Menu Content/Inhalt
güverte

üye girişi

olta..köprü..balık

  • Eskizler >> şiirler

     

     

     

    di'li geçmiş zamandan arta kalanlar..

     

    Geçmiş zaman kipine yakalanmış
    Küçük bir kız çocuğuydum
    Dum ekine sığdırılmaya çalışılan
    Bitkisel hayattaki ruhumun
    Ufak tefek yaşam belirtileriydin
    sen
    Hiçbir yüreğe sığmayacak kadar sonsuz acılar yaşatırken çocukluğuma..
    Ben en çok odana kapanıp müziği son ses açmandan nefret ederdim
    Ellerin kanlıydı bir keresinde çıktığında
    Sarılmıştın bana
    Her yerim kan,her yanım kırmızıydı
    Korkmuştum
    “İçimdeki çocuğu öldürdüm,
    İlk kez canım acıdı” demiştin
    Zaman geçti büyüdüm
    Sen yoktun..
    Yokluğunda toparlanırım sandım
    Olmadı..
    Sensiz büyürken öğrendim
    Yalnız anneyle aile olunmadığını
    Dört duvarın ev anlamına gelmediğini..
    Büyüdüm
    Acımasız bir kürtajla kaybettim içimdeki çocuğu
    Haklıydın,acıyormuş..
    İyi ki yoksun ve bilmiyorsun failim olduğunu
    Zaman geçiyor
    Ben halâ en çok odana kapanıp müziği son ses açmandan nefret ediyorum
    Çünkü o oda da annem de vardı!

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    oğluma.

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler


    Babilin asma bahçelerinde
    dolaşırken rüzgar...

    Sen
    Bana
    Git
    Güneşi getir...

    ...

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler


    kanla irileşmiş
    gözlerin öfkeli
    ağzın açık
    Dur!

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar


    Hüseyin adliyenin 2. katını tek başına temizleyen ondokuz-yirmi yaşlarında bir delikanlı.İri boyu, kocaman kafası ve incecik boynu ile hüzünlü, duygulu bir çocuk Hüseyin. Sigortası var mı, yok mu bilmiyorum. İzol'un bilmem hangi köyünden çalışmak için kalkıp Malatya'ya gelmiş. Kimleri nasıl aracı ettiyse bir temizlik şirketinde işe girmiş. Lise çıkışlı bir genç. Saf temiz bir çocuk ve sanıyorum ki Hüseyin bir kızı seviyor.
    Güzel bir iş özlüyor Hüseyin. Harıl harıl çalışıyor. Bir yandan da fırsat buldukça KPSS Kitabının fotokopilerinden ders çalışıyor.
    Rehberlik Portalı'nda Sevgili Çağla'nın açtığı Deli Gömleği üyelerinden Sevgili Mari'ye mesaj yazdığımı görünce:
    -Abi ben de şiir yazıyorum. Sana versem benim için yayınlar mısın? Diyor.
    -Bakayım. Azıcık beğenirsem yayınlarım. Çok kötü ise kusura kalma diyorum.
    -Abi şiirim yayınlanırsa bana bir faydası olur mu? Diyor. Bu soruya vereceğim yanıt üzücü olsa da
    -Olmaz Hüseyin! Diyorum.
    -Yani tanınmaz mıyım diyor, çevrem olmaz mı? Ekliyor:
    -Yani iş için abi...
    -Olmaz! Diyorum.
    Hüseyin'le konuşmamızın tam da burasında Vahap Okay'ın anlattıklarını anımsadım. Niğde'nin o zaman ilçesi olan Aksaray'ın Ortaköy'ünden Vahap Hoca'nın bir tanıdığı gelmiş.
    -Hocam kitabımı yayınla artık ben de meşhur olmak istiyorum demiş. Vahap Hoca bu, üzmeden iğnelemiş.
    -Cuma günü Beyazıt Meydanı'na git. Caminin minaresine çık. Ben birkaç foto muhabiri göndereyim. Sen namaz kılanların üzerine i-şe bir anda meşhur olursun demiş.
    Belki de güldürmüştür adamcağızı. İşine karışılmadığı sürece Vahap Haca'mın yüz ifadeleri hep sevecendi. Ciddi ama asık suratlı değildi. Bu yüzden adamın gülmüş olabileceğini düşünüyorum. Ya da içinden küfrederek ayrılmıştır, "Duvara ve Davara Gönderilmez!" Kolay İlan Gazetesi'nin küçücük karmaşık bürosundan.
    Karmaşık diyorum. Aslında karmakarışık. Benim şimdiki çalışma odam ve beynime benzeyen daracık, her yerde üst üste konmuş, tozlu kitap, dergi, gazete yığını... Benim odamda fazladan CD-Romlar, DVD-Ramlar ve her çeşit bilgisayar malzemesi... Vahap Hocam bir gün notlarını almak, yazılarını daktilo ettirmek için bir sekreter almış. Kızcağız, bakmış her taraf karmakarışık, toz, is, pas içinde. Kendince bunları temizleyip düzenlemek istemiş. Vahap Okay, ben tanıdığımda seksen yaşındaydı. Saat gibi işleyen bir beyne ve hiç teklemeyen bir hafızaya sahipti. Onca karışıklığın içinde en küçük bir notu bile bir kez uzanarak bulabiliyordu. Sekreter aldıktan sonra, belki de bir duruşmadan çıkıp büroya dönünce neye elini atsa bulamıyor. Çok sinirlenmiş ve derhal kızı kovmuş. Ondan sonra da işine karışmamak üzere anlaştığı Musa Ateş'i işe almıştı. Malatya'ya yerleştiğim güne kadar Musa yanındaydı. Hocamı iki yıl önce 95 yaşında kaybettiğimi öğrendim. Sözleri ve eserleriyle daima bizimle olacak!
    Sevgisini şiire dökmüş Hüseyin. Saf temiz duygularla sevdiği kızı övmüş. Sevdiğini çiçeklere, güneşe..., içinde patlamak üzere olan duygularını bir volkana benzetmiş. Ama aynı şeyleri yineleyip durmuş.
    -Otur bir çay iç dedim. Oturmadan cebinden dörde katlanmış bir kâğıt çıkarıp uzattı.
    -Şiir bu abi, isim koymadım. İsmini sen koy dedi.
    Alıp okuyorum. içimden birbirine acı çektiren insanlara kızıyorum. Arabesk kültüre kızıyorum. Belki de Hüseyin'in sevdiği kız ömrünce böyle bir aşk bulamayacak. Belki daha zengin bir düğün töreniyle evlenecek. Ama böyle bir sevgi bulamayacağını, belki kısa bir süre sonra boşanacağını ya da sevgisizlik ve ilgisizlikten kocasını aldatacağını düşünüyorum.
    Her neyse Hüseyin'in şiirini okuduktan sonra;
    -Bak Hüseyinciğim birinci dörtlüğünü yayınlayacağım. Gerisi ise aynı şeylerin tekrarı... Şu şu şu... Anladın mı? Bu nedenle sana farklı gibi görünen diğer iki dörtlükte aslında aynı şeyleri söylüyorsun.
    -Tamam abi doğrusunu sen bilirsin. Diyor.

    KIR ÇİÇEĞİM

    Baharın en nadide köşesisin
    Güneşin en parlak ışığısın
    Dünyanın en güzel kokususun sen
    Sen benim kır çiçeğimsin
    Hüseyin Aydemir

    Bu sin ekini çıkarıp yerine üç nokta koyacağım. Buna benzer daha fazla şeylere benzettiğin anlamı versin diye yani şöyle:
    Baharın en nadide köşesisin
    Güneşin en parlak ışığısın
    Dünyanın en güzel kokususun sen
    Sen benim kır çiçeğim...

    Anladın mı?
    -Adı da "Kır Çiçeğim" olsun. Tamam mı? Diye soruyorum.
    -Tamam abi ben senden iyi mi bilecem. Anlaşıyoruz. Seviniyor. Her zamanki hüzünlü ama gülüyormuş gibi görünen maskeli yüzüyle, biraz daha dişlerini göstererek;
    -Biraz daha arabesk mi dinlesem abi? Diye fikrimi soruyor.
    -Hayır Hüseyin, arabesk dinleme. Arabeskten ancak çaresizliği, ilenmeyi öğrenirsin. Kitap oku diyorum.
    -Okuyabildiğin kadar. İstersen sana getireyim diyecektim ki çağırdılar gitti.
    Bir süre sonra lavabodan dönerken yanında bir katip, bir mübaşir Hüseyin'i bankın arkasında yarı uzanmış gibi görüyorum. Yanına gittiğimde topuğundan kanlar aktığını görüyorum. Atılmak üzere bankın altına birkaç eski klasör bırakmışlar. Hüseyin de atılmış klasörleri çöp poşetine sığdırabilmek için boyutlarını küçültmek amacıyla ayakla çiğnemiş. Klasörün evrak takılan mandalının çivimsi metal kısmı ayakkabısını delip geçmiş, topuğuna girmiş. Klasörü ayakkabıyla birlikte çekip almışlar topuğundan. Hüseyin kirli bir bezle sarmış ayağını ama halâ kan damlıyor.
    -Bir doktora git. Böyle olmaz diyorum.
    -Yok abi daha işim var.
    -Ya boşver sen işi, yerine birini verirler diyorsam da ikna edemiyorum. İdari İşler'e haber veriliyor. Bir arkadaşı geliyor. Hüseyin:
    -Geçer, bişi olmaz! Diyor.
    -Tetanos falan olursun, mikrop kapar ayağın iyileşmezse hiç çalışamazsın driyorsam da faydasız. Hüseyin o gün seke seke çalıştı.
    Bugün de aynı şekilde hiçbir tedavi yaptırmadan aksaya aksaya çalıştı. Öğlen yemek dönüşü Hüseyin'i yine bankın arkasında yarı uyur gördüm. Yaklaştım. Benzi atmıştı. Biraz daha kızgın bir tavırla;
    -Neden doktora gitmedin? Dedim.
    -Abi ayağım sancı yaptı. Galiba iyi değilim ama geçer! Dedi. Bir arkadaşıyla gönderdik. Gitti. Sanırım yarım saat sonra pansuman yaptırıp döndü. Yarım gün bile dinlenmeyen, doktora gitmekten çekinen Hüseyin ve Hüseyin gibiler belki de güç belâ buldukları işi kaybetmekten korkuyorlardır, kimbilir?
    Sev Hüseyin! Önce bir kişiyi seveceksin. Daha sonra tüm insanları seveceksin. Tüm ezilmişliğine, çaresizliğine karşın sev insanları. İnsanlığın kurtuluşu birbirimizi sevmekten geçer! Köyünü sev, halkını sev! Geldiğin yeri unutma!

    Cumali Cumalioğlu
    26 06 2008 15:10

    Devamını oku...

Kırmızı Kurdela Taktık Fahişenin Yakasına PDF Yazdır E-posta
Yazar minna minna   
Wednesday, 18 June 2008

 

 

Aslında çekilen acıyla değil de,
acıya sebep olandan dolayı sırtüstü düşüşler yaşar olduk,
yüksek dostlukların vefasız mızmızlıklarından diken diken kayarak....

 

 

"Bir başka ben yok ki" diyen şarkılara inat,her gün bir başka benleşir olduk sen dillerinde...
Ve kendimizi hava karardığında salar olduk, arka sokaklarımızın yalpalayan vefalarına...

Vefa dediğimizse,
çoktan yoldan çıkmış bir kaç arsız hatıradan başka ne ola?

Hatıralar ki,
yürek koyduğumuz dünlerimizin unutulmuşluklarından düşüp düşüp kırılır oldu,

artık böyle"lerimizde...

Bizler, yalanlayıp yaşanılanlarımızı,
kirpik uçlarına asar olduk salına salına...
Kovar olduk boşluklarımızı ruhlar mezarlığına...
Taptık sahte zevklerin sarıp sarmalayan sarhoşluğuna.

Hoyratça harcayıp umutlarımızı apartman odalarında,
sonra çıkıp o odanın balkonuna çığlıklarca susarak,
intihar ettik karşı komşumuzun selamsız duruşlarında,
hissetmeyen yanlarımızla.

Yaşanılmayan anlarımızın adını "can sıkıntısı" koyup, yeşil çaylar içer olduk
passifloranın doğal uyuşturduğu ağır aksak ruhlarımızla...
Sahte düşlerimizde demlenip demlenip adını "teselli" koyduk,
kör-pe yanlarımızla.

Kapı önünde bali çeken yüreklerimize bakar kördük artık
ve yadırgamaz olduk gazete tümcelerine sıkıştırılmış anne katilimizi...
Duygusallığın adını "güçsüzlük" yapıp,
duygusuzluğun hoyrat yanlarına sarıldık.

Kimseler görmesin diye ağlayarak koştuğumuz lavabonun,
fayans çiçekleri ne kadar teselli edebilir ki artık
gözyaşlarımızın ürik asit kokan yanlarını, yaralarını?.

Avucumuzun bir karışlığı küçülüp burnumuzu silerken,
silebilir mi artık başka bir avucun yanağımızda bıraktığı kırmızı sesini?

Sözlerimizi küfürlerimize ekleye ekleye her güz yağmurlarında,
geç kalmışlıklarımızın ne kadarını geri getirebiliriz ki ?...
Aşkın tükettiğimiz insanî yanlarının ne kadarını yaşayabiliriz ki,
yukardan aşağıya soldan sağa oynadığımız çapraz sanal oyunlarımızda?

Biz ki bulduğu her yüksekliğe sarmalanarak hep büyüyen bir sarmaşık dahi
olamazken artık -ki o canlılardan bir ot-

Hayat yollarında
Kırmızı kurdela taktık fahişenin yakasına?

 

Çağla...Sally...Mine..Minna...Ya da herneyse işte O...
26 Mayıs 2008
13:38


Favori olarak ekle (18) | Görüntüleme sayısı: 289

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. 21-06-2008 02:01
"çığlıklarca susarak,intihar ettik" 
"Yaşanılmayan anlarımızın adını `can sıkıntısı` koyup" 
"Duygusallığın adını "güçsüzlük" yapıp,duygusuzluğun hoyrat yanlarına sarıldık." 
"ağlayarak koştuğumuz lavabonun,fayans çiçekleri ne kadar teselli edebilir ki" 
 
şiir, öykü, deneme; epik, lirik; iğneleri kendimize batırarak yadsıyıp gizlediğimiz acılarımızı dile getirmek, bakar kör gözlere göz olmak; eleştiri, özeleleştiri... ya da her neyse o!
Yazan cumali22 (Kayıtlı)
2. 30-06-2008 09:15
teşekkür ederim içten yorumunuza.
Yazan minna (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 205
Ezkizler: 595
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 328507

Liman

em1_243x130.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com