Menu Content/Inhalt
güverte arrow Son yazılar arrow 317 Numaralı Otobüsün Çalınan Durağı- Filanca Bölüm

üye girişi


317 Numaralı Otobüsün Çalınan Durağı- Filanca Bölüm PDF Yazdır E-posta
Yazar türker a.   
Thursday, 04 September 2008

 

(Kaldığı yerden)

Sehpanın üzerine eğilip sigarasını aldı. Paketin içinden bir tanesini aşırtmalı bir şekilde müteahhide gönderdikten sonra kaşlarını kaldırarak, benim isteyip istemediği sordu. İstemedim. ‘’Hayır, bayım’’ dedim içimden, fazla muhabbetin tez ayrılık getirmesini dileyerek. Okkalı bir nefes çekip, sararmış tül perdelerime doğru üfledikten sonra anlatmaya devam etti;

’’Sonra dedim ki payidar’a. Bu işler böyle olmaz. Hesap kitap yapmamız lazım. Nasıl taşırız, nereye taşırız, düşünmemiz lazım. Her şeyden önce gidelim çorbalarımızı içelim. İçimiz ısınsın. Olayı sen bana en baştan anlat. Kalktık, gittik. Ben tuzlama yedim, payidar mercimek içti. Çorba tasının içine soktu gözlerini, derin derin bakarak içti. Baktım konuşmak istemiyor, üstelemedim. Muhabbet ayılmıştı. Muhabbet ayılınca durmayacaksın, asılacaksın gaz pedalına, ikileyeceksin. Anladım ki bizimkinin gidecek yeri yok zorla garaja getirdim. O yıl bizim garajdaki barakayı yeni yaptırmıştık. Benim salak muavinle, bekçi birader de orda kalıyorlardı. Bıraktım yanlarına eve gittim. Akşamüzeri uyanıp garaja geldiğimde gittiğini söylediler. Birkaç gün geçmişti aklıma geldi. Atladım gittim Şaban’ın yerine. Bizimki yerinde oturmuş bira içiyor. Gözler kızarmış, çökmüş bir halde. Bir iki laf attım ses vermedi. Canım sıkıldı. Bacak kadar sıpa racon kesiyor. Ne halin varsa gör dedim. Kalktım yanından. Zaten son görüşümde o akşam oldu. Sabaha karşı durak çalınmış. Şaban’ın yerinde soruşturma yapmış polisler. Rahmeti oldu, ağzımı bozmayayım, tutmuş benim ismimi vermiş Şaban hergelesi. Garaja önce zabıta sonra asayişten ekipler geldi. Derdimizi anlattık ama boş yere uğraş, didin. Yani anlayacağın başı belli kıçı nafile bir hikâye’’ diyerek bitirdi konuşmasını. Saate bakarak doğruldu. Müteahhit esneme nöbetinden ayrılıp; gerilme, boyun kıtırdatma, uçkur toparlama işlemlerin itinayla uyguladıktan sonra ‘’geç olmuş’’ dedi.

Vakit epeyce ilerlemişti. Rakı kadehleri boşalınca kalktılar. Durak hadisesinde değişen bir şey olmamıştı. Çok yorulmuştum. Yatak odasını havalandırdıktan bedenimi somyanın üzerine bıraktım. Kendimi uyuyamayacak kadar yorgun hissediyordum. Çok hırpalanmıştım ya da çok hırpalamıştım yıllar boyunca bedenimi. Ruhumla aynı yaşta olmadıklarından emindim. Yaşım daha da ilerleyip bedenim daha da hırpalandığı zaman ruhumla anlaşıp, anlaşamayacaklarını düşündüm. Şiddetli geçimsizlik senaryoları üretirken uyku koyunlarının ne arada gelip geçtiğini fark etmemiştim.

Öğle üzeri kapımın çalınmasıyla uyandım. Kimseyi bekleyecek halde değildim. Kapı ısrarla yumruklandıkça somyanın üzerinde açtım gözlerimi. Yataktan kalkmamak için kendi kendime söz verdim. Ben kalkmadıkça kapı çalma işkencesinin periyodik aralıkları otomatikman kısalıyordu. Yaralı, yorgun, hiç kimsesi olmayan bir payidardım ben. Bu denli ısrara yaşamımın hiçbir döneminde yer olmamıştı. Hiç kimseye ısrar etmemiştim. Yine çaldı. Yine fal taşı gibi baktım yastığa. Sustu. Gözlerimi yumdum. Saçlarım darmadağın olmasa belki bu kadar erken uyanmazdım. Milli Kapı Çalması Töreni biter bitmez bu günün anlam ve önemine binaen saçlarımı kestirmeye karar verdim. Önce onlarca sonra yüzlerce sonra binlerce kez yinelendi bu durum. Çaresiz bir haldeydim. Kendime verdiğim sözü tutmayarak kapıya yönlendim. Tam kendimden özür dileyecektim ki ayağım ağzına kadar dolu küllüğü yerle bir etti. Taze izmarit kokusu altında hızla açtım kapıyı. Aynı gömlek aynı pantolon aynı kemer aynı yüz aynı saç aynı boy aynı sırıtışla müteahhidin kapıyı çalmak isteyen yumruğu havada kaldı. Sadece göz göze geldik. Diğer elinde beyaz bir naylon poşet içinde ekmek ve kahvaltılık malzemeyle ziyaretime gelmişti.

‘’Evde yokum, diyerek aynı hızla kapadım kapıyı. Kapının üzerinde asılı kalmış yüz binlerce kapı çalma eylemi bir kuş tüyü hafifliğinde müteahhidin siyah, topuğuna basılmış kunduralarının önüne düşüverdi. Gözetleme deliğinden bakmadım bile. Tüm acılarımı uyandırmış bir inşaat tüccarına yokluğumu ancak böyle anlatabilirdim.

Yere savrulan izmaritleri acele etmeden topladım. Bütün camları ve balkon kapısını açtıktan sonra ilginç bir merakla kapıya yöneldim. Tekrar açtım. Müteahhit bana getirdiği kahvaltı poşetini kapı koluna asmıştı. İki ekmek, bir kutu karper peyniri, kakaolu helva, birazda zeytin. İki ekmek olduğuna göre sanırım kendi de aç gelmişti. Aç kovulduğu için kızamadım ona. Getirdiklerini itinayla tükettim. ‘’Her şey nasılda tükeniyor payidar,’’ dedim kendime.

Hiç bir şey yapmadan saatlerce tavana baktım. Gözlerimi kırparken gözkapaklarımın karartısını fark ederek tavanla gözüm arasında anlamsız bir ilişki kurmaya çalıştım. Nefesimi tutup, köşelerden aşağıya kadar uzamış örümcek ağlarını süzdüm. Evimin benimle yaşayan örümceklerini aradım göz ucuyla. Ağlarında biriktirdikleri ağlayışlarına dokunmak için usulca bakındım. Çatlamış sıvaları, sararmış perdeleri, tozlanmış sehpaları gösterdim gözüme. Kadife kahverengi kanepemin üzerindeki sarı sigara yanıklarının ne zamandır benimle yaşadıklarını hesaplamaya çalıştım. Üzüldüm onların adına. İçlendim, içimden sımsıcak sular aktı.

Yapayalnız olmasına rağmen kapı önünden misafir kovan zavallı bir payidardım ben. ‘’Zavallı payidar,’’ dedim tavana. Tavandan geri dönen sesime aldırıp, üstüme alınmadım. ‘’Dönme geri,’’ dedim ‘’hem de bu kadar çabuk’’

Ben yokum, der gibi sırtımı döndüm aniden. Hiçim, hissizim, der gibi. Hiçlik, bana yakışıyor dedim halının kıvrılmış köşesine. ‘’Bir hiç olmasan ne olabilirdim?’’ Diye sordum makine dokuması kırmızı halıya. Sustu. Her zaman susan bir halıdan bugün konuşmasını bekleyemezdim. Bu daha önceki suskunluklarına haksızlık olurdu. İlmek ilmek sustu. Kirli, ihmal edilmiş bir yalnızlık tezgâhında beni halıdan ayıran şeyin ne olduğunu merak ettim ardından. O soylu, yünlü, ünlü bir halı olabilirdi yolu bir gün benimle çakışmasa. Ben soysuzdum. Hastaydım. ‘’Sen de boktan bir makine dokumasısın’’ dedim sinirlenerek. Bizimkilerden kalan bakır bir sini karşılığında almıştım. Hasta değildim o zamanlar. Halılarla konuşan biri de değildim. Belki payidar bile değildim. Hatırladığım en sağlıklı anımın uzunca seneler evvel Ankara İstanbul arasında kuşetli bir tren kompartımanında olduğunu fark ettim ansızın. Kuşetlinin penceresinden manzarayı seyrederken içimde bir coşku seli peydahlanmış kendimi koridora ve daha sonra trenin lokantasına atmıştım. Tam garsona bir buçuk porsiyon köfte sipariş verecektim ki hemen yan masada cumhuriyet okuyan siyah kalın gözlüklü, çirkin sayılabilecek bir bayanla göz göze geldik. ‘’Gez, göz, arpacık’’ dedim merhaba yerine. Nazikçe gülümsedim. ‘’Hasta mısınız’’ diye sormuştu. ‘’Az önce çok iyiydim,’’ demiştim. Garson köftelerinin kalmadığını söyledi ardından. Hiç bir şeyleri kalmamıştı. Hasta hasta kompartımanıma döndüm. Kuşeti açtım. Biletimi çocukların ulaşamayacağı yere sakladım. Kompartımandaki diğer üç yolcu da ayakkabılarını ve gömlekleri çıkarmışlardı. Üçü de uyuyorlardı. Üçü de terlemişlerdi. Üçünün de ayakları kokuyordu. Ayak kokusunun hastalığıma iyi gelmediğini düşündüğümden kuşetimden vazgeçerek koridorda tamamladım yolculuğumu. Üsküdar hiç bu kadar uzak gelmemişti. Raylar durmadan uzuyordu, tünellerin sonundaki ışığı görmek isterken. Nihayet yolculuk bitmiş sabaha karşı Haydar Paşa garının helâsında saçlarımı ıslatmak için musluğu açmıştım. Saçlarımı ıslattıktan sonra yüzümü yıkamak için lavaboya eğilmiştim. Suratıma çarptığım şebeke suyuyla beraber sararmaya başlamıştım. Şaşkınlıkla aynaya bakıyordum. Yüzümden süzülüp valizlerime düşen suyun renginden bu hastalığın kolay kolay geçmeyeceği teşhisini koymuştum. Geçmedi de. Günler, aylar, haftalar geçtiği halde hastalığım geçmedi. O geçmedikçe, ben onun doktoru oldum. Veli efendi hipodromunda yüzlerce alkoliğin kep fırlattığı bir törenle Hipokrat yeminimi icra ettim. O günün şerefine atlar koşmadı. Çim pist iki defa sulandı, çam filizlerinin dibine altınbaş rakısı döküldü uğur olsun diye. Tüm bültenlerde tebrik mesajları yayımlandı hem hasta hem Hipokrat yeminli payidar için. Lakin Hipokrat yeminin hiçbir bölümünde benim nasıl tedavi olacağım yazmıyordu. Boşa yemin etmiştim. Son ayakta yattım yalancılarından biri gripini önerdi. İyi gelirmiş ve tüm seçkin bakkallarda bulabilirmişim. Koşarak buldum başı ağrıyan kadın resimli gripini. Son kullanma tarihi henüz icat edilmemişti o yıllarda. O yüzden sonuna kadar kullandım. Eczanelerden korkuyordum. Dişçilerden, doktorlardan, eczacılardan, bengay kokusundan, serum damlamasından, sus işareti yapan hemşireden, morg çıkışından, hastane atıklarından korkuyordum. Yeminli olduğum kadar korkaktım da. Hem mahalle bakkallarında, bakkal amcanın üniversite mezuniyetini afişe eden, otuz sene önce çekilmiş olmasına rağmen duvarlarını süsleyen, büyütülmüş, siyah beyaz vesikalıklar olmazdı. Eczanelerde olurdu. Hepsinde olurdu. Fotojenik olmayan eczacılar tanırdım o yüzden. Siyah beyaz yalnızlıkları yüzlerine vurmuş kepli eczacılar. Oysa bakkalların, bakkal amcaların ya da bakkal amcaların koca memeli karılarının ya da çilli oldukları için okulu bırakmış çocuklarının hep bir esnaf şirinliği olurdu. Hep elimizdeki bozuk paraya yeten bir mutluluk bulunurdu tereklerde. Hiç bir şey etmese bile; iki bisküvi arasına sıkıştırılmış beyaz, bayatlamış lokum çocukluğuydu bizimkisi.

’’Terek ‘’ denmez dedim kendime. ‘’Raf ‘’ denir. Yorulmuştum. İçimdeki sesten, kendi kendimle konuşmaktan başım ağrımıştı. Herkesin içinde olduğu varsayılan çocuğun yerine; benim içime bastonuyla sağa sola sataşan, yaşlı bir bunak tünemişti. Ve daha kötüsü modern tıp onu öldürmekte çaresiz kalıyordu.

Bir gripin olsa ne iyi olurdu diyerek, doğruldum. Dışarı çıkmak için hazırlanmaya başladım. Temiz, kirli ayırmadan elime ne geçtiyse giydirdim bedenimi. Tarandım, saçlarımı ortadan ayırdım. Sağcılara jöle solculara briyantin sürdüm. Islık çalarak indim apartmanımın merdivenlerinden. Bokunda boncuk bulan atasözü gibi neşeliydim. Apartmanın dış kapısında payidar teyzenin kızıyla karşılaştım. Annesinin filanca günü sebebiyle yaptığı hamur kızartmalarını dağıtıyordu hayır olsun diye. Hayır diyemedim. ‘’Allah kabul etsin,’’ dedim onun yerine. Ne kadar ucundan tutsam da yağlanan parmaklarımı pantolonumun arka cebinin içine sildim. Utanmadım ikinciyi de yedim. Kendisini çok sevmeme rağmen hiç özlememiştim payidar teyzeyi. Hiç aklıma getirmemiştim. Bunu kızına söylemenin densizlik olacağını düşündüm. Üst katlardaki komşulara hamur dağıtmak için usulca ayrıldı yanımdan.

Sokakta terbiyesiz bir poyraz vardı. Savruldu saçlarım, sağcılarla solcular birbirine girdi kahvenin önüne geldiğimde. Akşam hangi tarafın diğerini tarayacağı konusunda bahse girdim. ‘’Alkolik hareket engellenemez,’’ dedim cüzdanıma bakıp. Sermaye, beni inanılmaz bir efkâra sürüklüyordu. Ama daha önce yapmam gereken bir iki iş için notlar aldım aklımın bir ucuna. Çok ucuna almadım düşüp kırılmasınlar diye. Bugün kimseyi kırmak istemiyordum. Aynı aptal ıslıkla yürürken birden otobüs durağında buldum kendimi. Bir günlük yarayla o kadar yolu yürümemi isteyemezlerdi benden. Hem bu manasız küskünlüğü ortadan kaldırmanın zamanı gelmişti. Heyecanla bekledim. Macar yapımı körüklü bir otobüs titreyerek durdu önümde. Tarifsiz bir sevinç içinde geçtim her zaman oturduğum yere. Alnımı otobüsün camına dayadım. Değişen vites seslerinin gürültüsünde çığlık çığlığa geçiyorduk bulvarları. Eczacı yakınımın yanına gidip pansuman yaptırmam gerekiyordu. Ama buraya kadar gelmişken ölü adaşım payidarın mezarına uğramadan geçemezdim. Uğradım. Söyleyecek bir şeyim yoktu. Poyraz şiddetlenmişti. Fazla duramadım ‘’hoşça kal,’’ diyerek ayrıldım yanından. Şimdi böyleyse, kışın hiç gelemeyeceğimi düşündüm. Nasıl olsa tanımıyordum. Adaşlık dışında başka bir bağımız yoktu. Zaten adaşlığımın karşılığı olan vefayı fazlasıyla sunmuştum kendilerine. Duvardan atlarken yaramı acıttım. Tamamen unutmuşken acıyı gelip saplandı tenime. Çömeldim. Acının beni terk etmesini bekledim. Yağmur başlamıştı. Poyrazla beraber gelen yağmurlar hep üşütmüştür beni. Yine üşüdüm. Acele adımlarla eczacı yakınımın yanına yollandım. Eczaneye yaklaştıkça içimdeki kavuşma duygusu heyecanımı artırıyordu. İnsanın eczacı bir yakının olması güzel bir şeydi.

Neşe içinde içeri girdiğimde hiç ummadığım bir sürprizle karşılaştım. Eczacı yakınımın çok tanıdık bir ziyaretçisi vardı yanında. Ölü adaşım payidarın benden sonraki tek ziyaretçisiyle karşılıklı çay içiyorlardı. Bir gün önce buralara geleceğinden hiç bahsetmemişti. Şaşırmıştım. Yanlarına gidince başımla selamladım her ikisini de. Eczacım ayağa kalkarak kucakladı beni. Ölü adaşımın soru işaretleriyle dolu ziyaretçisiyle buz gibi tokalaştık. ‘’Geçmiş olsun, Yine mi?’’ Dedi. Konuşmalarını bölmüştüm. Konuşmalarını bölmüş olmaktan sıkıntı basmıştı. Burada olmamam gereken bir anda buradaymışım hissine kapılmıştım. Pansumanı yapması için eczacı yakınımın yardımcısıyla iç bölmeye geçtik. Onlar dışarıda, yazar kasanın hemen yanındaki duvarda asılı duran vesikalık büyük boy fotoğrafın altında kaldılar. İlk defa pansumanımı yardımcısı yapıyordu. Ellerine baktım. İnce, kansızlıktan bembeyaz olmuş ellerine değdi gözüm. Tenime elleriyle değmemeye özen gösteriyordu. ‘’Orda sadece yara var,’’ dedim ‘’acı var, kalanı ölü adaşım payidarın yıllar önce defnedilmiş bedeni kadar hiç ve önemsiz. Siz bayan. Ellerinizle bir ağrıya değdiniz’’

Pansumanım bitip, yaram yeni sargılarla sarıldıktan sonra yanlarından hemen ayrılmak için, bir bahane bulmam gerekiyordu. Avucumda sıkıştırdığım parayı sessizce eczacıma uzattım. Ölü adaşım payidarın çay içen yakının bakışları altında, yoksa bir daha pansumana gelmeyeceğimi söyledim. Zorla da olsa verdim. ‘’Para dosttan kazanılır ağabey’’ dedim. ‘’İş başka, dostluk başka’’

İstemediğim halde benim de elime çay tutuşturmuşlardı. ‘’çay bana ne yapar’’ dedim içimden. Eczacım, özenle seçtiği kelimelerle, tane tane bir şeyler anlatıyor, geberip gitmiş adaşımın vefasız ziyaretçisi durmadan adamın gözlerinin içine bakıyordu. Çay içmenin dünyanın en gereksiz işi olduğuna karar verdim. Porselen kupada getirdikleri haşlama çay bitmek bilmiyordu. Dilimi yakma pahasına birkaç geniş yudumla çayımı bitirip, kalktım. İkisi birden bana baktılar. Yardıma muhtaç birine bakıyorlarmış gibi baktılar. Saate baktım. ‘’Ganyan zamanı,’’dedim. Bugün beş yaş üstü vefasız eşekler koşacaktı. Gönlümün kum pistinde hava yağışlı hatta kırılmış bir efkâr vardı. ‘’Üsküdar,’’ dedim. Boş verdim.
 

Favori olarak ekle (22) | Görüntüleme sayısı: 422

Yorumlar (9)
RSS yorumları
1. 04-09-2008 15:19
Payidar tüm yalnızlığı ve gizemi ile geri dönmüş.
Yazan halis (Kayıtlı)
2. 05-09-2008 11:16
kurtulamadınız desene sevgili dostum.. Soysuzluk, soysuzluk nereye kadar..:)
Yazan bdb (Kayıtlı)
3. 05-09-2008 11:22
Yazar her ne kadar Payidar için soysuz dese de; hikayenin sıkı bir takipçisi olarak soysuzluğunu görmedim. (Olsa bile...) Seviyorum ben Payidar'ı.
Yazan halis (Kayıtlı)
4. 05-09-2008 20:18
Defalarca okunası bir öykü ve yine harika bir bölümdü... 
Bu yazım diliniz, çok seviyorum... Çokca tebrikler ne demeli ki başka.....
Yazan Pardus (Kayıtlı)
5. 06-09-2008 01:32
ben yine eyvallah diyorum sanki başka diyecek bişeyim yok gibi..
Yazan bdb (Kayıtlı)
6. 06-09-2008 09:33
:) 
iyi ki kurtulamıyoruz payidardan.
Yazan minna (Kayıtlı)
7. 06-09-2008 19:12
İyi ki... :)
Yazan Pardus (Kayıtlı)
8. 10-09-2008 16:29
albayım az biraz daha anlatırsanız aşık olacağım ben bu adama. hani sevilecek bir tarafı olduğundan değil de, ne bileyim ki.. soysuzluğu soysuzluğuma neredeyse denk de ondan mıdır nedir?
Yazan persephone (Kayıtlı)
9. 11-09-2008 08:51
Albayım :) çok yaşayın siz. Dünyanın tüm soysuzları birleşin. Köksüzleri, hiçleri..
Yazan bdb (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 238
Ezkizler: 740
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 468640

Liman

003.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com