda hafif ağrı hissettim. Gömleğimi sıyırıp baktım. Hafif bir morartı ve şişlik vardı. Sakinleştirici benzeri bir şey enjekte etmiş olmalılardı kolumdan. Hem bu paniğe kapılmamamı da açıklıyordu. Bir süre sonra, sakinleştirici etkisini yitirdiğinde, dört duvar üzerime üzerime gelmeye başladığında oldu ne olduysa. Korkunçtu.

     

     

    İri kıyım üç adam daldılar odaya aniden. Çirkinliklerini tarif edebilmem mümkün değil. Sert adımlarla bana yaklaşırlarken çaresizce kaçacak yer bakındım etrafta. İkisi kollarıma yapıştı. Üçüncüsü ise arkamızdan geliyordu. Direnirsem şiddete maruz kalırım korkusuyla usul usul gittim götürdükleri yere. Dar bir koridordan geçip bir hole ulaştık. Yapıda hiç pencere yoktu. En azından o ana değin benim gördüğüm kısımlarında. Çok küçük, tabut kapağı bile olamayacak denli küçük bir kapıya doğru götürüyorlardı beni. Boğucu bir korkuya kapıldım. Neler olduğunu anımsamadığım cümleler çınlattım binada. Üç çirkin dev yaratık beni duymuyor gibiydiler. Haykırışlarım duvarlara çarpıp bana geri dönüyordu. Direndim. Kollarımı kurtarıp yüzlerine dönmek ve neler olduğunu sormak için direndim. Balyoz gibi yumruklar indirmeye başladılar bedenime. Nereme olursa vuruyorlar, vurdukları yerleri parçalıyorlardı adeta. Çok güçlüydüler. Açtılar ufacık kapıyı. Vura vura soktular beni içeriye. Ölsem dedim. Ölebilsem.

    Beni kilitledikleri yerin boyu boyumdan hemen hemen otuz santim kısa, eni ise omuzlarımın genişliğinden olsa olsa yirmi santim daha genişti. Sırtımı yan duvarlardan birine yasladığımda- ki bu neredeyse imkânsızdı-  göğsümle karşı duvar arasında kırk-elli santimlik bir boşluk kalıyordu. Ölüm bu herhalde diye düşündüm. Aniden gözümün tam önünde bir ışık yandı. Zifiri karanlık yerini güneşin yaydığından öte bir aydınlığa bıraktı. Nefes alamıyordum. Göğüs kafesimin üzerinde tonlarca yük vardı sanki. Kalp atışlarım göğsüme atılan birer yumruktu gibiydi. Kapıyı yumruklamak, bağırmak, çağırmak, küfretmek, yalvarmak kendimi yormamdan başka bir netice getirmedi. Bitap düştüm. Tere batmıştım. Oturdum yere, dizlerim çenemde. Nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Sakinleşmem gerekiyordu. Elbet çıkaracaklardı beni buradan. Yumdum gözlerimi. Bu şekilde oturmak bacaklarıma, dizlerime büyük acı veriyordu. Terleme kesilmiyordu bir türlü. Üzerimdekileri çıkardım güçlükle ama ampul müthiş bir ısıyla dolduruyordu hücreyi. Ampulü kırıp ışığı söndürmek de mümkün değildi çünkü metal bir kafesle muhafaza altına alınmıştı. Bir müddet ayakta durmaya çabaladım ama bu da çok yorucuydu. Vücudumu sırtımdan büküp bir sokak lambası gibi dikildim önce. Sonra da dizlerimden bükülüp sığışmaya çalıştım canlı canlı girdiğim bu tabuta. Uyusam, bayılsam, ölsem… Kafamı duvara vurmak geldi aklıma. Ölmesem de bayılırım diye düşündüm. Vurdum vurdum vurdum. Kendimden geçmişim. Uyandığımda sırtım yerde, başım duvara yaslıydı. Bacaklarımı da karşı duvara boylu boyunca uzatmış haldeydim. Boynum ve başım şiddetle ağrıyordu. Alnım yaralanmış, yüzüm gözüm kurumuş kanla kaplanmıştı. Bu duruş bulunduğum hücreyi, tabutu, halveti, her ne ise artık, gözüme en geniş gösteren duruştu. Bu bakımdan nispeten rahatlatıcıydı ama kalkmak zorundaydım çünkü aksi gibi bağırsaklarım beni tuvaletimi yapmaya zorluyordu. Bir bu eksikti. Uzun süre çabaladım ama artık kendimi tutmama imkan kalmadı. Boşalttım bağırsaklarımı orta yere. Elimle köşeye topladım sonra pisliği. Rezillikti.

     

    Neydi ki bu? Maksat işkence yapmaksa başka pek çok metot vardı. Dövsünler, gersinler, falakaya yatırsınlar, elektrik versinler hatta cop soksunlardı. Erkekliğimden bile caymıştım artık. Yeter ki oradan çıkarsınlardı. Hem nereden biliyorlardı en büyük korkumu?

     

    Kaç defa ayılıp bayıldım, uyuyup uyandım, sinir krizleri geçirdim, nefesim kesildi, yüreğim patlamanın eşiğine geldi, kaç gün kaç gece o tabutta kaldım, bilmiyorum. Bana yüzyıllar gibi gelmişti. Birden kapı açıldı ve aynı üç iğrenç dev sürükleyerek çıkardılar beni. Bir odaya serdiler hayvan ölüsü gibi. Sonra başka biriyle geri döndüler. Bir ses ‘Şunu önce temizleyin, sonra tedavi edin’ dedi. Tekrar sürükleyerek seramikten, buz gibi soğuk bir zemine yaydılar. Üstüm başım bok içindeydi. Kendi pisliğim saçlarımdan ayaklarıma kadar her tarafıma bulaşmıştı. ‘Altına sıçmış eşek oğlu eşek’ dedi kart bir ses. Çırılçıplak bıraktıktan sonra arap sabunu ve tazyikli suyla yıkadılar her yanımı. Çirkin devlerden yediğim dayakla yarım metreküpte geçirdiğim zaman fena sarsmıştı bünyemi. Gene beyaz badanalı gene penceresiz bir odada bir süre dinlendirdiler, tedavi ettiler beni. Kimseye bir şey sormadım. Nihayet oradan da çıkardılar. Saçımı sakalımı temizleyip yıkanıp ütülenmiş kıyafetlerimi giydirdiler. İskemle tepesinde uyandığım odaya götürdüler ardından. İki iskemle bu defa karşılıklı duruyordu. Birine oturdum. Birkaç dakika sonra şık giyimli gençten bir adam gelip karşıma oturdu.

     

            “Tüm bu olanların nedenini merak ediyorsun. Neden sana yapıldığını ve bunu hak edecek ne yaptığını bilmek istiyorsun.”

     

    Çok düzgün ve nazik konuşuyordu karşımdaki. Bana kıymet veriyor gibiydi. Neredeyse önemsendiğimi hissedecektim. O konuşurken ben hep sustum.

     

            “Sana cevapları vereyim. Tüm bunlar sana ‘yaz’ diye yapıldı. En büyük korkunu bulduk ve günlerce yaşattık. Yenilmezliğimize, gaddarlığımıza ve kudretimize maruz bıraktık. Bunları senden çok daha belirgin ve etkin şahıslara da yapabilirdik. Fakat biz seni seçtik. Çünkü sen sana yaşattıklarımızı yazacaksın, on binlerce insana aktaracaksın ve biz de bir taşla binlerce kuş vurmuş olacağız. Göze alamayacaklar senin yaşadıklarını yaşamayı. Çok büyük bir kısmı göze alamayacak. Çok korkacaklar. Şimdi gideceksin. Yazmamak için çok direneceksin ama sonunda yazacaksın.”

     

    Kalktı. Elimi sıktı ve uzaklaştı. Birileri beni evime kadar bıraktı. Şarap ve kitap koltuğun önündeki sehpada yan yana duruyordu.

     

    Senelerce kendimle savaştım anlatmamak, paylaşmamak, yazmamak için. Başaramadım. İşte yazdım. Okumayın. Yalvarırım okumayın.

     

                                                                                       17 Ocak 2008

     

     

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

     

     

    Başa belâ, yüreğe cefa hüzünlerim ve bilhassa yere batası özlemlerim,

    Hadi gelin..! Cem-i cümlesi...

    Kabulümsünüz...

    Kelâmlar boşlukta oradan oraya savrulurken, bir ömür çark edecek özlemleri tüketip, hazin bir iklimin ayazında, sahneyi terk etmeye hazırlanan iki ardışık yürektik.

    Yaşamın gölgesinde, istiflediğiniz düşlerimizi henüz birbirimize sunamadan, zebanilerin aç bakışlarında görücüye çıkarmıştık.

    Ne çok aldanmıştık, aldatırken kendimizi…

    Ne denli haz almıştık günahlardan…

    Üzerimize bulaşan silik renklerle döşerken hayallerimizi, taş oluvermiştik.

    Farkında olmadan…

    Mazereti hayırsız; viran olmuş ebruli bir gecede savrulurken ruhum, mat bir çığlık kavuruyordu, yedi kat göğün kızıl tenini.

    Karşımda duran adamın; yüreğindeki yankılarının sebebi öfkesi belliydi.

    Galeyana gelen hayallerini boca ederken içinde, kırıklıklarını üzerime mıhlamaya kararlıydı.

    Dudaklarından hoyratça taşan sözcüklerin şiddeti, üzerime sinmiş günahın yüzüne tokatlar savururken, hiçbir utanç lekesi ruhumu hırpalamıyordu.

    ‘ Sus! Sakın bahanelerle gelme karşıma. Nasıl yaparsın bunu bana?

    Hiç mi canın acımadı? ’

    Yağmurun, yüreğime iğnelediği narin dokunuşun, kâh utanmaz ahvalimle çarpması, kâh çakıl taşlarının çıplak ayaklarıma batması, içimdeki amansız boşluğun salıncağını terk etmeme izin vermiyordu.

    Bir zamanlar uğruna dağları devirdiğim ve şer zamanları dahi silkelediğim adam karşısında ne acı ki, utanç duymuyordum.

    Evet…

    Aldatmıştım.

    İçler acısı kapana kısılmış çaresizliğimi, fettan bir gecenin koynunda sancılı ve menfur bir halde bırakmıştım.

    İlke edindiğim yalnızlığımın tek müritleri olan düşlerim, bu yakamozun gölgesinde görücüye çıkarken, gece haykırışlarımın miladını dolduruyordu.

    Rüzgârın sanki sesi kırılmıştı.

    Eskimiş ve kıyıya vurmuş bir balıkçı teknesi, başına üşüşen bu iki yüreğin birbirlerinin duygularını böylesine nankörce ifşa etmesinden dolayı, diş bilemeye başlamıştı.

    Kumsala vuran dalgalarında, yaşanan bu hezeyana ve gel-git vakitlere şahit tutulduğu için tadı kaçmıştı.

    Yerle bir ederken siper aldığımız ütopyalarımızı, birbirimize savurduğumuz kelimeleri çığırından çıkarmıştık.

    Hengâmesi gırla, almış başını yürürken netameli yüreğim, sıdkı sıyrılırken yaslardan mühimmatını topluyordu, yakında devriye gezecek yalnızlığına…

    Evcil sessizliğime, hileli eskizlerle son vermeye çalışan adamın, yüzünde belirginleşen gamlarının tahribatı, yüreğine nüfus edip, dilinde sancılı bir acıya dönüşünce, absürt beddualarına maruz kalmıştım.

    Artık üzerimde balcığa bulanmış küflü sözcüklerle, çaka satan adamın tavrına son verme vaktim gelmişti.

    ‘’ Aldattım… Bunu duymak istiyorsan, evet seni aldattım!’’

    Şimdi seninle, sanrın sınırlarını zorlayan bir yolculuğa çıkalım mı ne dersin?

    Kurban edilecek, bir yürek arıyorken sen, aldatıldığını san hâlâ...

    Yüreğimde demlenirken fokurdayan özlemlerim, parmaklarımın ucunda haykırışlarım çatırdıyordu.

    Hüzünlerim haremlik olmuştu, yakarışlarım selamlık.

    Ve sen her vakit âmâ idin…

    Şimdi saatlerimizi, hani sabrın sınırını zorladığı ve akrep ile yelkovanın zembereğini çetin bir kavgada katlettiği vakte kuralım mı ne dersin?

    İncir çekirdeğini doldurmayacak bir kavganın gölgesinde bir başına bırakırken beni; sükûnetin yerle bir olduğu kaldırımlarda, ahrazdım.

    Gözü dönmüş destursuz naraları cüz cüz okurken, ayıbı da unutmuştun delikanlı kitabının tozlu sayfalarında.

    Tutkularını azmettirecek bir şer ararken, bilmiyordun…

    Bir adım gerindeydim oysa…

    Sensizliğin sarkaç olmuş lanetini, üzerime kilitlemiştin. Bir yanım kafa tutarken, bir yanım müsvedde kederlerle dalaşıyordu.

    Yol aldıkça sen, ben iz oluyordum.

    Gecenin zifir suretinde yıldızlarla işbirliği yapıyordum. Soysuz kelimelerin, tek celsede devirirken beni, sol yanımda ağrılı bir havale nöbeti, devir teslim yapmıyordu bir başka acıya…

    Hayra yormadığım edepsizliğine, çelme taktığım o an’a kürek çekelim mi ne dersin?

    O gece, bir başına bar bar dolaşırken dipsiz kuytularda, erkekliğinin en üst mertebesinde, bir başka bedene kendini koy vermiştin.

    Kelimeler, kelamların arasında sermest olmuş, bir başına oradan oraya mekik dokuyordu.

    Bir vardın ya, hani sanki bir yoktun o kuytuda.

    Vurguna uğradığım o gece, bir başka kucak diye sarmalamıştı beni kolların.

    Benden bihabersizdin.

    Ne acı ki, fark etmemiştin ezber bildiğin tenimin sesini…

    Ve ben, o gecenin sabahında, seni ebediyen o otel odasında serkeşliğinle bir başına bıraktım.

    Evvelinde hibe edilen kırıklıklarımın, çetelesi tek tek tutulurken yüreğimde, aklanamayacak, yadsınamaz bir gerçekti aldatıldığım.

    Aldanmıştım…

    Aldanışlar asılı kalırken, yeni yetme kimsesizliğimin rıhtımında,

    İçler acısı bir sorgu müebbet şimdi bana.

    GAMZE ATAL…

    Devamını oku...

PAMUKLAR İÇİNDE BÜYÜTTÜM SENİ& PDF Yazdır E-posta
Yazar GAMZE ATAL   
Tuesday, 12 May 2009

Üzerime yaslanan sessizliğin, harap dehlizlerinden kurtulabilmek ve ruhuma işleyen marazi an’ları aklayabilmek için bu şehri terk ediyordum.

Öyle kolay değildi aslında, ilk iç çekişlerimi avuttuğum, kir pas içinde kalan hüzünlerimle, an gelip köşe kapmaca oynadığım vakitlerden çekip gitmek…

Hiç kolay değildi…

Uzun yolların aramıza gireceğini ilk hisseden, çocukluğumun ayak izlerini taşıyan, bahçemizdeki ıhlamur ağacıydı.

Terke karar verdiğim andan itibaren kokusunu benden yoksun bıraktığında, gücendiğini anlamıştım. Aktı akacak gözyaşlarımla, içime çakılan kırılganlıklardan firar etmeye çalışırken, gölgesinde çok zaman gizlenmiştim.

Yaşam, kuytu köşelerde bıraktığı körpe umutlarım üzerine, aldanışlarla haince peşkeş çekerken, o yaralarım üzerine minik çiçeklerini yağdırır ve titreyen kimsesizliğimi sarıp sarmalardı.

Karanlığın üzerime attığı ağları ılık bir esintiyle alır ve arta kalan buğusunu, gecenin zifir kuytusuna defnederdi.

Şimdi ise, yakarışlarıma tek şahit olan evime veda ederken; tadına vardığım, dokunduğum, duyumsadığım ve kokladığım her şeyi kendime teker teker özenle ekliyorum.

Unutmamak ve yeniden anımsamak için de, ruhumdan kopardığım küçük dokunuşlara ipuçları hazırlayıp, yüreğimin gizli köşelerine yerleştiriyorum.

Bütün serseri tutunuşlarımı, deli dolu heyecanlarımı ve kekeleyen sevinçlerimi, ölgün vakitlerden kurtarırken, bu defa anlık heveslerin kursağında kalmaması için temkini elden bırakmıyorum.

Evimin her köşesine son defa dokunurken, duvarların sessiz iniltisini içten içe ağlayışlarını duyumsuyorum.

Aniden gizli saklı köşelerden ruhuma, eksik etekli bir umudun parıldayan melodisi düşüyor.

Anneannemin, kulağıma fısıldadığı ezgiler odayı sarıp sarmalıyor.

Saatler o anda kayıp gidiyor. Bir kız çocuğunun, ananesinin elleri arasında yaşam bulan udundan yayılan müziğin nurlu sesi kulağımda yankılanıyor.

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım. Bir haykırsam, belki duyulur sesim, ben yalnızım…’

Birden, içimde yüksek ağrılı havale geçiren yaşam, bir ukdenin ardına saklanan hıçkırığı yerle bir ediyor.

Anımsamak istediğim zamanların ipini çekerek, payıma bir tebessüm ısmarlıyorum.

Ananemin odasından gelen melodinin, bazen deniz kokusuna vuran yakarışı, bazen dalgaların sesine eşlik eden hasreti ve bir martı olup saçları örgülü küçük kızın umut kokan düşlerine konduğu vakitler, saklandıkları yerden çıkarak yanı başıma düşüyor.

İçime siyah beyaz vakitlerin, naftalin kokusuna bulanmış özlemi düşüyor. Ay, yıldızların etrafında geceye çökerken, bütün zarafetiyle üzerimize yansıyor.

Anneannemin kollarında huzurla seyrettiğim göğün; ardında saklanan tehlikeli vakitlerden bir haberken, bir daha kimsenin omzunda o güveni bulamayacağımı daha o çocuk zamanlarımda biliyorum.

Kalıplara sığdırmadığım çocukluğumun haylaz zamanlarına eşlik eden diğer şahidi ise, ananemin ellerinde renklenen pamuk şekerlerdi.

Bir anda yüzümde ilham verici bir tebessümün belirdiğini hep söyler ve dile getirdiği şarkılar yüreğimde tarifsiz coşkular yaratırdı.

Büyük bir aşkla bağlandığı eşini yitirdikten sonra tek tutunuşu olmuştu müziğin sessiz haykırışları ve asırlık bir el yazması gibi uduna dokunduğunda, geçmiş zamanlara özlemini böyle dile getirdiğini bilirdim.

Yıkıntılar arasında kalmış bir kalbin, sesini duyumsayabiliyordum. Kırık dökük hatıralarına

Hiç bir zaman el sürülmesine izin vermezdi.

Dedemi yitirdikten sonra, hep ıslak vedalar kalmıştı yüreğinde…

Gözlerimden akan her yaşı özenle kendine alarak, eli yüreğinde ruhuma pansumanlar yapardı.

Canımın acımasından korkardı. ‘ Pamuklar içinde, büyüttüm seni. Küçük bir parmak çocuktun. Hep göz nurumsun unutma’ derdi

Şimdi evimi terk ederken ardımda bıraktıklarım, içimde salkım saçak özlemlerle kanıyor. Yalpalanarak anıların düştüğü her noktadan, koşar adımlarla çekip gitmek istiyorum.

İçimde oluşan tarifi imkânsız hayal kırıklıklarımı; nur yüzlümün görüp, canının acımasını istemiyorum.

Aramıza giren, adı sanı belli olmayan o sonsuzluğun feri vuruyor bir anda odanın kuytu köşesine…

Son defa, uzun uzun bakıyorum her bir noktaya…

Elimden özensizce alınan, huzur dolu vakitlere derin bir iç çekişle dokunurken, yüreğimde derin yaralar açan her an’a sus pus bir kadının isyanlarını gönderiyorum.

Köşe başında bir kız çocuğu görüyorum.

Saçları iki örgülü…

Gözlerinde yıldızların parıltısı...

Yaşam henüz çelme takmamış hayallerine,

Muhtelif zamanlar, yüreğinde derin yarıklar açmamış…

Elinde özene bezene tutuğu bir pamuk şeker,

Tebessümünde ılıman mevsimlere ilham veren kocaman bir coşku…

Bir kız çocuğu bırakıyorum, bu şehri terk ederken ardımda…

Yüreğinde hala, hükmünü kaybetmemiş umutlar…

Yalan yanlış bir elveda çıkıyor ruhumdan,

Düşümde nur yüzlü bir kadın…

Hep aynı şarkıyla, bana yol gösterme telaşında…

‘Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım. Bir haykırsam, belki duyulur sesim, ben yalnızım…’

GAMZE ATAL…

27/04/2009


Favori olarak ekle (22) | Görüntüleme sayısı: 449

Yorumlar (4)
RSS yorumları
1. 21-05-2009 16:09
muhtesem
Yazan nes (Kayıtlı)
2. 24-05-2009 18:59
gamze :))
Yazan minna (Kayıtlı)
3. 24-05-2009 19:00
sevgiyle... :)
Yazan gamze_atal (Kayıtlı)
4. 25-05-2009 10:25
"Yalan yanlış bir elveda çıkıyor ruhumdan." 
 
 
Yalnızlıktan sıkılmış bir kurşun gibi..
Yazan sunniteneffus (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 361
Ezkizler: 1051
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 1022964

Liman

007.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com