|
Bu ilk tanıştıkları günden kalma bir sevgi sözcüğüydü onlar için. İkisininde taparcasına sevdiği blues artık ad değiştirmiş ve birbirlerinin sevgi sözcüğü olmuştu. İlk kez Cem bunu söylediğinde Selin’in çok hoşuna gitmişti beklide o gün gerçekten ona aşıklığı belgelenmişti kendi içinde. Hayat işte sinirli ve yanık ekmek kokulu bir sabahta da karşısına çıkabiliyordu sevgisi. Ne kadar tereddütlü olsa bile…
Çok derinlerden duyduğu Eric Clapton’un sesi onu uyandırmak üzereydi. Birkaç saniye sonra uyanacak ve müziği sabahın köründe açtığı için Cem’e kızacaktı. Dün gece saat üçte eve gelmişti. Nasıl bu kadar erken kalkıyordu. Bir insan nasıl uyumayı sevmezdi ki?
Yavaşça açılmış gözlerinde aralanmış perdeden içeri giren gün ışığı parladı. Gözleri ıslandı açar açmaz. Yeniden kapatıp diğer tarafa döndü ama nafile, uyuyamıyordu yeniden. Sabah sabah yine sinirleri tepesine çıkmıştı. Aslında evliliklerinin ilk yıllarında hoşuna gidiyordu sabahları hafif bir müzikle uyanmak. Şimdi çalan şarkıda uyanmak için seçilmiş en güzel şarkılardan biriydi. Tears in Heaven…
Mutfaktan kızartma kokuları geliyordu. Yine ekmekleri yaktı diye düşündü. Acaba ne zaman dikkatli olmayı öğrenecekti. Söylene söylene kalktı yataktan. Dün oldukça yorulmuştu ve ayakları sanki bir ipte yürüyormuşçasına titreyerek ilerliyordu.
Ezberlediği mutfağa vardığında Cem kızartmaya çalıştığı ekmeklerle uğraşıyordu. Onun geldiğini fark etmemişti. Kapının eşiğinde durup onu izlemeye koyulduğunda aslında ne kadar tatlı göründüğünü fark etti. Aynı küçük çocuklar gibiydi.
Şarkı değişmişti. Yavuz Çetin çalıyordu şimdi. İşte bu iyi gelmişti Selin’e. Blues’dan çok hoşlanırdı. Cem ekmekleri önüne koymuş, ellerini de beline tutturmuş aynı ev kadınları gibi duruyordu yaktığı ekmeklerin başında. Dudaklarının gülümsemesine engel olamamıştı Selin.
-Napıyorsun sen?
Cem onun geldiğini ancak şimdi fark etmişti. Arkasını döndüğünde yüzündeki ifade hata yapmış çocuklar gibiydi. Sonradan takındığı gülümsemesiyle:
-Günaydın blues...
Bu ilk tanıştıkları günden kalma bir sevgi sözcüğüydü onlar için. İkisininde taparcasına sevdiği blues artık ad değiştirmiş ve birbirlerinin sevgi sözcüğü olmuştu. İlk kez Cem bunu söylediğinde Selin’in çok hoşuna gitmişti beklide o gün gerçekten ona aşıklığı belgelenmişti kendi içinde. Hayat işte sinirli ve yanık ekmek kokulu bir sabahta da karşısına çıkabiliyordu sevgisi. Ne kadar tereddütlü olsa bile…
-Günaydın napıyorsun?
-Kahvaltı hazırlamaya çalışıyordum ama pek başaramadım gördüğün gibi.
-Neden erken kalktın?
-Bilmiyorum aşkım. Geç kalkmayı sevmiyorum.
- Biliyorum ama ben oldukça seviyorum. Sesi oldukça sakindi ama içinde oldukça kızgındı Selin. Cem aynı tavrıyla devam etti:
-Tamam, neden kalktın o zaman?
-Eric Clapton çok ısrar etti.
Böyle durumlarda kaçması sinirine dokunuyordu. Üç yıldır evliydiler ve hemen hemen bütün sabahlar ünlü bir ses ona “Kalk Selin, Cem mutfağı yakacak!” der gibi şarkısına başlardı.
-Özür dilerim.
-Bu kaç oluyor Cem. Sabahları şu müziği açma demiyor muyum sana? Selin’in oldukça sert çıkmıştı bu kez. Yeni bir kavganın daha temelleri atılıyordu son birkaç aydır sürekli olduğu gibi.
-Sabahları dinlediğim müzik beni dinlendiriyor…
- Çok güzel. Bende uyumak istiyorum.
- Git uyu o zaman bitanem… Bunu duyduğunda neredeyse çıldıracaktı Selin.
-İşte sorun da bu. Sen bu müziği açtığında uyuyamıyorum…
Cem hiçbir şey dememişti. Bu tartışmayı birkaç aydır sürekli yapıyorlardı ve artık aynı cevapları vermekten sıkılmıştı. Elindeki yanık ekmeği ve bıçağı bırakıp içeri gitti ve ardından çalan müzik sesi kesildi. Tekrar mutfağa gelip eline yanık ekmeğini ve bıçağını aldı. Sinirlice işini yapmaya devam etti. Yüzünü Selin’e hiç çevirmeden:
-Şimdi uyuyabilirsin.
-Teşekkür ederim ama yine senin bilmen gerektiği gibi bir kez uyanınca uyuyamıyorum.
- E akşamları nasıl uyuyorsun o zaman.
Selin hiçbir şey demedi ve yatak odasına geri döndü. İçinde garip bir duygu vardı. Hayır, bu kızgınlık değildi artık ona kızmıyordu. Bir an için artık sevmediğini hissetti onu. Yatağa uzanıp bacaklarını karnına çekti. Başını yastığa koydu ama gözlerini kapatamıyordu. Düşündüğü şey ona saçma gelmişti ama kafasında takılı kalmıştı. Aklına ilk zamanları geldi…
Bundan dört yıl önce Cem’in çaldığı barda tanışmışlardı. Ortak arkadaşları sayesinde zorla götürüldüğü bardan kocaman bir aşkla çıkmıştı. Ertesi gün yabancı bir numaradan gelen aramayı cevapladığında onu yine aynı bara davet etmiş ama sahneye çıkmadan önce birlikte yemek yedirmeyi de kabul ettirmişti.
O gece Cem sahneye çıkmadan önce gittikleri yemekte aradığı erkeğin o olduğunu düşünmüştü. Çok lüks olmayan orta sınıf bir restoranda hayata bakışlarının, umutlarının, sevdikleri yemeklerin ve müzik zevklerinin aynı olduğunu anlamıştı. Konuşmasında mükemmel bir tını ve inanılmaz bir etkileyicilik vardı. Büyüleyici sesiyle konuştuğunda dudaklarına kilitli kalıyordu sanki. Zaten sesinin büyüleyiciliğini o akşamki konserden sonra iyice anlamıştı. Sahneden bütün şarkıları onun için söylediği duyulduğunda oradaki bütün bakışları üzerinde hissetmişti. Hiç bu kadar utandığını hatırlamıyordu.
Konserden sonra külüstür bir Rénault’la onu evine bırakmıştı. Hayatında aklında kalan tek yolculuktu bu belki de. Ona yolu uzatmasını söylemiş ve bunun için elinden geleni yapmıştı ama sonunda evin önünde onu öpeceğini bilseydi bir an önce eve gitmek isterdi.
O günden bir yıl sonra evlenmişlerdi. Cem aynı barda çalışmaya devam etmiş, Selin ise okuldan mezun olduktan sonra gelen bir şirket teklifine evet demişti. Ailesi kendine yazık ettiğini düşünse de Cem’le çok mutluydular. Aslında evlenmeyip biraz daha okusaydı daha iyi bir yerde, daha iyi bir ücretle, daha rahat bir yaşa sürebilirdi. Ama herkes en sonunda hayatlarındaki “daha”ları buluyordu. Hayat onu buraya atmıştı ve o da kaderine razıydı. Mutluydu daha ne isteyebilirdi ki? İstese yüzlerce “daha” çıkarabilirdi ama o hayatında ilk defa kurallarını bırakmış ve kendi istediğini yapmıştı. Her şeye rağmen de mutluydular…
Cem kahvaltısını hazırlamayı bırakıp yatak odasına geri döndü. Selin yanağında hissettiği ıslaklığa kadar onu fark etmemişti. Cem onu öpmüştü. Önce hiç tepki vermedi ama sonunda Cem’in ısrarlı öpücüklerine cevap vermişti o da. Cem pişman olduğunda takındığı ses tonuyla özür dilemiş ve diğer seferlerde olduğu gibi bir daha müziği yüksek sesle açmayacağını söylemişti.
Selin nedense onun özürlerine bir türlü karşı koyamıyordu. Çünkü Cem’in çok fazla hayatı ve insanları umursamayan biri olduğunu, özür dilemenin onun için ne kadar zor bir şey olduğunu biliyordu. Bunu yaptığında gerçekten pişman olmuş olduğunu biliyordu. Zaten adamakıllı birkaç aydır kavga ediyorlardı ancak ilk kavgalarından beri sürekli huzursuzdu, bu durumdan hoşlanmıyordu. Herkes gibi o da eski güzel günleri arıyordu. İçinde kötü bir his onu aylardır rahatsız ediyor ve her kavgada bu daha da artıyordu. Belki de korkuyordu kaybolmaktan, ya da kaybetmekten…
Bu sırada gözleri Cem’in gözlerindeydi. Onun gözlerinde ilk kez gördüğü sevgisi, bugün, bu an hiç değişmemiş ve hala onun gözlerindeydi. Cem o sırada Selin’in dudaklarına yapışmıştı. Çok küçük ama Selin’in bütün düşüncelerinden sıyrılmasını sağlayan bir öpücüktü.
- Hadi kahvaltıya gidelim.
………………………………………………………………………………………………………………….
Gittikleri yer üçüncü sınıf kahvaltı veren bir parktı. Cem “ En azından benim ekmeklerimden daha güzel kızartıyorlar” diyerek getirmişti Selin’i oraya. Birkaç biber, kızarmış ekmek, biraz peynir, tereyağı, domates ve peynirli omlet almışlardı. Yani oranın klasik kahvaltı masası buydu ama oldukça güzellerdi. Herkesin kibarlık yapmak yüzünden yemek yiyemedikleri lüks bir yerdense bu sıcak ortamda elleriyle yemek daha güzeldi. Zaten etrafta da onların yemek yediğine bakabilecek pek fazla insan bulunmuyordu.
Kahvaltılarını bitirdikten sonra Cem onu işyerine bırakmıştı. Akşam evde görüşmek üzere ayrıldılar. Selin, Cem’in diğer insanların arasına karışmasını izledi. O uzaklaştıkça artık nerede olduğunu bulmak daha da zorlaşıyordu. Gözden kaybolduğunda –ya da artık onu göremediğinde- iş yerine girdi. Selin psikoloji okumuştu ve şu an bir şirket psikologunun yanında staja başlamıştı. Üniversitedeki hocasının yakın bir arkadaşıydı Haluk Bey. Birkaç kez görüşmüşlerdi işe alınmadan önce Haluk Beyle, daha sonrada hocası yardımıyla iş teklifini almış ve başlamıştı. Ama insanın Cem gibi bir çocuğu varsa üç yılda çok da ileri gidebilmesi zordu. Ancak elinden geldiğince çalışıyordu ve Haluk Bey’de ondan memnun gözüküyordu.
Masasına oturduğunda daha sevgiliyken çekildikleri fotoğraf yerinden oynamıştı. Onu düzeltirken o gün geldi aklına. Cem, birden bire elindeki makineyi çevirmiş, kolunu Selin’in omzuna atmış ve flash patlamıştı. Bu kadar ani olmasına rağmen çok güzel çıkmıştı fotoğraf. Bunlarla aklı meşgulken birden sabahki tartışma geldi aklına bu noktaya nasıl gelmişlerdi. Eski güzel günleri düşündükçe yüzünde istemsiz bir tebessüm oluyor, bugüne döndüğündeyse kırıklaşıyordu, gözleri dalmaya başlıyordu. Başını geriye çevirdiğinde mutlu oluyor ama bunun bir işe yaramadığını biliyordu. İçindeki huzursuzluğun sesini susturamıyordu.
Masanın üzerindeki düzenli duran kalemlere ve dosyalara bakarak birkaç dakika geçirdi. Canı çalışmak istemiyordu. Her şeyi arkada bırakıp yüzünü yeniden önüne döndürmek istiyordu. Sanki gelecekten birisi ona sesleniyor, “Sorunun çözümü arkanda değil, yüzünü bana çevir” diyordu.
O sırada Haluk Bey’in sesini duydu:
-Selin Hanım! Yüzü şaşırmış gibiydi aslında ama daha çok endişeliydi. Muhtemelen ona birkaç seslenmiş ama tepkisizliği onu endişelendirmişti. Ellerini masanın üstüne koyup:
-Selin Hanım! İyi misiniz?” diye sordu. Selin dakikalarca suyun altında kalıp en sonunda yüzeye çıkmış biri gibi derin bir nefesten sonra:
-Efendim?” dedi. Sonra son duyduğu cümleleri hatırlayıp,”iyiyim Haluk Bey, iyiyim” dedi. Bunu pekiştirmek için değil ilk önce birden ne söylediğini unuttuğu için demişti. Sonra birkaç kez daha iyiyim dedi. Ancak Haluk Bey onun iyi olmadığını düşünüp “öğleden sonra eve gidin isterseniz” diye bir öneride bulunmuştu.
Selin birkaç saniye aslında yapmak istediği şeyin bu olduğunu düşündü. Haluk Bey ellerini masaya dayamış bir şekilde gözlerine bakıyordu. Şakaklarındaki hafif kırlaşmış saçlarına rağmen oldukça genç görünüyordu. Gençliğinde çok yakışıklı olmalıydı, Selin’e göreyse hala yakışıklı sayılırdı. Cem’in aksine olgundu, hafif Selin’den uzun ve omuzları genişti. Aynı zamanda sesi tok ve konuşması düzgündü. Şu an gözleri çok hoş görünüyordu, uzun kirpikleri ve biçimli kaşlarıyla bir an etkilendi ondan. Ancak tam karşısında duran Cem’le çekilmiş fotoğrafı gözüne çarpınca kendine geldi ve gözlerini başka bir noktaya çevirip düzgün olan masasını düzenlemeye koyuldu. Bu sırada hiç kafasını kaldırmadan:
-Peki Haluk Bey. Biraz işim kaldı onları da bitirir çıkarım birazdan” dedi. Aslında ne işi ne de yapacak psikolojisi vardı.
Haluk Bey odasına girdikten beş dakika sonra çıktı. Yürüyerek bir sokak aşağıdaki taksi durağına gitti. Aslında biraz önce yaşadığı anı düşünüyordu, o bakışı, o duyguyu, o anı. Sokakta bir sürü insan vardı ama kendini yapayalnız hissediyordu, çevresindeki kimseyi görmüyordu. Beklide ağlıyordu ama hissetmiyordu gözyaşlarını. Başka birine karşı içindeki isteği nasıl dışarı çıkarmıştı. Cem’e bun nasıl yapmıştı. İçindeki anlamsız tebessümün sebebi neydi? Sanki kulaklarında hüzünlü ama ritmik bir müzik çalıyor, biryandan ağlamak ama bir yandan da dans etmek istiyordu.
Taksi durağına vardığında içindekinin ne olduğunu hala anlayamamış ve boş gözlerle etrafa bakıyordu. Boş bir taksiye atlayıp taksiciye evinin yerini söyledi. Yolda arabanın camını açmış ve yüzüne çarpan hava onu biraz rahatlatmıştı. Bir yandan savrulan saçlarını topluyor bir yandan da diğer insanları izliyordu.
Eve vardığında, yatağına uzanmak ve Cem’in kokusuyla uyumak istiyordu. Kapının önünde anahtarlarını bulup, kapıyı açtığında bir dizi anlamsız sesler,yere atılmış kıyafetler karşıladı onu. Yerdeki bazı kıyafetler bugün Cem’in üzerinde olanlar, geri kalanlar ise daha önce hiç görmediği kadın kıyafetleriydi. Boğazına gelen duyguyu geri göndermek için uğraştı bir süre. Adımları yavaş yavaş ilerliyor ve inanmak istemediği şeye dair inandırıcı örnekleri görüyordu. Yatak odasının hafif aralıklı kapısından gördüğü yatağa yüzükoyun uzanmış Cem’in sırtı ya da daha önce hiç işitmediği bir kadın çığlığı gibi oldukça inandırıcı şeyler görüyordu. Gözleri ağzı gibi açılmıştı. Elinde tuttuğu çantası yere düştüğünde gördüğü saniyelik kargaşadan sonra Cem’in ve yanındaki kadının yüzüne baktı. Saçları dağılmış, makyajı akmış bir ruhtu sanki karşısındaki, susmuştu aynı kendisi gibi, ağzı açıktı ama susmuştu. Cem ne yapacağını bilmediği zamanlardaki gibi başını önüne eğmiş, derin derin nefes alıyordu. Odadaki koku ona pişmanlığını anlatıyordu sanki. Selin’in parfümü, yanındaki adını bilmediği kadının ter kokusu, kendi ter kokusu sanki özel bir akortla birleşmiş, pişmanlık kokuyordu.
-Özür dilerim blues…
Selin yere eğilip çantasını aldığında yüzündeki gururları damla damla düşmeye başlamıştı bile. Ayaklarının dibine çarpan gururunun üstüne basıp çıktı evden. Bir taksiye atladı, adresi aklı biliyordu ama dudaklarını hareketlendiren kalbiydi bu sefer. Yoldaki insanlar aynıydı, yollar, ışıklar, dükkanlar her şey aynıydı kendisinden başka. Karmaşalar dünyasında yaşayan bir ip gibi birbirine dolanmıştı. Adını, adresini, nereden geldiğini unutmuş, sadece gözlerini ve kalbini tanıyordu.
Hayata ve Cem’e söyleyecek birkaç cümlesi vardı. Ama o kadar kapalıydı ki anlatacakları ancak yaptıklarından anlaşılırdı. İsyan vardı kalbinde. Emeğe, sevgiye, aşka, aldatmaya, her şeye isyan vardı. Duygusu damarlarında cıva kadar ağır akıyor ve her geçtiği yeri yakıyordu.
Ofise gelir gelmez masasının üzerindeki fotoğrafı aldı ve Haluk Bey’in odasına dalıp açık duran pencereden aşağıya fırlattı. Haluk Bey olanlara şaşırmış Selin’i izliyordu. Ne oldu diye soramadı bile çünkü Selin çoktan gelip dudaklarına yapışmıştı bile. Gururunu yerden silecek şey misillemekti. Haluk Bey’in fal taşı gibi açılmış gözlerine bakıp:
- Beni istiyor musun?” diye sordu ama Haluk Bey yine cevap vermemişti çünkü Selin’in yaptığını yapıyor ve ona dokunuyordu. Galiba bu da evet anlamına geliyordu…
………………………………………………………………………………………………………………….
Cem ise tüm bunlar olurken yatağında aynı şekilde kalmıştı. Yanındaki kadın bir şeyler söylüyor ama onu dinlemiyordu. Aklından geçen şey dudaklarında yankılanmıştı…
-Hoşça kal blues…
Yanındaki adsız kadına dönüp dudaklarını elleriyle kapattı ve daha sonra onu yeniden öpüp kaldığı yerden devam etti. Açık pencereden giren rüzgâr pişmanlık konusunu şehvet’e bırakmıştı…
SON Favori olarak ekle (9) | Görüntüleme sayısı: 134
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |