Menu Content/Inhalt
Güverte

üye girişi

olta..köprü..balık

  • Eskizler >> şiirler

    ‘yaşamak değildir

    Aşk

    Ölümü yaşamaktır.’

    Başladığım yerde tam da burada

    Nokta koydum hayatıma.

    Bu kıyıda vurmuştu tenim yalnızlığa,

    Koskoca görünen bu hayatın,

    Bu karanlık noktasında…

    İlk nefesi alırken daha,

    Tam da burada hapsetti hayat,

    Arsız bir sevgili gibi…

    Bu yitik beden

    İşte bu kıyıda sevdi.

     

    Hangi yağmur ıslatmadı

    Doyurduğu kadar seni

    Söyle!

    Bu arsız beden hiç sevmedi mi tenini.

    Bir gece vakti ansızın belirdi yıldızlar,

    Yokken de onlar

    Benden başka kim titretti seni.

     

    Varsa çıka karşıma bir beden daha

    Kaybetmeyen ruhunu sende

    Tatmayan ölümü senle…

     

    Ay hiç ağlatımı seni

    Benim olmadığım bir anda,

    Ne zaman tattın o tuzlu damlaları

    Düşmeden anlıma,

    Bir ses var mıydı

    Benim yakarışlarımdan başka,

    Okşayan ruhunu

    En sessiz yalvarışlarıyla…

     

    Varsa çıkar karşıma

    Bir nefes daha,

    Boğulan senin yokluğunda

    Olmayan senin yokluğunda.

     

    Söyle!

    Kim ağlattı seni benim kadar,

    Kim sardı tenini

    Benim varlığım kadar,

    Varsa çıkar karşıma da

    Tamah etmeyeyim artık sana,

    Gülmeyeyim hiçbir an senin yokluğunda,

    Rüzgârlara estirmeyeyim ruhumu yalnızlığında,

    Yaşamasın tenim

    Senin yokluğunda.

     

    Mezar kabul

    Ama yalnız ben tattım senin ruhunu

    Yalnız ben aldım nefesini dudaklarında

    Başka kim döktü gözyaşlarını

    Senin yokluğundan…

     

    Bir hayat dedin ‘yaşamaz bensiz aşkı’

    Solumaz bu havayı öylesine tatlı,

    Bakmaz ufka asla

    Bensiz böylesine heyecanlı,

    Acıları bile çekemez

    Cehennem çukurunda böylesine ızdıraplı.

    Zebaniler gülerken

    Daha hayattayken ruhlar

    Böyle yaşayamaz kimse acıları.

     

    Mezar kabul

    Ama ben soludum senle

    Kararmamışken sen daha,

    Daha hayattayken

    Gömdüm tenimi toprağa,

    Ben verdim ruhumu sana,

    Ben öldüm senin aşkınla bu hayatta,

    Ölümü gördüm Derin Sularında.

    Bil ki!

    ‘Yaşamak değildir

    Aşk

    Ölümü yaşamaktır.’

    İbrahim Kabahaliloğlu

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

     

     

     

    Bir sahne
    Son perde
    Işıklar söndü ( canlandır zihninde... )
    Karanlık bir gece, karanlık ruhlar…

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    ...ben hiç görmedim yaşadığını

    Bunun için olduğum yerde

    Durdum…

    Soldum…

    Ve

    Öldüm…

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    "ANNELERİN MASALLARI VURULUR TARAMALI BAYKUŞ SESLERİYLE"

    Filistinli ölü çocuklara ithaf edilir...

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    Gözlerime inen perdenin ardına gizlenen, tesellisi olmayan bir düş’tü gördüğüm…

    Feri sönmüş, takati kalmamış bir gecenin içinde savrulurken ruhum,

    Gölgen, kıvrılıp uykuya dalmıştı başucumda…

    Ve biliyordum…

    Düş(tü)…

    Düşecekti…

    Günün, geceye olan özlemini inceden inceye hissetmeye başladığı, güzün üzerindeki hüzünleri törpülediği ve martıların ufukta aheste aheste ilkbaharı karşıladığı kızıl bir gün batımıydı.

    Gündüz, bir anlık özlemine ket vuramamasından muzdarip, zamansız bir vakitte kendini karanlığa teslim etmesiyle, melekler martı kanatlarıyla bir hale savurdular.

    Geceyi üzerine çeken bir kuzey yıldızının, alaca maviyle buluşması için randevu alındı.

    Mürur u zamandan…

    Onu ilk gördüğüm an…

    Avuçlarımda içten içe yanan yüreğim, aniden hesapsızca gün yüzüne çıkan bir bulutun ince narin dokunuşuyla, kendini o uçurumun kenarında buldu.

    Yalnızlığımı kayalıklar hissetmiş olacak ki, dalgalarla iş birliği yaparken, kırık dökük kalpazan vakitleri ruhumdan söküp alma niyetindeydiler.

    Kumsala sinsice yuvasını kuran yıldızların gölgesinde, gözbebeklerim imkânsız bir kehanetin, girdabında asılı kaldı.

    Gökyüzü, bir tutam rüzgârını tenime deydirse ve bir an dokunsa bedenime, savrulup gidecektim.

    Biliyordum…

    Düş(tüm)…

    Düşecektim…

    Her gün aynı saatte, o uçurumun kenarına gelen bir adamın, emsalsiz güzellikteki denizi ve gökyüzünü seyre dalmasıyla, çaresiz vakitlerin üzerime işleyeceğini henüz bilmiyordum.

    Sarp kayalıkların en tepesinden dalgaların kucağına uzunca bir olta fırlatırken, sanki düşlerini uçsuz bucaksız maviliğin en dibinden toplamak ister gibiydi.

    O vakitten sonra, öngörülen bütün yasakları un ufak edip, nasihat sözcüklerini uzak diyarlardaki kilitli kapılar ardına göndermek istedim.

    Heybetli dalgaların ucunda oradan oraya savrulurken, ansızın ruhuma dokunup beni tarumar ettiğinde anlamıştım; yıldızlardan kayan bir mevsimin sıcaklığıyla karşı karşıyaydım.

    Çok zaman onu, uzaktan sessiz sedasız seyre dalardım. Akşamın ılık melteminin dokunuşuyla, hüzünlerinin yamalar içinde kalan kısmının, yüzündeki fevri isyanlara dokunup geçtiğini görürdüm.

    Ruhunda kavrulan ve inceden inceye alevlenen bir iç çekişin kol gezdiğini hissederdim.

    O ıssız vakitlerde, dalgaların sesini dinlemesinden ele vermişti, kimsesizliğini…

    Yine bir akşamüstü, kayalıklarla vals yapan maviliğe, oltasını fırlatırken sırrını çözmüştüm. Heyecanının ardında köşe bucak gizlediği özlemlerine, o uçurumun kenarında kara kalemle hayat verdiği yüzleri armağan ediyordu.

    Her attığı oltada o suretlerin canlanmasını ister gibiydi.

    Bazen, kendi kendine dile getirdiği şiirlerin göğe olan yansıması, semada gökkuşağı olup, baştan aşağı yağarken üstümüze, buna en çok dalgalar sevinirdi.

    Bazen de, çığlıklarını ezberine alıp küsüp giderken, pare pare eksildiğini hissederdim.

    İşte o zaman, yerin ve göğün birbirine girmesi için bildiğim bütün duaları avuçlarımın arasında okuyup, rüzgârların kanatlarıyla yüzü suyu hürmetine arşa gönderirdim

    Ama o bunu hiç bilmedi…

    Bir başına kalmışlığının safi hüzünleri yağarken üstüme, bakışlarında karanlıklar içine gömülmüş bir şehrin ıssızlığını görürdüm.

    Mutsuzluğunu algıladığım vakit, onunla bezediğim düşlerimi kasırgalar yerle bir ederdi.

    Yitip gideceği ve bir daha asla o uçurum kenarına gelemeyeceğini düşündüğümde, karanlık dalgaların dibinde sıtma nöbetleri geçirmek isterdim.

    Yabancı olduğum duygular, soluk almaya başlarken içimde, gözlerimi kapatsam ve hani sanki bir kere kırpsam, kaybolup gidecekti.

    Biliyordum ki, bir gün ufkumda ve yüreğimin kuytusunda sırra erecekti.

    Uzaktan usulca, onu seyretmeye öylesine alışmıştım ki, bir acı bulutu üzerime kondu konacaktı. Hissediyordum.

    Köşe bucak sakladığım çırpınışlarımı fark eden okyanusun ve göğün üzerime yazdığı fermandan habersiz, yüreğimi her gün o sımsıcak zaman dilimine gönderiyordum.

    Poyraz rüzgârın üzerime gönderdiği savruk tokatların şiddetini hissettiğim, kiremit rengine bulanan bir akşam vakti, onu görmek için büyük bir hevesle gittiğim kayalıklarda yoktu.

    Ay ışıltısını, zifiri karanlığa savururken, göz pınarlarımdan akan bir inci tanesi dalgaların dibine vurdu.

    Gün ağarmak üzereydi…

    Okyanusa geri dönme vaktim gelmişti.

    Onu son bir kez görmeden gidemezdim…

    Fermanım elime verilmişti, bir daha asla bu kayalıklara gelemeyecektim.

    Yıldızlara, geceye ve dalgalara karşı gelmiş,

    Bir adamın yüreğime ağlarını örmesine izin vermiştim

    Ağlıyordum, ağarmıyordu içimdeki çaresizlik…

    Gün ışığı yavaş yavaş bedenime dokunurken, pul pul dökülüyordum.

    Dalgalar, haince pusu kurarken hayallerimin üzerine,

    Kendi fermanımı kara kalemle yazıyordum geceye…

    Kayalıklarda vurgun yemiş, mavi bir deniz kızıydım.

    İmkânsız bir düş’e savruldum.

    Biliyordum…

    Düştüm…

    Düşecektim…

     

     

     

    GAMZE ATAL...

     

    Devamını oku...

Ruh Serçe Kuşu PDF Yazdır E-posta
Yazar çağan yiğit   
Friday, 19 September 2008

ruh serçe kuşu

okula yeni başlamış

teneffüste şaşkın

bir o tarafa bir bu tarafa koşuşuyor telaşla

yalnızlığı artıyor sevmiyor teneffüsü

kan ter içinde içi

hiç içine sığmıyor serçe kalbi

nefes alamıyor

korkusuna dar geliyor sırça göğsü

hiç içinden büyük

kafes kuşu değil zira kara kuru serçe kuşu

arpa darı ararken karda kör oluyor gözü

anlıyor ki yaza yetişmeyecek acele ömrü

hiç içine sinmiyor sabah külü

sevmiyor sırat kadar dar servinin gölgesini

bir bir açılıyor içindeki her bir kabir

kapanıyor teni

ot bitmeyen şu nankör toprak

buharlaşıp bulut olunca ürperip dolu dolu diliyor ki

karlar eriyince cesedi kaynayan derelerle

huşu içinde ruhu akacak serçe kuşu

ulaşacak deli nehre

ve oradan kurşuni sisler içre

mor lacivert leylaki

denizlere dehlizlere göllere

bir kaç yüzyıl yaşlarında çocuğun yüzü

ısırıp gövdesinden ayırıyor cam bir bilye gibi

içinde üryan rüyalar saklı serçenin kafasını

ağzında bir türkünün yalan yanlış nakaratı

yüzünde kuru dere yatakları

bakışı kopuk

koltuk altlarında ısıtıyor başsız serçe yavrusunu

yaşarsa şayet belli

iyi şair olacak çocuk !


Favori olarak ekle (26) | Görüntüleme sayısı: 478

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. 22-09-2008 16:45
Bence iyi şair olmuş bu çocuk...
Yazan Ekin (Kayıtlı)
2. 24-09-2008 22:25
Kesinlikle katılıyorum...
Yazan Pardus (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 297
Ezkizler: 879
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 674321

Liman

2.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com