Menu Content/Inhalt
güverte arrow eskizler arrow düz yazılar arrow Hissiz Ayaklar ve Taş Plaklar

üye girişi


Hissiz Ayaklar ve Taş Plaklar PDF Yazdır E-posta
Yazar Sinem Sal   
Sunday, 31 August 2008

Ellerimi pencerenin kenarındaki boşluğa dayadım. Camdan sızan yağmurun içeri akmasını engellemek ve cam kenarında biriktirmek amacıyla açılmış olan oyukta biriken suya parmak uçlarımı değdiriyordum. Dünyanın en büyük şehirlerinden birinde kucağında taş plaklar, sağa sola gramofon tamircisi soran bir kadın gibiydim. Tırnaklarımdaki ojelerin uç kısmı silinmiş. Yarısı vişne reçeline batırılmış ekmekler gibi duruyordu ellerim şimdi.

Sol elimin bir parmağında kemermişcesine bir beyazlık sırıtyor. Ayrılığınızın arkasından çıkarılan bir yüzük sadece kendi iç dünyanızda değil teninizde iz bırakıyordu. İş yerine gittiğinizde insanlar yeniden sol elinize bakıyordu. Bir altın halka boşluğu arıyordu onlarda ince parmağınızda. Kimsenin yalamaya kolay kolay yanaşmayacağı bir altın halka yarası açılıyordu sol elinizde. Ben yaralarına dikiş atmaktansa yalayıp diline bulaştıran bir kadın oldum. Yutkunmayı çok küçükken öğrendim. Bir keresinde komşumuzun erkek çocuğu beni kapının arkasına işetmişti. Annem gelip kızdığında tek bir şey söyleyememiştim. " Ama anne biz oyun oynuyorduk ve orası bizim tuvaletimizdi. Bak senin konsolunu da ocak yapmıştım ona kızmıyorsun ama." diyememiştim. Yutkunma... İşte ben o gün, hata yaptığımda açıklama yapmak yerine boğazımdan yukarı doğru tırmanan tüm kelimeleri mideme indirmeyi öğrendim.

Masanın üstünde düzeltilmeyi bekleyen bir yığın yazı duruyordu. Bense bir çocukluk hayalinin gerçekleşmiş olmasının verdiği şımarıklıkla tüm işlerime burun kıvırıyor, arayan kimsenin telefonunu yanıtlamıyordum. Sanırım hayatta bize verilen rolleri en iyi şekilde oynamaya çalışan oyunculardık. Bebekliğinizden beri böyleydir. Dünyaya gelişinizde ağlıyorsunuz, alışkın olduğunuz bir dünyadan kopuyorsunuz diye, cenazelerde ağlıyorsunuz alışkın olduğunuz insanlar yanınızdan kopuyor diye, eminim kendi cenazenizi görseniz yine ağlarsınız,"artık" alışkın olduğunuz bir dünyadan kopuyorsunuz diye. Aslında bazen hissetmediklerimizi tepki olarak veriyorduk, sırf öyle alışılmış diye.

Bende kocasından boşanmış bir kadın gibi davranıyordum işte. Bir pazar günü, arkamdaki masada yapılacak işler, mutfağımda yıkanacak kahve fincanları, telefonumda günlerdir duran cevapsız aramalar, raflarımda ise silinmeyi bekleyen tozlar birikmişti. İnsanın böyle bir yapısı vardı sanırım. Eğer topluma göre acı çekmeniz gereken zamanlar varsa acı çekmeliydiniz, sizin hislerinizin bir önemi yoktu. Kırk yaşınıza gelseniz de elli yaşında olsanız da iç güdüleriniz, aslında dış güdüleriniz demek isterdim çünkü içten değil dışarıdan geliyordu, sizi uyarıyordu. Tıpkı taziyeye giden ailenin çocuğuna orada gülmemesi gerektiğinin kırk defa söylenmesi gibi hayatta bunu yapıyordu size. Ya kırk yaşında kadınsın , çoluğun çocuğun var, genç kız gibi ne bu ağlamalar diyordu ya da kırk yaşında kadınsın bu ne umursamazlık böyle biraz olgun davran , kadın ol, kocandan boşandıysan eğer çoluğuna çocuğuna sahip çık, evinde geçir gecelerini diyordu. Sanırım ayrılıktan sonra alışmanızın zor olacağı bazı anlar oluyordu. Örneğin masada yemek yemiyordunuz, tepsinin üstündeki tek çeşit yemeğiniz size yetiyordu. Çarşaflarınızı daha nadir yıkıyor, kapıyı daha erken kilitliyor, vaktinizi doldurmak amacıyla eve bolca iş getiriyor; ama hiçbirini de yapmıyordunuz. Bir de eldivenlerinizi daha çok seviyordunuz; sol elinizdeki altın halka boşluğunu birilerinin görüp size sorular sormasından usanıyordunuz.

Parmak uçlarım buruşmaya başlamıştı. İşte şimdi ellerim göz kenarlarıma benzemeye başladı. Penceremin altından bir kadeh içkiyle sarhoş olmuş genç kızlar geçiyordu. Tül perdemin arkasında durup saçlarına baktım hepsinin. Yirmi senelik takvim yaprağı yırtıldığında değişecekti her şey. Hepsi birer birer geçmeye başlayacaktı tül perdenin ardına. Hayat böyleydi. Kırkına kadar sokaklarda koşturan yavru kediler gibiydin, kırk yaşına geldiğin vakit sahipleniyordu birileri, kapısında uyuduğun, ve sen artık seninle aynı olan diğer yavru kedileri izliyordun tül perde ardından.

Çocukken anne ve babalarının sadece yaşlandığında öleceğini sanan insanların büyüdüğünde bu düşüncelerinin hiç değişmediğini öğrendim. Büyük bir tarlanın ortasına bırakıldığımız günden itibaren dizlerimize kadar büyüyen her otu orakla kesiyoruz. Oysa o bize ulaşmak isteyişinden büyütmüştür kendisini, biz bundan ayağımıza dolanmayı anlıyoruz. Budadıkça yanıyor mu canı bilinmez; ama budandıkça büyüyorlar besbelli.Ve siz içine salındığınız tarlada ilerlemeye çalışıyorsunuz. Ayağınıza her takılana engel gözüyle bakıp kesiyor ve yolunuza devam ediyorsunuz. Oysa ben yükseldim ve gördüm. Sonu yokmuş o tarlanın. Hayat en başından beri şunu demeye çalışmış bana: eğer büyümesine izin vereceksen kesme! Ve orada konakla!

Penceremin altındaki on altılık gülüşmeler duruldu. Dilimdeki viski tadına tuz bastırmışım. Kulağımda bir ses: "Yesterday when i was young, the taste of life was sweet like rain upon my tongue".

Şarkının sesi azalıyor. Kapıya doğru yaklaşan ayak seslerini duyuyorum. Ayak sesleri ensemde nefesti birazdan. Durdu.Hafif kıpırdanmaya başladım. Parmak uçlarım su birikintisinden çekiliyor. Tül perdeden uzaklaştırılıp yatağıma taşınıyorum. Masamda okunmayı bekleyen yazılar birikmiyor artık. Yapacak işlerim artmıyor. Kahve fincanlarımın kirlenmesi en ufak bir şekilde alakadar etmiyor beni. Girdiği bunalım ardı felç olan bir kadınsanız hayatınızı hep o , son sağlam gününüzde hissettiğiniz gibi yaşıyordunuz. O son gün sizin geri kalan hayatınız oluyor. Tıpkı taş plak gibi. Bozulmuş bir taş plak gibi aynı şarkının aynı yerini dinleyip duruyorsunuz. Ve siz ne kadar isteseniz de ne gramafon tamircisini ne de aynı şarkının bir başka kaydını bulabiliyorsunuz.

Sadece parmak uçlarınızdaki sinirler hareket halinde, durmadan koşturuyorlar tırnaklarınızda. Hani canınızın en çok acıyabileceği yeriniz. Öğretmeninizin cetvelle vurmayı en çok sevdiği yeriniz. İnsanın sadece parmak uçlarını hissetmesi, güzel bir kadının saçlarını tarayamaması, ağladığında gözyaşlarını silememesi demek oluyordu, hepsinden öte şu vardı bir de : parmak uçlarınız da , pencere kenarında biriken su da hep oradaydı; ama önceden siz tüm bedeninizi hissediyordunuz, baş ağrılarınız oluyordu, kalp ağrılarınız, baş dönmeleri ve mide bulantılarınız oluyordu. İşte bu yüzden sizin en hassas yerlerinizden biri olan parmak uçlarınızı daha az önemsiyordunuz.

Beni terk ettiği gün iki şeyi öğrendim: birincisi, ayakların varsa mekan değiştirebilirsin. İkincisi, artık ayakların yoksa geriye kalan organların daha çok işlev kazanmaya başlıyor. Yani madem ki artık yürüyüp kaçamıyordum, öyleyse kalıp kabullenmeyi öğrenmeliydim.

Sanırım hayat kendisine değer vermen için hiç durmadan ayaklarına dolanıyor, sense kesiyorsun ulaşacağın bir yer varmış gibi, ileride seni bekleyenin o sırada ayaklarına tutunandan daha iyi olduğunu biliyormuş gibi ya da iki adım sonrası varmış gibi.

Parmak uçlarım çarşafın kırışık yerine değiyor. Ağlıyorum, yanaklarım gözlerimde eriyen buzulları hala hissedebiliyormuş gibi.


Favori olarak ekle (25) | Görüntüleme sayısı: 452

Yorumlar (4)
RSS yorumları
1. 02-09-2008 10:25
Sinem SAL; gerek düzyazı gerek şiirde çok iyi. Yazının hacmi okuyucuları yıldırmasın. Gerçekten de kelimelere anlam yükleme ve kişinin kendisi ile olan hesaplaşmasını çekinmeden ortaya koyuyor. Yazılarında kendisinden de izler var gibi...
Yazan halis (Kayıtlı)
2. 02-09-2008 11:26
Kendini anlatır insan, anlatabildiğince... 
 
Saygılar.
Yazan Pardus (Kayıtlı)
3. 02-09-2008 11:36
Çok teşekkürler... 
Evet uzun yazılar ürkütüyor insanı nedense hep. Belki de kendini iki satırla anlatabilecek kadar iyi bir yazar olmadım hiçbir zaman. Z harfini söyleyecekse A'dan başlayanlar gibi... 
 
Önceden bir yazım okunduğunda "Gerçekten böyle mi hissediyorsun?" dendiğinde kızardım bu duruma. "Yazdıklarım günce değil" derdim. Ama şimdi görüyorum ki , evet insan kendini anlatır, insan kendini anlatmaya çalışır her yazısında aslında. Olamadıklarını anlatır, olduklarını anlatır ya da o ben olsam nasıl olurdu ları anlatır. 
Mümkün müdür bir taşa kuş tüyünün hafifliğini anlatabilmek? Mümkün olsa bile taş anlar mı? 
Eğer hissediyorsa bir okuyan yazıyı içinde o da anlatılmıştır o halde. 
Güzel kalın...
Yazan sinem sal (Kayıtlı)
4. 04-09-2008 10:03
GÖĞE BAKMA DURAĞI (7284 Hit) 
 
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım 
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından 
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından 
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar 
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut 
Bu evleri atla bu evleri de bunları da 
Göğe bakalım 
 
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım 
İnecek var deriz otobüs durur ineriz 
Bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya 
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum 
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun 
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam 
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım 
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda 
Beni bırak göğe bakalım 
 
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım 
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum 
Bu senin eski zaman gizlerin yalnız gibi ağaçlar gibi 
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor 
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim 
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım 
Bana dönesin diye bir bir kapattım 
Şimdi otobüs gelir biner gideriz 
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç 
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin 
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat 
Durma kendini hatırlat 
Durma göğe bakalım
Yazan çağan yiğit (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 238
Ezkizler: 740
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 468908

Liman

chaplin9yg.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com