| Botlar |
|
|
|
| Yazar a.ihsan bilgen | ||||
| Friday, 19 September 2008 | ||||
|
… … …
Gece yoklaması sonrası koğuş kapısına çağrıldığımda olağanüstü bir şeyler olduğunu hissetmiştim. Dışardaki deniz kokulu ayaza karşın, dengim elime tutuşturulup kapı dışına konmayı ummadım dersem, yalan olur.
Koğuş Temsilcisi, maltaya vardığımda sordu:
“ Beklediğin ayakkabılar nasıl bir şeydi?”
” Kalın tabanlı bir bot olacak.”
“ Kaç numara ?”
” Kırk bir.”, dedim.
“ İyi.”, dedi.
Elini battal boy siyah torbaya daldırdı:
“ Ayağında paralansın.”
Önüme çizmeden kısa bottan uzun, içi tüylü, ucu sivri, yumurta topuk siyah bir ayakkabı bıraktı. Aylar öncesinden istediğim botlar nihayet gelmişti.
Ayağıma geçirdim. ‘Güle güle kullancılar’ etrafımı sardı. Söğütdalı ayakkabının, içine yuva yapmış manda yavrusu ayaklarımı, gözlerindeki gülücüklerden okudum. Bana öyle bir başka hal verdi ki bu çizme yavruyu siyah botlar... Varıp, eve gelsem, kabuğunun içinde kaybolmuş gitmiş göbeğimi, çökmüş avurtlarımı, çukurlarına kaçmış gözlerimi yadırgamaz, botlarımı yadırgarsınız. Koğuş Temsilcisi, benden önce bir çift ayakkabı da Planya’ya vermişti. Şişe dibi gözlüklerime ragmen bin çiftin içinde bunlardan hangisi senin deseler bir an tereddüt etmeden Planya’ya verilenleri gösterir: “ Aha budur.”, derdim. Rahat kesim, tembel işi yandan fermuarlı, içi kısacık tüylerle kaplı, kauçuk tabanları yüzüm gibi yumuşacık taba rengi bir çift seyyar tandırdı ona verilenler. Botları zor zahmet ayağımdan sıyırıp ranzama uzandım.Adnan geliyordu. Ranzasına tırmanırken kemiklerinin çıkardığı bakımsız kapı menteşesi gibi seslerden onun geldiğini ne zaman olsa anlarım. Yataklarımız, karşılıklı sıralanmış üç katlı ranza katarlarının orta katında. Katarlar arasında sırtlarımızı sürterek geçebileceğimiz kadar bir boşluk var yok. Ranzamıza gemi penceresinden kamaraya girermiş gibi giriyoruz: Önce ayaklarımızı, sonra bedenimizi içeri kaydırıveriyoruz. Yan yana sıralanmış ranzalarda üretme çiftliğindeki tavuklar gibi tıkış tıkış yaşıyoruz. Tepemizdeki ampul gece gündüz yanıyor. Kireçtaşı ihtiyacımızı bile düşünüyorlar. Gerçi mercimeğin içinde vermeseler daha iyi olur; ama olsun. Düşünmeleri yeter. Bizi, kesmeyip de, beslemeleri bile bir şey! Kafamı ranza demirlerinin arasından uzattım. Apartman boşluğuna açılan mutfak pencerelerinden sohbet eden hanımlar gibi Adnan’lasohbete daldık. Ayakkabıların geldiğini duyduğunda kendi ayakkabıları da gelmiş sanmış. Geçen sonbahar eve mektup yazmış. İstediği ayakkabılar bir hafta geç gelmiş. ‘Ayakkabı kabul’ süresi geçtiğinden almamışlar. Yazlık ayakkabı kabulune başladıklarında da ayakkabılarını, kışlık diye kabul etmemişler. Lafı uzatmayım bizimkisi hacıyolu gözler gibi ayakkabı yolu gözlüyormuş. Koğuş Temsilcisi, “ Ayakkabılar bitti Adnan”, demiş. İdarede bir kaç ayakkabı daha varmış. Taban astarlarına varıncasına dek söküp kontrol etmeleri bittiğinde vereceklermiş. Kim bilir? Kısmetse bir başka bahara... Yemek, tuvalet, havalandırma saatleri dışında aşağıya inmemesi; kapısı açılmadık siftahsız esnaf hali ranzasında oturup durması, romatizmalarını azdırmamak içinmiş. Bir haftadır sayemde sohbet konuları bir yenilendi ki sormayın. Kimi: “ Yanlış davadan yargılanıyor olmayasın. Toplu kaçakçılık sanıkları karşı koğuşta.”, diyor. Kimi: “ Sen ne yapıyorsun kardeşim, Allah’ını seversen düşüp bir yerini kıracaksın, şunun şurasında davanın bitmesine üç beş ya kaldı ya kalmadı”, diyor. Anlayacağınız merkezinde oturduğum bir mavra sürüp gidiyor. Ama benim kafam fena takıldı taba rengi botlara. Planya, bizim oradan. Bir yazboyu koğuştakilere, Antepişi diye çürük domateslerden yaptığımız salataları birlikte yutturmuşluğumuz var. Sonunda dayanamadım sordum. Bana yollanmış olabileceğini ima ettiğim botları için çürütülmesi neredeyse imkansız şöyle bir açıklamada bulundu: ” Yorum, bana gardaşım içi tüylü, kısa konçlu, kırk bir numara, yediyüzbinlik bir ayakkabı dediydi. Bende bu paraya olsa olsa bu botlar alınır; dedim. Aldım. Bak seninkinin koncu benimkine göre üç parmak uzun. Bir hafta sonra Adnan’ın ayakkabıları geldi. Bu arada söylemeyi unuttum giymesi için botlarımı ona vermiştim. Ayakkabılarımı iade etti. İş düzeldi mi? Nerede? Adnan’ınkilerin de içi tüylü. Bot desem bot değil ayakkabı desem ayakkabı değil. Dedemin, namaz meshinin üstüne geçirdiği lastik gibi bir şey… Bunca zaman yolunu gözlediği ayakkabıları onun da pek gözü tutmamış ki; evirip, çevirirken tabanına yazılmış Planya’nın ismini bulmuş.
Planya’ya birlikte gittik. O da:
” He yorum,” dedi. ”Bu ayakkabılar gardaşımın tarifine daha çok uyor.”
Her ne kadar kardeşinin ödediğini söylediği yediyüzbin lirayla bu terlik ayakkabı arası lastik nesne yerine; tüylü koltuk, elden düşme manda kasa bir Mercedes alması, akla daha yakın geliyorsa da, haklı. Son gelen, tarife daha çok uyuyor. Konçları daha kısa. Planya, ayakkabılarına kavuştu. Gözümü diktiğim botlar şimdi Adnan’ın ayaklarında.Birden söyleyip yüreğine indirmedim. Bir yıldır yolunu gözlediği, botların benim olabileceğini, alıştıra alıştıra, söylemeye çalıştım. Benim, elime tutuşturulan sivri burun, yumurta topuk botların, benim gibi şişe dibi camlı gözlüklü çıtkırıldım bir kalem efendisinden, çok onun gibi aşiretinin son erkek temsilcisi bir yiğide yakışacağı çok açıktı. ‘Bidayette’ söyleyeceği sözlerin ‘bilahare’ hakkında delil olarak kullanacağının farkındaydı. Polis sorgusundaymış gibi ağzını bıçak açmıyordu. Üstelik ayağımdaki karafatma botların; giydiği siyah kadife pantolonun altında, gözüme kestirdiğim taba botlar gibi sırıtmayacağı; yakışacağı gün gibi ortadaydı. İddiamı desteklemek için dava dosyamızdaki delillerden çok daha güçlü deliller sunmuştum! Bu denli somut delillerle sorgulanmayı beklemiyordu. Boynunu büktü: ” Desene, vuslata ermek bir başka bahara kaldı”, dedi. Bu arada Planya, yanımıza gelmişti: “ Yaho hemşerim, bu gelen benim ayakkabının kılıfı olmasın. Öğle ya belki de benimkisi namaz meshi gibi bir şeydi de, içi gitti, kılıfı galdı. Ben, eyisi mi, eve mektup yazıp işin aslını astarını öğrenicim.” Doğru söze ne denir. Üçümüzde mektup yazmaya karar verdik. Ayakkabıları
geçen gün alıp götürdükleri televizyonunun duvarda asılı duran boş rafına koyduk. Hangi ayakkabının kime ait olduğuna anlayana kadar giymemeye karar verdik. Tüm koğuş geceleri oturup bize yollanan botları seyrediyor. Arkadaşlar kendi aralarında müşterek bahis düzenledi. Ben de taba botlara, üç haftalık üç yumurta istihkakımı; bire üç koydum.
Anacığım,
Yerim ve mektup saatim bitti. Birazdan kalemleri toplamaya gelirler.
Biliyorum bir bana bir babama mektup yetiştirmek kolay değil. Benim durumum biraz farklı acele tarafından cevap yaz. Bu iş beni fena sardı. Konç boyları farklı, türlü renklerde, farklı boylarda topukları olan hepsinin de içi tüylü binbir çeşit bot ve onları ezip geçen, kamyon lastiği altlı üstü pütürlü asker postalları rüyalarıma girer oldu.
Umarım mektubumun giderken, cevabın gelirken bir yerlere takılmaz;
ellerimize ulaşır da, buralarda bot yoluna aklımı oynatmam.
Görüş gününde benim de selamlarımı ilet babama.
Sizi seven oğlunuz.
1984 / Konca. Favori olarak ekle (14) | Görüntüleme sayısı: 340
1. 23-11-2008 23:25 Çok güzel bir yazı... 2. 24-11-2008 12:54 Okumak çok keyifliydi. Tebrikler... Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






