Eskizler >> düz yazılar
Sekizinci birasını içiyordu aynı bardaktan. Bardakların neden değiştirilmediğini düşündü bu kırmızı ve kahverenginin mistik yapmaya çalıştığı karanlığında. Dört saattir aynı masada oturuyordu. Bir defa tuvalete gitmek için ayağa kalkmış ve bu dört saat içinde başka bir harekette bulunmamıştı. Bir defa geçmek isteyen biri pardon diyince sorun değil demişti. Başka hiçbir ses çıkmamıştı ağzından.
Sonra aynı masada neden dört saat oturduğunu düşündü. Etrafını inceleme zahmetinde bulunmamıştı geldiğinden beri. Sağına soluna baktı, gözlerini barın her yerinde gezdirdi. İçeride çiftler ,dışarıda da arkadaş grupları vardı ikili üçlü. Kendi dışında tek başına oturan yoktu. Aradığı cevabı bulamamıştı. İçeriyi incelemeye başladı. Burnuna kasvet kokusu geldi. Ya da artık sarhoş olmaya başlamıştı. İçerisinin çok karanlık olduğunu fark etti. İnsanların birbirlerinin yüzlerini seçmesi imkânsız gibiydi. Hoş kimse kimsenin yüzüne bakmıyordu ya. Çok bir önem biçmedi bu duruma alışmıştı insanların yüzlere, gözlere bakmadan yaşamasına. Karanlıktan iki renk ayırt edilmesine izin veriyordu tavanın rastgele yerlerine yerleştirilen soluk sarı lambalar; kırmızı ve kahverengi. Duvarlara siyah beyaz fotoğraflar asılmıştı. İnsanın huzurunu kaçıran fotoğraflardı bunlar. “Demek ki böyle içmeye teklin ediyorlar bizi” diye geçirdi içinden. Sonra gözü bara kaydı. Barın önüne bir gemi dümeni yerleştirilmişti. Barmene dikkat etme gereği duymamıştı ilk içeri girdiğinde. Çokta önemli değildi aslında; ta ki barın önünde o eski, arkasından balık ağları geçirilmiş dümeni görene kadar. İçerinin kasveti bir anda dağılmıştı gözünde. Evet demişti olmak istediğim yer burası. O eskiden gördüğü balıkçı tavernaları, huzurla eğlencenin, keyfin ile kederin yan yana durduğu içkinin insanların hayatlarından kesitleri paylaşmak için birilerini aramadığını, yan yana oturan iki insanın bütün hayatlarını birbirlerini tanımasalar bile paylaşabildikleri, masadan bütün sohbeti masada bırakıp kalkan insanların mekânlarından burası.
Bir bira daha söyleyecekti ki; bara biraz daha dikkat verince gördü ki sonuç hayal kırıklığıydı. Barın arkasında duran barmeni fark ettiğinde üzüldü. Barmen sıska, kısa boylu, uzun saçlı, kulağı kaşı delik gençten biri olduğunu fark etti. Aklından geçen meyhane raconundan bihaber, barmenliği karı kız düşürürüm belki diye, bin bir yakarışla icra eden yeniyetmenin tekiydi o. Orada onun yerine durması gereken barmeni hayal etmeye çalıştı ama beceremedi. Yine bulamamıştı.
Gitmeden anlamak istiyordu neden dört saat aynı yerde oturduğunu. Zira etrafta bir sürü bar, taverna, lokanta hatta meyhane varken o burayı neden seçmişti. Oturduğu yeri incelemeye koyuldu bu sefer. Bahçeyle dükkânın birleştiği çizgiyi ortalıyordu masa. Aklına Araf’ı getirdi masa. Dışarının bahar havasına karşı içerinin karanlığını paylaşıyordu kendisiyle. Kafasını kaldırıp ileri doğru bakınca oturduğu yerden sokağın en güzel manzarasını görebildiğini fark etti. Balıkçıların arasından yükselen bir iki ceviz ağacını hiçbir yerden göremeyeceği kadar iyi görüyordu. Ağaçların yapraklarının üzerinde gezinen güneşi, güneşin parlaklığını yer yer kesen yağmur bulutlarının o kilden daha gri ama pamuktan daha yumuşak izlerini, rüzgârın yapraklara verdiği o hafif sallantının çıkardığı sesi bile görebiliyordu.
Balıkçılar sokağında iki balıkçı dükkânının arasında duran meyhanenin bahçesinde kök salmış ceviz ağacı diğerlerinden biraz daha uzundu. İçinde hayatın bütün sancılarını, umutlarını büyütürken kendi de serpilip sokağın efendisi olmuştu. Boğaz kenarında yiyecek bir şeyler bulma ümidini yitirmiş iki martı bu uzun ceviz ağacının etrafında dönüyor onun engin bereketinden faydalanmak için ara ara ağacın dalları arasına salto yapıp gözden kayboluyorlar sonra da sanki denizden çıkarmışçasına görsel şölenle yeniden gökyüzüne sarılıyorlardı.
Sağ elini yumruk yapıp yanağına dayadı neden burada olduğunu bulmanın rahatlığıyla. Karanlığın içindeki kan renginin bedenine huzur vermesini, mezarlık karanlığının içindeki acıları, sevgi yoksunluğunu, parçalanmışlığı def etmesini dileyerek ağırlığını verdi sol yana.Masanın bir tarafına yüklenince kısa bacağın yere çarpmasıyla çıkan boğuk tok sesi ona buradan sıkıldığını hatırlattı.
Bardağına baktı yarısı doluydu. Bardağın bira dolu yarısı ile selamlaştı. Tepesine dikti. Biranın o metalik soğuk tadı bütün bedenine yayıldı. Ağzından geçen her metalik molekül onu acıdan bir milim daha uzaklaştırıyor gibiydi. O soğuk sarı sıvının boğazından geçişini huzurla bekledi. Tepesine diktiği bardaktan akan biranın bir kısmı birkaç gündür tıraş etmediği sakallarından yüzünü ferahlatarak süzülüp pantolonuna damladı. Alkolün etkisiyle önceden küfrederek tepki vereceği bu olayı sakinlikle karşılayıp hiçbir şey demedi. Eliyle süpürdü siyah kumaş pantolonunu. Sonra meşin yeleğinin cebine attı elini köstekli saatini çıkarıp baktı; sekize çeyrek vardı. Ayağa kalkarken yine meşin olan ceketini oturduğu sandalyenin arkasından aldı, masanın üzerine bir miktar para bıraktı. Ağır ağır yürüdü kapıyı geçti. Bir iki küçük şıpırtı ile yağmur çiselemeye başladı o adım atar atmaz dışarıya. Garsonlar hemen bahçenin üzerini kapatmaya koyuldular.
Yağmur çiseliyordu. Baharın bütün renklerinin yüzüne, sakallarına selam ettiğini hissediyordu. Aheste aheste atıyordu adımlarını. Sakince… Acelesi yoktu. Cevizin altındaki masası on dakika sonra hazır olacaktı. Martılar yağmur dinince gelip selam edeceklerdi rakısını yudumlarken. Sokaktan yükselen kokuları bu ince yağmur dindirmemişti. Burnuna gelen buram buram levrek kokusu meyhane yolunu cennet yokuşu gibi hissettiriyordu. Meyhaneye gidince tuzda levrek yiyecekti, yanında bir büyük yeni rakı…
Kolları iki yandan sallanıyordu. Yağmur iyice sakinlemişti. Ceviz ağaçlarının sokağına girince burnuna anason kokusu çalındı balığın yanında. Arnavut kaldırımı sokağın her yerine bu iki koku sinmiş olmalıydı. Kokladıkça iştahı kabarıyordu. Sabırsızlanıyordu. Sakalını sıvazlayıp ceketini çıkardı, eline alıp yürümeye devam etti.
Sokağın sonuna doğru meyhanenin tabelasını gördü; “Lavraki”. Hevesle yürümeye devam etti. Tam kaptırmış son adımlarını sayarken arkasından bir çocuk sesi geldi. “ Abi be yeleğin ne güzelmiş.” Kafasını çevirip çocuğa baktı, saçları kısacık, esmer üstü başı paramparça bir çingene çocuğuydu. Köstekli saatinin çözüp pantolon cebine koydu. Yeleğinin düğmelerini çözdü düşünmeden, çıkarıp çocuğa verdi. “Sağ olasın be abi!” dedi çocuk. Koşarak uzaklaştı.
Canının sigara istediğini fark etti bu sefer genç adam. . Sigara içmiyordu ama bu sefer canı istiyordu. Hemen sağında duran büfeye girdi. Sigara, kibrit aldı. Gömlek cebine koydu ilk önce. Ama ütülü beyaz gömleğinin altından görünüyordu. Rahatsız etti bu durum onu. Oradan alıp pantolonunun cebine koydu.
Birkaç adım sonra meyhanenin içine varmıştı. Meyhaneciyi gördü el etti. Ellerini önündeki ortası sararmış beyaz önlüğe silerek gelen meyhaneci önce elini sıktı, sonra masasını gösterdi. O sokağın belki de o semtin en yaşlı ceviz ağacının tam altındaydı masası. Ağacın yemyeşil yaprakları o kadar sık ve o kadar büyüktü ki demin yağan yağmur tek damla işlememişti masaya.
Ağaç içinde hayattan başka engin bir düş barındırıyordu. Altında birbirine sarılan yavukluların sevgisini; birbirine bıçak çekip hayatını, şanını ortaya koyan kabadayıların öfkesini; bir yerleri dağıtıp saklanacak yer arayan külhanbeylerinin korkak cesaretini, meyhanecinin biricik aşkı geçerkenki çocuksu bakışlarını, gençten esmer bir türkücünün bağlaması elinde söylediği uzun havaları, yeni doğan evladının şerefine kadeh kaldıran yeni babanın neşesini bir telkari ustasının gümüşü işlediği gibi işlemişti kabuğuna.
Meyhane ve iki yanında bulunan iki balıkçı zamana direniyorlardı. Etraflarındaki bütün eski binaların yerlerine dikilen apartmanlara karşı bu üç kafadar, bu üç ahretlik sadece kendilerinin barındığı tek katlı mülkleri ile şehre, yozlaşmaya, asimile edilmeye karşı direniyorlardı. Çıkmazın üç yanında sokağa hâkimdiler. Köşelerde ulu cevizden biraz daha küçük olan iki ceviz ağacı daha vardı. Büyük ceviz sokağı ortalıyordu. Bir tek onun altı çimenliydi. Çimenin üzerine ufak bir masa ve iki sandalye yerleştirilmişti.
Ağacın gövdesine dayanmış sandalyeye oturup sırtını ağaca verdi. Meyhaneciye “levrek, rakı” dedi. Meyhaneci uzaklaşırken pantolonunun cebinden az önce köşedeki büfeden aldığı Filtresiz birinci sigarasını çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Sonra elini sandalyenin arkasına astığı deri ceketine götürdü. Ceplerini yokladı, eline gelen küçük tahta parçasını yakalayıp paketin üzerine koydu.
Garson rakıyı karafa doldurulmuş rakıyla beraber işlemeli, içi buz dolu bakır ehlikeyflerden getirdi. Hemen bardağı altlığa yerleştirip üçte birini rakı doldurdu. Başka bir garson uzun boyunlu zarif bir sürahi ile bir kâse buz getirip yerleştirdi masaya. O giderken rakıyı getiren bu sefer de biri küçük, biri diğerinden biraz daha büyük iki porselen tabak, bir çatal ve bir bıçak getirdi. Küçük olan tabakta birkaç dilim ekmek vardı. Titizlikle masaya yerleşen tabakların yanına diğer garson birkaç parça kalamar, bir iki tane midye tava biraz da tarator getirdi.
Genç adam sürahiden buz gibi suyu kadehine doldurdu. Küçük bir yudum alıp ağzımda gezdirdi. Sonra derin bir solukla yuttu. Midyelerden birini yiyip bir yudum daha rakı aldı kadehinden.
Yaşlıca bir kadın bahar ayında bile kafasından beresi eksik olmaya balıkçı ile konuşuyordu. Ne söylediklerini tam işitmiyordu ama kadının kocasına balık pişirmek istediğini, en çok iskorpit sevdiğini anladı. Yıllardır aynı gün iskorpit yeriz dediğini ise hayal meyal duydu.
Dikkatini yaşlı kadına vermişken birden beyaz önlük belirdi önünde balığını getirmişti. Balığın üzerindeki tuzu aralarken “Afiyet olsun paşam.” dedi. “ Var mı başka bir isteğin?” Genç adam eyvallah diyip gönderdi meyhaneciyi. Eline çatalı bıçağı alıp balıktan küçük bir parça alıp ağzına götürdü. Ağzında erimesine izin verdi balığın. İliklerine kadar hissetmek istiyordu bu keyfi. Rakıdan bir yudum daha aldı. Havanın kararmaya başladığını görüp göğe selam etti…
Rakıdan birkaç yudum daha alıp keyifle sandalyeye yayılırken tek eksiğin müzik olduğunu düşündü. Arkasından bir kadın sesi filizlenip “ Ustam biz geldik” dedi. Başını çevirince gözleri gece mavisi güzeli gördü. Yanında birkaç genç müzisyen sandalyelerine oturmuş gelecek rakıyı beklerken çaldıkları aletler ile ilgileniyorlardı. Genç adam kafasını çevirip iç çekti. Rakıdan bir yudum daha alıp bir parça kalamar götürdü ağzına.
Kadın usulca söylemeye başladı “ Kimseye etmem şikayet…”. Kanun, kemane ve klarnetin etrafa bıraktığı masal rengi bülbül gibi şakıyan kadının saçlarını boyayıp masaları dolaştı. Dolaştıkça insanlar kendilerini kaptırdılar müziğe. “O güzel ismini son nefesimde
anıp da bahtiyar ölmek isterim…” dediğinde kadın genç adam üçüncü kadehini içiyordu.
Gırnata taksiminde genç adam eline aldığı tahta el yapımı ağızlığa bir sigara yerleştirip ağzına götürdü. Tam kibriti çakıp yakacakken meyhaneci geldi. Önündeki tabağı alıp “ Mezgit getireyim mi paşam?” diye sordu. Kibriti çakıp sigarayı yakan genç öksürüklere boğulurken “Olur” demeye çalıştı. Meyhaneci “ İlk içişin mi?” diye sordu.
“ İlktir” dedi. “ Bir arkadaşımın gönlüdür. Dışarıya çıkınca bir meyhanede benim yerime Bafra iç demişti. Bafra bulamadım bunu verdi bakkal. Onun gibiymiş.” Diyerek açıkladı.
“ İlki zordur dedi meyhaneci. Bafra’nın üretimini durdurdular. On sene kadar oldu. Bu da iyidir. Ama dur sana ben Adıyaman işi yollayayım o zaman arkadaşının adağı kabul olur.” Dedi.
Beş dakika kadar sonra iki beyaz tabak geldi garsonun elinde. Birinde ızgara mezgit duruyordu. Yanında birkaç parça roka ve limonla. Ötekinde ise elle sarılmış iki adet sigara.
Genç adam rakıdan bir yudum daha alıp ağızlığa sarma sigaralardan birini yerleştirdi. Ağızlığı dişlerinin arasına sıkıştırıp kibriti çaktı. Yanması için bir iki nefes çekti. Ayaklarının yerden kesilmesine karşı koyamayarak gülümsedi.
Sonra bir martı süzülüp masanın önüne kondu. Çimenlerde gezindi. Etrafına bakındı. Genç adam sigaradan aldığı dumanı üflerken bir parça balık atıp martının önüne “ Merhaba” dedi. Balığı kapan martı kanat çırpıp uzaklaştı.
Kadın pürüzsüz çıplak sesi ile söylemeye başladı; “ Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım…”
Devamını oku...