Eskizler >> şiirler
*Herhangi Bir Kadın Anısına...
Sarılırken hayat makaralara perde perde
Ben biriktirdiğim tüm kadınları yakıyordum ucundan
Çocukça eylemler yapıyordu düşlerim gözlerime kapalı odalarda
Umutsuz yelkenlileri karaya çıkartıp yürütüyordu ellerim
Tek başına zor oluyordu bu asi yalnızlık,
-başına buyruk bir cellattım ben bilinmeyenlerin ormanında
- es -
Ki
Tanrı gibi yalnızdım bu koca dünyada...
Kendinin, kendine terk edilmesi ne demektir bilir misin?
İlk uzun metrajlı film denemem olacaktı bu serüven
Efsanelere sığmayacaktı biliyorum.
Ellerine bulaşmış kirli toprak kokusu içine sinmeyecekti
Daha da çamura yatacaktın sen...
Taş atıp camı kırmış çocukluğum gelecek gözbebeklerimin perdesine
Utanacağım…
Sen çocuk, evet sen!..
Kırmızının en koyusu düşecek yanaklarına belki de…
Anadan üryan düşlerine bağlayacaksın, dilek diye çaputlarını
Tuttuğun dallar bir bir kırılacak biliyorum…
Ardına sakın bakma, Mor saçlılar/sancılar peşinde…
Onsekiz’inde teslim oluyordun kör bıçak bir intihara
Yaptığına alçaklık derler ya,
Bakacağız çaresine çocuk, pencere kenarı karanlığıyla...
Bulutların tozu kaçtı gözüme, dudaklarımda senden kalan tuzlar…
Ve
Ne zaman arkamı dönsem, yüzün yüzüme bakar…
İtiraf et!
Göğsüme dayadığın altıpatların şansı sahiden altıda bir mi?
Yoksa altmış milyonda bir mi yakalanır insan bu hastalığa...
Uykusuz yarınları yanına alıp saklandığında
Peşine düşen azrailin çürük dişi kana bulandığında
“Kaçabilirsin ama saklanamasın repliği kulaklarımda…”
Ölüm kusarken ağrılarını şakaklarıma, doğmamış güneşlerin diyetini hangi karanlık öderdi…
Gökay Birkan SUCAKLI - *Tüm Yalan ve Yalancıların Ölmüş Anısına...
Devamını oku...
Eskizler >> düz yazılar
YÜZLEŞME
Yatağına uzanmış, günün muhasebesini yapıyordu. Yine önceki günlerden birini geçirmişti. Her şey aynıydı. Konuştuğu kişiler, karşılaştığı olaylar ve bu olaylar karşısında sergilediği tavırlar hep aynıydı. Bu monotonluk kendisini mutsuz hissetmesine neden oluyordu. Gözlerini kırpmadan tavana dikmiş, sigarasının dumanını çeşitli şekiller vererek üflüyordu. Birazdan uyuyacaktı. Sonra kalkıp tıraşını olacak, dolaptan eline ne geçerse onları üzerine giyip, her zamanki joker kravatını boynuna geçirip, ayaklarının geri geri götürdüğü işyerine gidecekti. Yine birileri gelecekti. Kimi uysal, kimi hırçın, kimi sinirli, kimi laftan anlamaz, kimi ukala bir çok kişi ile muhatap olacaktı. Çayları yine soğuyacaktı. Sigarasını tuvalette içecekti yarım yarım. Öğlen birkaç bisküvi, akşam ise ya dünden kalan yemeklerden ısıtıp yiyecekti ya da birkaç lahmacun alacaktı. Sosyal bir insan olmaktan uzaklaşmıştı. Hiçbir şeyini kimseyle paylaşmıyor, hiç kimseyle konuşma ihtiyacı duymuyordu. Yalnızdı, yapayalnız. Kalabalıklar gidermiyordu onun yalnızlığını. “Öf” dedi. Öyle bir öf çekmişti ki, sanki içindeki tüm sıkıntıları dışarı atmıştı. “Neden böyle oldum” diye sordu kendi kendine. “Ben kimim”, “Ben neyim” diye birkaç soru daha ekledi sorularına. Biten sigarasının ateşiyle bir sigara daha yaktı. Kaşlarını burnunun üstünde fiyonk yaparak bir süre düşündü. Birden uzandığı yerden kalktı ve sırtını yatağın başlığına dayayarak oturdu. Yüzüne bir tebessüm yayılmıştı. Sınavda tüm soruları yanıtlamış bir öğrenci gibi rahatlamış hissediyordu kendini.
“Ben bazen bir köpekbalığıyım dedi. Laftan anlamayanlara kanunun ve makamın bana verdiği gücü kullanıyorum ve sorun çözülüyor. Bazen Kaplumbağayım, hırçın olanların tavrı karşısında geri çekiliyorum, ama bildiğimden de şaşmıyorum. Bazen Panda oluyorum. Sinirli olanları yatıştırıyorum. Bazen de Tilki oluyorum. Ukalaca yaklaşanlara kurnazlık edip ortak paydalarda buluşmayı öneriyorum. Bu yüzdendir yıllardır aynı görevi yaptırıyorlar bana. Çünkü hiç sorun yansıtmıyorum. Herkesin işine geliyor bu tavırlarım. Ama bu kadar değişkenlik beni mutsuz ediyor. Şimdi kendimle yüzleşme zamanıdır.Şimdi sıra Baykuş olmakta.”
Gecenin karanlığı ile ruhunun karanlığını bir birine benzetmiş ve kendine yeni bir isim koymuştu. Baykuş. Bir baykuş gibi ruhunun karanlığındakileri net bir şekilde görmeye çalışacaktı. “Kendimi tanıyor muyum, ya da ne kadar tanıyorum?” diye bir soru sordu kendine. Zor bir soruydu, ama yanıtını bulmuş gibiydi. Dört ayrı kağıt çıkardı. Birincisine AÇIK, ikincisine KÖR, üçüncüsüne GİZLİ, dördüncüsüne ise BİLİNMEYEN adlarını koydu. Ve kağıtları doldurmaya başladı.
AÇIK adını koyduğu kağıda, kendisince ve başkalarınca bilinen özelliklerini maddeler halinde yazmaya başladı. Adı, yaşı, memleketi, işi, medeni durumu gibi değişmeyen bilgileri sıraladı. KÖR adını koyduğu kağıda, kendisince bilinmeyen ama başkalarınca hakkında söylenenleri yazıyordu. Söylenenlerin hiç birisini kabul etmemesine rağmen, suratsız, kendini beğenmiş, geçimsiz, asabi, mendebur, kompleksli, alıngan, ukala benzeri ifadelerin bazen arkasından bazen yüzüne karşı söylendiğini hatırlıyordu. Sonra GİZLİ adını koyduğu kağıda geçti. Bu kağıda kendisince bilinen ama başkalarınca bilinmeyen özelliklerini yazmaya başladı. Sırları, hoşlandıkları, hoşlanmadıkları, zaafları, korkuları, istekleri, hedefleri, hayalleri gibi özelliklerini yazdığında kağıdın dolduğunu gördü. Daha sonra BİLİNMEYEN adını koyduğu kağıdı aldı ve bu kağıda kendisince ve başkalarınca bilinmeyen özelliklerini yazacaktı, ama bilmediğini düşünerek boş bıraktı.
Her kağıda yeniden tek tek bakıp sonra kağıtları kare oluşturacak bir şekilde yere yaydı. AÇIK adını koyduğu kağıtta çok az madde vardı, BİLİNMEYEN adını koyduğu kağıtta ise hiç bir şey yoktu. KÖR adını koyduğu kağıtta çok şey vardı. Nasıl göründüğünün farkında olmadığını anlamıştı. Yoksa insanlar neden durup dururken onca şeyi söylesinlerdi ki. En son GİZLİ adını koyduğu kağıda baktı. Kağıt dopdoluydu. Kendini hep sakladığını, her şeyden sakındığını, bu yüzden insanların kendisini tanıyamadığını düşündü. Hal böyle olunca insanlar kendisine nasıl davranacaktı ki. Baykuş olup kendisine dışarıdan bakmayı öğrenmişti artık. Mutsuzluğunun aslında kendisinden kaynaklandığına, bu nedenle hemen değişmesi gerektiğine karar vermişti.
Sabah uyandığında ıslık çalarak tıraşını oldu. Giysilerini özenle seçti ve uygun kravatı da boynuna bağlamayı ihmal etmedi. Kokular sürdü. Yola çıktıktan sonra her gördüğüne tebessümle selam veriyordu. İlk işi mahalle bakkalına uğramak oldu. Biraz bekledi ve beklediği gelmişti. “Ferah hanım” dedi, “Siz bana göre dünyanın en güzel kadınısınız ve ben sizi çok seviyorum.” Sadece Ferah hanım değil, kendisini hiç sevmediğini düşündüğü bakkal Fahri amca bile şaşırmıştı ondaki bu değişikliğe. Rahatlamıştı.
Sonra iş yerine gitti. Tebessümler maske olmaktan çıkmış iyice yayılmıştı yüzüne. Herkese günaydın dedikten sonra radyoyu açtı, çalan müziğe eşlik etti. Bir yandan da dilekçe yazıyordu. Ayağa kalkıp “biraz beni dinleyin” diye seslendi çalışma arkadaşlarına. Oturdukları yerden yüzlerini ona döndürdüler. “Arkadaşlar, ben bu işyerinde ve hatta bu şehirde mutlu değilim. Mutsuzluğumun kendimden kaynaklandığını anladım ve değişmeye karar verdim. Burada kalırsam değişmeme fırsat verilmeyebilir, gecikebilir. Çünkü alışkanlıklardan kurtulmak kolay değil. O bakımdan tayin istemeye karar verdim. “ dedi ve izin alıp iş yerinden ayrıldı.
Herkesi şaşırtmıştı. Ama en çok da kendisi şaşırmıştı. Nasıl eziyet etmişim onca yıl kendime ve nasıl heba etmişim o güzel yıllarımı diye hayıflanarak eşyalarını toparlamak üzere evin yolunu tuttu.
Baykuş olup kendisine dışarıdan bakmayı öğrenmişti. Uğursuzluğun sembolü baykuş, ona uğur getirmişti. Artık kendisini daha iyi tanıyordu. Ne istediğini tam olarak bilmese de, ne istemediğini biliyordu……
16 Ocak 2009
Rahim Taş
Devamını oku...