Menu Content/Inhalt
güverte arrow eskizler arrow düz yazılar arrow Kırmızı Bizim Oralar...Mor Menekşe Bendim..

üye girişi


Kırmızı Bizim Oralar...Mor Menekşe Bendim.. PDF Yazdır E-posta
Yazar minna minna   
Wednesday, 30 July 2008

" Yedi kişiyiz" dedi babam kasketi elinde, önündeki kağıda bir şeyler yazan adama bakarak. "Hepimiz de iş görür vaziyetteyiz. Benle beraber altı da horanta." Bizi gösteren eli sesiyle birlikte havada asılı kaldı. Sonra da yazı yazan ama bakmayan adamın önündeki toprağa sessizce düşüp düşüp bekleşmeye başladı. Yorganımız, döşeğimiz, babam, biz, pazen entarim hep beraber ses etmeden bekleşmeye devam ettik.


Başımı kaldırmadan siyah lastik ayakkabılarımın üzerindeki tozları incelemeye başladım. Lastiğimin karalarını hiç beğenmedim yine. Babam çarşıdan alıp bana getirdiğinde de beğenmemiştim hiç ama ses de etmemiştim. Bizim oralarda babaya ses edilmezdi. Anam öyle diyordu bana, ablalarıma ve diğer kızlarına da. Kendi de hiç ses ediyor muydu babama. Yok etmiyordu, öyleyse ben de etmemeliydim. Başka kızlar da seslerini örtmeliydi. Usulca ayağımdaki lastiği toprağa sürttüm, yere eğilmeye çekinerek iplerine baktım. Karalığını bir parça örtsün diye ablamın çeyiz ipliklerinden kırmızı ile mor menevşeyi birbirine katıştırıp ayakkabımın bir köşesini şenlendirivermiştim gizlice. Diğer karalarla karışsın istemiyordum. Onüç yaşımın iç şenliği idi bu. Annem kızacak, babam farkedecek diye de korkup hep arkalarından yürüyordum. Ve hiç ses etmiyordum.

 

Okuldan alınıp tarlaya götürülürken de ses etmemiştim. Son dersimde defterimin kenarına kırmızı çizgilere tutturulmuş mor menekşelerden kenar süsleri çizmiştim.

 

Kırmızı, bizim buralar,
Mor menekşe bendim.
Mor menekşe öğretmenimin sesiydi. Diğer kadınlar bir olup "kadın başıyla ne işi var buralarda?" diye ses ederlerken ben, öğretmenimin menekşe kokan sesini çoktan sevdiydim. O, bizim buralardan değildi. Üzerimde ablamın artık ona küçülen pazen entarisi, başımda arkadaşım Hatça'nın evlendirilirken çeyizindeki çocukluğundan çıkarıp bana verdiği sarı tülbenti vardı. Birlikte doğmuş, birlikte onüç olmuştuk. O, babası yaşındaki adamın koynuna, erkek çocuk doğurmak üzere satılırken, ben defterlerimden kitaplarımdan ötedeki pamuk tarlalarına sürülmüştüm.Sarı uçuk benizli çocukluğunu bohçasına koyup Hatça,ses etmeden kuma olmuştu kadınlığına.Ses etmemişti onüç yaşındaki çocuk bedeninin, babası yaşındaki adam tarafından öldürülmesine.Ses etmiyordum pamuk tarlalarına ama ben mor menevşeyi kırmızıya katıp bir de saç ipi yapmıştım saçlarımın örgüsüne.

 

Benden bir yaş büyük ablam, her sene pamuğa sürülür. Yaz bitimi eve dönerdi babamlarla. Ben hep sorardım: "Abla, oralar nasıl az anlatsana." Ablam anlatırdı : " Gün karayken gideriz beyaz pamukları toplamaya. Bembeyaz yumuşacıktır pamuk. Hiç hissetmezsin ağırlığını. Tek tek toplar hafif beyazları belindeki torbaya koyarsın. Sonra torbayı boşaltır. Bir tane daha koparırsın. Günün karası düşünce beyaza döner gelirsin köyümüze." Ben dinler sorardım benden bir yaş büyük ablama : "Abla oraların yolları da kırmızı mı bizim buralar gibi? Güneş ne renk? Gök mavi mi? Sular nasıl akar?" Ablam anlatırdı: "Pamuğu ne kadar hızlı toplarsan o kadar çok çuvalın olur. O zaman babam memnun kalır ve dönüş yolunda çarşıdan bana bir tülbent alır.Pamuğun beyazında gün karası varken başlarsın toplamaya gün karası bulaşınca pamuğa döner gelirsin bizim buralara." Hayal edemezdim günün karasına bulaşmış beyazı. Ses etmezdim ablamın Hatça'nın ardından karşı köye gelin gidişine.Kına gecesi annem ağlamıştı boynuna sarılıp sonra "Kızım " demişti " Artık kocan senin herşeyin. Ne derse yap. Sözünden çıkma. Yüzümüzü kara çıkarma" Ablam bana hep beyaza düşen gün karasını anlatmıştı, annem yüz karasını. Amcamın kızını amcamın oğlunun ormanda tek kurşunla temizlemesini anlatmıştı hep.

 

Kırmızı, bizim buralar.
Mor menekşe amcam kızıydı.

 

Babam buraya gelirken ablamın başlık parasına pamuktan kazanacağı parayı da katıp tarla alacakmış. Bir dahaki yıl gelmeyecekmişiz buralara. Artık kendi tarlamız olacakmış. Çalışmayacakmışız başkasının işinde. kendi tarlamızı sürüp ağalar gibi yaşayacakmışız. Beni de iyi bir başlık parasına verirlerse...

 

Bundan ötesini duymaz öğretmenimin anlattığı o yerleri düşünürdüm. Evin içindeki çeşmesinden akan suları içer, eşiyle kitap okuyan kadını hayal eder. İnanmazdım, yine de sessizce hayal ederdim. Şehrin yollarına çizilen çizgiler beyazmış. Bizim buraların kırmızılarına bulanmış diğer mor menekşelerin mahzun ağlamalarına yüklerdim pamuğun beyaz hafifliğini. Ses etmezlerdi. Ses etmezliklerine ses etmezdim. Kimbilir azıcık bağırsam azıcık. Amcam oğlu beni de götürür müydü ormana? Belki de acırdı . Duymazlıktan gelirdi azıcıklarımı. Kimbilir?...

 

İlk kez düşmüştü yolum pamuğa. Babam, havada kalan eliyle ezilmişliğini toplayıp cebine koydu usulca. Yazan adam başını kaldırmadan "Şu yana geçin sayacam" dedi. "İsmin ne?" "Cabbar Eğilmez, altı da horanta." "Geçin. Bir,iki,üç..." Adam bizi saydı. Sayıldım. Bana üç dedi. Şöyle bir çaktırmadan omuzlarımı dikleştirdim. Anam böğrümü çimdikledi sessizce. Çimdik canımı acıttı ses etmeden omuzlarımı tekrar eski yerlerine düşürdüm. Üçtüm işte. Üç ama çimdik yeri de kırmızı idi. Kırmızı. Hepimizi bir traktörün arkasına doldurup diğer işçilerin çadırlarının yanına götürdüler. Bezden evlere hayretle baktım. Babam "Hadin, oyalanmayın erkence yatacağız. Yarın işbaşı var." dedi. Annem hızlı hızlı bez eve döşekleri serdi. Bir köşeye de kabı kacağı yığdı. Yardım ettim.

 

Uykumun derinliğinden omzumu sarsan anamın eliyle uyandım. "Kalk" dedi usulca "Babana su dök. Yemeğinizi yeyip gideceksiniz." elime havluyla ibriği tutuşturdu. Yarı sersem bir şekilde uyandım günün karasına. Kara lastiklerimi ayağıma geçirip beyazlara doğru yola çıktım babam önde biz arkada. Renkli iplerim saç örgülerimde. Tarlalara geldiğimizde şaştım kaldım alacalanan tan yerindeki pamukların beyazlığının uçsuzluğuna. Belime diğerleri gibi bir torba bağladım. Başladım toplamaya beyazları.

 

Beyazdı pamuk. Yumuşaktı. Pamukların yumuşaklığı ellerimi hiç acıtmadı ama belimi ağrıttı. Bezden eve döndüğümüzde gün karaydı yine. Yemek bile yiyemeden yorgunluktan bitmiş bir halde attım kendimi döşeğin bir kenarına. Ama önce babamın yatmasını bekledim gözlerimden akan uyku ile birlikte. Bir köşeye atılmış kendimle ne sıcağı ne de sivrisinek seslerini bilmeden uyudum. Ertesi aynı güne uyanmak üzere.Hiç ses etmeden uyudum. Rüyamda türkü söylüyordum tarlaların beyazına, sesim ne güzeldi.Yanıktı da üstelik. Çocuk türküleriydi seslediğim. Sesim dal dal olup taa gökyüzünün maviliğine erişiyor ordan topladığı tüm bulutları beyaza boyayıp bana veriyordu. Hepsini alıp elime üzerlerine mor menekşeler tutuşturup tekrar göğe salıveriyordum. Sesim menekşelerin moru oluyordu. Salına salına göğe varıyordu.Çocuk türküleri bulutlara ne güzel yakışıyordu.

 

Birazcık ses etsem azıcık belimin ağrısı geçer miydi? Kimbilir geçerdi belki. Pamuk bana acıttı ve hiç ağrıtmazdı belimi.Kimbilir?.. Belki...Sonraki ertesilerde buna da alıştım. Ellerimin beyaz beyaz çatlamasına da. Pamuk, pamuk gibiydi ama ellerim pamuk gibi değildi hiç.

 

Sonra sıcağı farkettim. İzin günü dediler. Babama ve diğer babalara para verdiler. Babam ve diğer babalar ve baba adayları bir yerlere gittiler. Biz dere kıyısına indik. Çamaşır yıkayacaktık. Su berraktı. Su akıcıydı. Soğuktu. Temizdi. Beni içine çekiyordu. Diğer kadınların beni göremeyeceği bir yere gidip çamaşırları yıkadım. Çalılara astım. Ayaklarımı suya soktum önce. Sonra sivrisineklerin talan ettiği kollarımı bacaklarımı kirden görünmeyen tenimi suya soktum. Temizlik ne güzeldi. Üzerimde benden bir yaş büyük ablamın artık ona küçülen entarisi vardı. Toprak sıcaktı. Sıortüstü uzanıp rüyamdaki çocuk türkülerimi dinlemeye başladım. Hava sıcaktı. Toprak yumuşacık bir döşekti. Su tüm kirleri alıp benden uzaklaştırmakla meşguldü.Gözlerim kapandı usulca ben istemedim ama kapandı. Elimde örgülerini açtığım saçlarımın ipi vardı.

 

Sonra nefes alamadım. Çırpındım biraz ama üzerimdeki ağırlıktan kalkamadım. Ağır pis bir kokunun anlamlandıramadığım karabasanı çalındı ağzıma. Ağzım kapandı. Gözlerim sarı leş gibi sarmısak kokan bir ağıza çarptı. Ne oluyordu? Kabusdu, karabasandı bir şeydi işte. İki ufak gözün kapkara bir suratla beraber üzerime eğilmişliğini gördüm. Kara kemikli, nasırlı bir el ağzımı kapamış bana: "Sus" diyordu. "Ses etme" diğer eli ile tuttuğu bıçağı boğazıma dayıyordu. Ben bir şey yapmadım demek istedim ama sesim çıkmadı. Sadece türkü söylüyordum. Çocuk türküleri. Çok mu bağırdım. Bırak beni ne olur. Ama içim söylüyordu bunları ve üzerime oturmuş beni boğan adam duymuyordu. Dişleri sarıydı ve pis sırıtışı sıvanmıştı ağzının kenarına. Heryerim kaskatı kesilmiş. Korkudan kollarım yana kaymış. Usuca ses etmeden kurban olmaya çoktandır hazırlanan ellerim kendilerine biçilen rolü büyük bir sadakatle oynuyorlar. Hep birlikte ses etmeden bekleşiyorlardı.

 

Sarı dişler önce yüzüme sonra omuzlarıma düşerek kırmaya başladılar ben olanlarımı. "Aferin işte böyle ol" diyen ses bedenime düştü hırıldayarak. Bıçağının ucu boynumdan entarimi kesti boydan boya. Çıkaramadığım sesimin hafifliği bıçağın ucu ile kanatıldı. Ağırlık çocuk bedenimi ezdi. Koku pisdi, dişleri sarıydı. Ben onüçdüm. Güneş sarılarak entarimin mor menekşelerine boğup boğup onları sıcağı ile pamukların beyazına beyazına attı. Beyaza düşen morlar kırmızıya çalınıyordu. Çok değil azıcık ses etsem. Azıcık. Duyar mıydı az ötede görünmeyen gülüşler sesimin azıcıklığını?...Çok değil, azıcık.Bizim oralarda kızlar ses etmezdi.

 


Kırmızı, Bizim oralar
Mor menekşe bendim.

 

Çağla
26/Temmuz/2008 Sabaha karşı 3:59

 

 


Favori olarak ekle (20) | Görüntüleme sayısı: 421

Yorumlar (3)
RSS yorumları
1. 01-08-2008 14:29
Sevgili Minna; 
Gerçekten mor hem de çok mor bir hikaye olmuş. "Mutluluk" filmini anımsattı bana.  
Çok etkileyici, yürek burkan, iç titreten bir hikaye...
Yazan halis (Kayıtlı)
2. 04-08-2008 09:06
halis bey, 
yorumunuz beni çok mutlu etti..teşekkür ederim..
Yazan minna (Kayıtlı)
3. 09-08-2008 17:23
Güneydoğu insanına kadın erkek ayrımı yapmadan geniş bir pencereden bakan, Güneydoğu insanının sorunlarını işlerken somut ve net olarak çıkmamacasına beyinlere işleyen betimlemeleri ve kendine ait sözcükleri ve kendine özgü cümle kurgusu ile Güneydoğu insanını öykülerken, her yönüyle kayda değer bir ürün ortaya çıkartmış Sevgili minna. 
 
Beyaza sevdalı bir çocuğun öyküsü ile; okura çok şey vermiş Sevgili minna! Erkeği ve kadını ile Güneydoğu insanı, güneydoğu kadınının erkeğe ve kadına bakışı, tarla-tarım işçiliği, ırza tecavüz ve töre cinayetlerini hepsini bulmak mümkün bu yazıda. 
 
Güneydoğu, pamuk işçilerinin dramında, bir taraftan renklere sevdalı bir çocuğun beyaz düşlerindeki huzur verilmeye çalışılırken, öte tarafta körpe bedenlerin baba yaşındaki erkeklerce örselenip öldürülmesi de duygu sömürüsüne kaçmadan, yalın bir üslupla verilmiş. 
 
Feodal, erkek egemen toplum kalıntılarının derin izlerini taşıyan Güneydoğu insanının ve pamuk işçisinin dramında ülkemiz gerçeğini, kadın sorunsalını, töre cinayetlerine de gönderme yaparak "azıcık ses etsem amcam oğlu beni de götürür müydü ormana" gibi çok çarpıcı, renksizlikler içindeki renkleri beyinlere kazıyacak şekilde kısa ve net cümlelerle tek öyküde ve şiirsel, akıcı bir dille okura sunulması bir edebiyat kazancıdır. Tebrikler Sevgili minna! 
 
Sevgili minna'nın kendine ait cümle kurgusu, "ezilmişliğini kimseciklere göstermeden, sezdirmeden kimseciklere toplayıp cebine koyması", "sarı uçuk benizli çocukluğunu bohçasına koyup Hatça, ses etmeden kuma olmuştu kadınlığına" gibi kendine ait cümle kurgusu ile benden tam not almıştır. Renklere sevdalı kızın özellikle ne kadar çocuk ve temiz olduğunu vurgulamak için kullanılmış renkler; aklığın, temizliğin ifadesi olarak da özellikle beyazın seçilmesi, kızın özellikle (karalastik ayakkabıda olduğu gibi) siyahı beyaza çevirme uğraşları mükemmel bir buluş. Siyah; karanlığı, karamsarlığı, hırsızlığı, saklanmayı, hainliği, ihaneti, eskiyi, geri kalmışlığı, gericiliği temsil ederken; beyaz ile aydınlığı, şeffaflığı, görünürlüğü, temizliği, güzelliği, yeşertilmeye çalışılan umudu, şiirsel bir dille çok güzel sunulmuş. 
 
Bizim buraların kırmızı olduğuna karşı çıkmak isterdim, keşke yazar yanılmış olsaydı da ben de karşı çıksaydım. Ama doğru... Doğru olduğu için de kan bulaşmış topraklarıma hayır, kırmızı değil, yeşil bizim buralar diyemiyorum. 
 
Cumali Cumalioğlu
Yazan cumali22 (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 238
Ezkizler: 740
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 468883

Liman

3346393595.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com