| Fal İçinde Kırılı Düşler |
|
|
|
| Yazar Sinem Sal | ||||
| Monday, 07 July 2008 | ||||
|
Ve sen kendini üstüne bulaşan lekelerden tanırdın. Eğer üstünde çilek tadı varsa o gün reçel yemiştin, eğer kokusu sinmişse ilk yaz öpüşlerininin o gün bir kadınla sevişmiştin. Oysa kimse ; ama kimse bilemedi: lekeler her zaman üstündekine ait değildir. Bizler bazen yanımızdan geçip gidenlerin üstümüze döktüklerini taşırız, bilmeden. Ya da sadece değiştirmeye üşendiğimizden.
Şehirden uzak bir yerlerde yaşıyorum üç gündür. Burada geceleri tek başına kalırken korkmamayı bir de mutfağa geçerken burnumla ışığı açabilmeyi öğrendim, bu çok önemli, ellerim dolu diye.Tek başına yaşamak böyle bir şeymiş sanırım.
İnsan zaten bedenine bağlı olan beynini düşünmeye zorlamak için neden böyle uzak yerler seçer anlamıyorum aslında. Biz, bu kendisinden çok başkaları ile (onca organ var içimizde kolay değil hepsini idare etmek) ilgilenen bu organı niçin bu kadar yoruyorduk ki. Kaldığım yer fena bir yer sayılmaz. Aslına bakarsanız müziğinizin sesini çok açtığınız zaman o garip böceklerin garip seslerini bile duymayabiliyordunuz. Yeşil kadife koltuklar vardı odanın birinde. Yaz sıcağında tenimin beyazını kaşındırdıkları için çıplak hallerine pek bulaşmıyordum kendilerinin. Genelde üstlerine bir çarşaf atıp yatıyorum. Akşam beşe kadar dışarı pek çıkılmıyor. Zaten çıksam da yapabileceğim fazla şey yok. Ben de evde oturup kitap okumayı ve arada uyuklamayı tercih ediyorum. Nedense bugünlerde bir kediye ihtiyaç duymaya başladım. Siyah burunlu, zayıf bir kedi. (Evet, bazen izlediğimiz filmler nasıl da etkiliyor hayallerimizi.) Dün sabah, yan evi yeni kiralayanların çocuklarının sesleriyle uyandım. Evlerin duvaları ince ve birbirine çok yakındı. Zaten sadece bir yatak odası ve salon, hani şu yeşil kadife koltukları olan, vardı. Etrafa dağılmış çamaşırlarımı toparlarken kapı çalıyor. Önce sesin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum üç gündür hiç çalmamıştı çünkü. Bütün giysileri ayağımla hızlı hızlı yığma haline getirip koltuğun altına doğru itiyorum. Kapıya doğru koşarken aynadaki kendime gözüm takılıyor saçlarımın dağınık olduğunu o sırada anlıyorum. Zaten illa bir şeyler gösterilmeli yoksa tepende sana bağlı duran saçından bile bihaber olabiliyorsun. Demir bir kolu var bu kapının. Öyle çocukların zorlukla, asılarak açacağı tarzda kapılardan değil üstelik yumuşak bir dokunuşla aşağı kıvrılan bir kapı kolu ...Bense var gücümle asılıyorum bu yüzden elim kayıyor ve bileğimi boydan boya çiziyorum kapının kolunun altındaki çiviyle. "Ah, iyi misin?" Beni aylardır tanıyormuş gibi konuşan insanlardan hiç hoşlanmazdım oysa. Esmer, oldukça kilolu ve buna aldırış etmeden açık mavi, dar bir elbise giymiş bu kadın o dakika çok da umrumda değildi aslında. Kurduğu gereksiz samimiyete pek de aldırış etmeden yanıtladım. "Evet. Fark etmedim çiviyi. "Ne istediğini niye kapımı çaldığını soramadım sadece gözlerine merak eden gözlerle baktım. O da geri çevirmedi beni. "Ben hemen ilerideki evde otuyorum. Sen tatil için geldin herhalde. Yaz kış buradayımdır ben. Kışın pek kişi kalmaz zaten. Araban yoksa da zorluk çekersin. Neyse ki kendini itip götüren bir arabam var. Neyse diyerek gülümsüyor , bendeki donukluğu görmüş olacak ki konuyu hızlıca toparlamaya çalışıyor. Böyle görünce bende baktım tek kalıyorsun eğer akşamları sıkılırsan diye çağırmak istedim. Haşhaşlı çörek yapıyordum akşam beklerim gelirsen eğer." Düşünüyorum yaz kış burada kalan biri hayvanlar ve bitkiler dışında konuştuğunda ona tepki verebilecek bir insana ihtiyaç duyuyor olmalılar. Belki bende burada iki ay geçirsem kaçıp kurtulmak istediğim insanları ilk gördüğüm yerde boyunlarına yapışırdım. Zorunlu bir tebessümü dudaklarıma yapıştırıp konuşuyorum. Tabi olabilir, şu sarı ev değil mi sizinkisi? Gülümseyerek çiçeklerinden ve evi ne halden bu hale getirdiklerinden bahsediyor bi süre. Dinlemiş gibi yapıp uğurluyorum sonradan adının Handan olduğunu öğrendiğim bu kadını. Kiralık evler hep değişik hisler uyandırmıştır bende. Şuana kadar çok ev değiştirdim, çok taşındım, hem evlerden hem adamlardan, insanlardan, ofislerden. Taşındığım evlerin hiçbirinde benden önce kimse kalmamıştı. Duvalarım benden önce betondu yani. Evin içine anlam katan sanırım onun içinde yaşayanlar oluyor. Duvalarımı nedense hep çok sevmişimdir. Bana evin gözleri ve kulakları gibi gelir. Pürüzsüz dört kollu organ gibi yirmi dört saat çalışıyorlar. Oysa pansiyonlar öyle değil ya da bu tip kiralanan evler. Sizden önce çok kişi gelip geçmiştir bu odalardanKim bilir belki bir çift üniversiteli genç ilk birlikteliğini bu yeşil , cilt kaşındıran koltuklarda yaşamıştır ya da birkaç kadın altın günlerinden biriktirdikleri para ile bu evi kiralamış ve çoluk çocuk on kişi birlikte kalmışlardır , kim bilir. Balkona geçip yazılarımı toparlıyorum. Bir yandan da yıkanacak kahve fincanlarını sol kolumun altına sıkıştırıyorum, kesin içlerinden birini düşürürüm. Çok fazla sigara içmişim yine. Bir de hep zayıflık derdim. İnsanın bazen kendini zayıf görmeye ihtiyacı oluyor sanırım yalandan bir toprlama halinden geçip kendine kendi gücünü kanıtlamak için. Bu halimi seviyordum, makyajsız geçirilen birkaç günü, ağzına yemek sürmediğin için bedeninin kendi içine çekilmesini, soluk bir ten rengini, dağınık saçlarını, mor göz altı halkalarını, dudaklarını sigaraya dayayıp kendine suni teneffüs yapmanı; ama bunun sonunda biraz daha boğulmanı...Tüm bu zayıflık hallerini seviyordum işte. Çünkü hepsinin sonunda, bir gün yenilendiğimde, aslında sadece normale döndüğümde, kendimi güçlü hissediyordum. Bavula gelişigüzel atılmış giysilerin içinden sarı elbisemi seçtim. Saçlarımı topladım. Pembe tonlarında allığı yüzümün sağ yarısında gezdirdim. Yüzümün sol yarısı soluk görünüyordu artık. Komik bir görüntüydü belki ama böylelikle farkı görebiliyordum. Yeşil göz kalemini sağ gözüme sürmeye başladım. Siyah rimel...Açık tonlarda sayılacak kırmızı bir ruj...İşte, yüzümün sağ yarısı misafirliğe hazırdı. * * * Beni yine yüzündeki büyük gülümseme ile karşıladı.Bende ona aynı şekilde karşılık verdim.Sevimsiz üç tane çocuğu vardı.Türk kahvesinin yanında lokum servisi yapan kadınları pek bir severdim.Kahvenin acılığına aldırmadan büyük bir iştahla bitirirdim ki bir an önce lokum kısmına geçeyim diye.Ben hızlı hızlı kahvemi yudumlarken Handan bir şeylerden bahsediyordu. Buraya gelmesinin hikayesini dinliyordum kendisinden.Sanki aylarca birininin gelip kendisini dinlemesini istermiş gibi anlatıyordu. Buraya taşındığım zaman henüz on yedi yaşında ya var ya yoktum.Aslında okumuş görmüş bir ailenin tek kızı olarak yetiştirildim; ama bu bilindiği üzere bir özgürlük getirmiyordu kişiye.Aksine daha çok sorumluluk daha çok sorunluluk bindiriyordu omuzlarına.Liseyi yeni bitirmiştim o sene.Aynı sınıfta okuduğum...Sigarasını erkeksi bir tavırla yakıyor , yana doğru bükülmüş başı ve dudaklarının kenarlarına yakın yerlerinden sigara içişi bana babamı anımsatıyor anlamsızca gülümsüyorum.Nedense kadın gibi davranan erkekleri, erkek gibi davranan kadınları sevmişimdir hep.Evet homoseksüeller, transeksüeller, turner sendromlular, butch erkekler ve travestiler her zaman daha cesaretli ve olmak istediklerini olan gibi gelirdi bana.Cinsel organlarımızın sadece boşaltım yapmaktan öte bir şey olduğunu kanıtlarlardı bana.Cinsellikten öte tinselliğe önem vererek kimi zaman ait olduklarına uymak yerine uydurduklarına ait olmak her zaman daha çok cesaret gerektirirdi. Bir nefes daha çekip devam ediyor...Bir çocuk vardı üniversiteye geçtiğimiz o sene birlikte eylemlere katılmaya başladık.Zengin bir ailenin kızı olarak altımda markalı ayakkabılarım ve jeanlerimle eylemlere katılıp komünizm için sloganlar atmam başta arkadaşlarım tarafından yadırganıyordu.Aşk için kadınlar kendilerini şekillendirir genelde bilirsin.Kimisi ilk klasik müziğini onunla dinlerken her gece Yanni ile uykuya daldığından söz eder, kimi evinde ünlü ressamların tablolarına bakıp şarap içerken birden futbola merak sarmaya başlar.Benimki pek de böyle sayılmazdı aslında.Çok okuyordum o senelerde.Tabi bir parça da Harun'un etkisi olmuştu, yadsıyamam sanırım.Sonra da buraya taşındık işte her şeyi herkesi arkada bırakıp.Eğitimimi de tabi. derken hem gülümsüyordu bir yandan da kahve fincanını kapattıçGöz işaretiyle bana da kapatmamı söyledi. Yaklaşık yarım saat boyunca başından geçenleri dinledim.Aslında yorum da yapmıyordum pek ama nedense anlatmaya devam ediyordu.Bende falıma bakacağı için kendimden pek bahsetmiyordum zaten normalde de pek sevmezdim kendimi anlatmayı, beceremezdim üstelik. Fincanı eline aldı.Demir pası gibi lekelerin olmuş senin hayatında.Hnai gereğinden fazlaca akıtmışsın bazen suları paslatmışsın , sonra da yüzüne gözüne bulaştırmışsın.Çok mu iş değiştirdin sen , nedir bu böyle, bir telaş içinde koşturup durmuşsun sanki.Hımm.Bak, eğrilmiş bir demir var burada.Bir şeyler akıyor üzerinden.Hayatına giren herkesi şekillendirmeyi bıraksan oldukları gibi kabullensen neler değişirmiş halbuki.Yok, demişsin sen illa bu demir düz mü, yamuk olacak, yamuk mu, ben düzeltirim.Fazla büküp yamulttuğun için de kırılmış sonunda eline geçirdiğin her demir parçası. Aslında haklıydı.Her şeyi kendi gözünden mükemmel gören ve buna uymayanları da görüş alanına sığdırmak için orasından burasından yamultan yanılgıları olan bir insandan başka bir şey değildim çoğu zaman. Fincanın öteki tarafını çevirdi.Bir yandan da sigarasını içiyordu.Kendinden emin ses tonuyla konuşmaya devam etti.Ölümler yaşamışsın çok.Her yerde dua okuyan dudaklar var; ama senin pek inancın yok sanki sırtını dönmüşsün hepsine. Ölümler...Ölümler yaşadım evet.Ölüm yaşanır mı hiç?Her ölüm bir hayat bitişiyse ben hepsiyle tekrar öldüm.Onunla olan anılarım, günlerim öldü.O halde biz insanlar kaç hayat yaşıyorduk ki? Kusursuz bir insan arıyorsun.Yanıldığın her anda da kendi içine eğiliyorsun.Yüzme bilmeyişin aklına geliyor.Korkup geri çekiliyorsun.Vazgeçtiğin yolları hatırlıyorsun.Hani şu tehlikeli diye yarısından döndüklerini ya da gidecek isteğin yok diye gitmediklerini.Bak tam burada oturup ağlayan bir kadın var.Yüzünün yarısını saklamış sanki, uzun uzun ince parmakları var kadının yüzüklerle dolu, bir avucuyla kapatmış yüzünün yarısını.Su taşmış adeta bak görüyor musun.Sanki gizli gizli ağlayan bir kadın.Güçlü görünmeye alışkın. Konuşması beni biraz bunaltmıştı doğrusu.Bilindik falcı zırvalıklarından biraz daha farklıydı belki ama yine aynı kapıya çıkıyordu.Beni tanımayan insanların beni bana anlatmaya kalkmalarından pek hoşlanmazdım aslında.Birini tanıdığını söyleyen ya yalan söylüyordur ya da hayata dair bir fikri yoktur.Çünkü dünya zamanı ilerlediği her an siz değişiyordunuz.Bu sebeple geçen bir dakika önce yaptığınız tanım şimdiki zamanı karşılamazdı. Fincanın alt tabağına bakmadı nedense.Bende beklemedim zaten.Kapattı.Yüzüme bakıp yine o büyük gülümsemesinden gönderdi gözlerime. Dişlerini sıkıp dayanacaksın.Ağzını açıp anlatsan duymayacak kulaklara, ellerini uzatıp tutmayacak avuçlara ne bir ses göndereceksin ne de parmaklarını vereceksin.Kangrenli bir hasta gibi senin beyninin tespit ettiğin yeri.Kes, kopar derim başındayken, yayılmasına izin vermeden.Dişlerini sıkıp dayanacaksın bazen, dişlerini sıkıp dayanacaksın.Sonra gözlerini açmışsın ki kimseler kalmamış ortada.Sözlerini duyacak kimseler kalmamış.İşte o vakit evet dersin, eğer duymak isteseydi karşında olurdu.Boşlukla karşılaşıyorsun, o vakit söyle, inan bana daha değerli bir yere gitmiş olur diline yüklediklerin. Gülümseyip kendime ayrılıyorum ayndaki dağınık yüzümden.Kimi çok sevdiysem ondan öldü sandım ben. Bir gece yarısı oturup kendi falıma baktım, yazmak için geldiğim o evde.Üç vakte kadar ertelemişim sevişmeyi yaşım tutsun diye.Dört vakte kadar hiçbir yerde çalışmaya başlamamışım insanları bir nebze tanımak için de olsa , okulu henüz bitirmedim diye.Beş vakte kadar sevdiğimi söyleyeceğime söz vermişim, zamanlar denk gelmiş beş vakte kadar kaybetmişim.Ne o duyabilmiş o kadar çok sevildiğini ne ben söyleyebilmişim yaprak üstüne tığla işlenmiş hissettiklerimi.Altı vakit olmuş, üstünde su kaynatıp yedinciye beni atmışlar.Hem kazandasın hem yedinci katında göğün nasıl iş? diye sordum kendime.Dünya hali bu dedi.Yedi vakitlik ömrüne yedi düşü sığdıramayasın diye altı kaynayan kazanlar üstünde koşturur seni.Neye yarar bunca büyüme çabaların çok sonra anlarsın. İnsan hep bir vakit sonraya erteler hayalini.Bir vakit sonraya erteler gece yastığının üstünde beliren isteklerini.Söylenecekleri ve yaşanacakları hep sonraki güne teslim eder, öteki gün geri alıp , yine bir sonrakine teslim eder. Dedim ya dünya hali...O gün ne yoksa elinde, oydu hissettiğin.İnsan "var"lıktan çok, "yok"luğu hissedermiş. Bir gece , sabaha karşı, oturup yazı yazmak için geldiğim bu dağ evinde, gördüm fincanıma şimdiye dek düşenlerimi.Bazı günlerin dili yoktur konuşmaz:
Favori olarak ekle (47) | Görüntüleme sayısı: 595
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






