|
 Gecenin en olur olmaz saatlerinde duyulan şu düdük seslerim. Yok, düdük seslerim değil daha çok yalın sirenleri anımsatan korku yüklü çağrılarım, çağrışımlarım. Şehrin farklı sokaklarında sürüdüğüm ayaklarımın kaldırımlara sinen yabancılaşmış kokusu. Yalnız kalmış üfürüklerim.
Şu asayiş her gece berkemal diyorum sevgili düdüğüm. Asayişim sürekli çok kemal olsa. Yürüyorum işte. Hatta hızla hatta savrularak ve sendeleyerek yürüyorum.Tüm meyhanelerimin masalarına çoktan park ettirildi tabureler. Tüm gün yüzlerce beni, yüzlerce üfürüğü taşıyan taburelerin romatizmalı ayakları çoktan tavana çevrildi. Sadece çetelelerimizin tutulup hesabımızın kesildiği, patronun bir cellât gibi iri göbeğini sıvazladığı camlı yüksek masadan yayılan köhne bir ışık dışında tüm kandiller itina ile söndürüldü.
—ağabey kapatıyoruz birazdan ekipler gelir, diyen şef garsonum çoktan karısının koynuna yatırıldı. İkisinin de çok yorgun olduklarından ertelendi oğlan çocuk hasretleri. Kızların çarşaflarının altlarına naylonlar serildi, keskin bir sidik kokusu yayıldı odaya. Bir gecenin daha Z raporunu aldı patronlar. Yürüyorum işte. Şehrinizin sahipleri tüm kapıları kapatmadan terkedilmiş bir yapıya ihtiyacım olacak ruhumda hicran.
Şu berkemal olan geceyi savuşturabileceğim ahşap eskisi bir yapıyı arıyor bedenim. Vaktiyle birkaç sene evvel yani filanca kurumun filanca toplantısının filanca dakikalık sigara arasında pencereden bakarken görmüştüm bahsettiğim yapıyı. Bahçesinde bakımsız incir ağaçlarının ve çöp yığınlarının battallaştığı terk edilmiş yaşlı bir konaktı.
Pencereden ona bakarken günün birinde hasretle onu arayacağımı bilsem daha bir dikkat kesilirdim kuşkusuz. Pencereden ona bakarken yıllar geçmişti.( Pencereden Arap kızları bakar efendi.)
Uzun Hafız sokağının arka tarafında gözlerimin şahit olduğu en koyu kahverengi ahşaba doğru yürümeliyim vakit kaybetmeden. Ama ziyaret ağır, ziyaret acı. Böyle dımdızlak, böyle kirli sakal ve kovulmuş misafirlik mi olur dosta düşmana karşı?Ne der el âlem? Ne söylerler maazallah insanın arkasından? İnsanlığımızda kalmadı ya.Yine de ekmeğe tütüne biraz da ucuz şaraba yetiyor cebimdekiler. Fiyakalı mecmua kâğıtlarına sardırırım olmazsa çam sakızı çoban armağanı. Kahverengi kese kâğıtları gecenin bu vaktinde yüzünü soldurur insanın. Ellerini titretir.
Ama saatlerdir tek bir açık yere rastlayamıyor adımlarımız. Öyle değil mi sol ayağım? Öyle değil mi sağ ayağım? Çocukların ulaşmasından korktuklarından en zor yerlerde zula lanmış mey satan dükkânlar. Çoklukla hata bizde; lütfen hazırlık yapmadan yakalanıyoruz gecelere, sokaklara. Prospektüsünü sürekli yanında taşımalıyız artık bu şehrin. Bünyemiz kaldırmıyor uzun gezintileri. Sokak lambaları eskisi kadar aydınlatmıyor sokağı. Kedilerim. Başıboş köpeklerim. Olsa olsa centilmen bir eşkıyayım kaldırımlarınızda; çöplüklerinize ilişmeden geçerim. Köşede köhne bir ışık yanıyor. Biraz daha adımlarımızı sıklaştırarak yürüyelim arkadaşlar. Çünkü daha yolumuz uzun yükümüz ağır.
Biraz ekmek diyorum büfenin camındaki adama, kalmışsa iki paket filtresiz sigara.İki şişede çubuk şarabı, yok üç olsun.—Yetiyor mu paramız efendi?Bakışlarınızdaki donukluk yetmiyor demekse, ekmeği yarım yapabiliriz. Hatta bayat olanlarından alabiliriz.
Fark eder mi nasırlı ellerim? Fark eder mi nasırlı ayaklarım? Yağmur çiseliyor yumuşar birazdan nasıl olsa. Paramızın üstüne kuruşlar mı kaldı sayın efendi, eski gazetelerden alalım onlarla da. Ne kadar eskiyebilirmiş köşe yazıları onlardan alalım, haftalık yıldız falımızdan alalım, çengel bulmacamızdan alalım, mümkünse.
Arnavut kaldırımlı sokaklardan çektiğimiz sıkıntıları söylemeden geçmeyelim. Ne pençe bırakıyor pabuçlarda ne topuk. Takılıp tepe üstü yuvarlanmalar acıtmıyor da; üstüne yuh bu kadar içilir mi? Ayakta duramıyor hakaretlerini sindiremiyoruz içimize bir türlü. Hele bazı sokaklarda ellerinden gelse linç edecekler. Lime edecekler tiksinmeseler.
Şarabın ilkini kaç adım önce açtığımı hatırlamaya çalışarak yürüyorum. İlk yudumu dehlizlerime uğurlarken sağ ayağımı mı atıyordum acaba diye batıl itikatlarım yok. Yine siyah beyaz bir gazeteye sarılmış şişeler. Sanıyorum cumhuriyet. Laik devletten bahseden manşeti buruşmuş ellerimde. Şişenin en buruşacak yerine gelmiş çok özür dilerim sayın yazı işleri müdürümden.
içimi acıtıyor yudumlarım..bozkırda bir çoban bozlak söylüyor..bu saatte söylenen bozlak ancak kurt indirir kuzuya..ancak bağbozumu..Uzun hafız sokağının ışıkları bir bir kararıyor. Yaz mevsimi olsa uçuşan tüllerin arkasından gelen gülüşmelere bağrışmalara şahit olabilirdik arkadaşlar. Evlerde pişirilen yemekleri tahmin hususunda sizin borçlarınıza hiç sadık kalmadığınız iddialara tutuşabilirdik.
Ellerim, ayaklarım, arkadaşlarım hep bakiye bıraktınız iddialaşmalarda. Birasına penaltı çekiştiğimiz yılların hatırı olmasa, olmasa Alsancak’ta Lozan pastanesine bakan kalelin canım hatırı.Nurlu nef-küremize ışık veren lisenin hatırı. Sonraki yıllarda ise kapıcı Nuri’nin körelmiş hatırı.
Ve diğerlerinin. Bu mahcupluğunuzla ezilir giderdiniz eski bir şarkının dişlerim arasında kaybolup gitmesi gibi.’’su ver küçüğüm yüreğim yanıyor eski bir yanlışlık olmasın bu eski bir yanılsama’’
Uzun hafız sokağının menekşe çıkmazı. İşte orada sizi epeydir meşgul ettiğim ihtiyar ev sahibimiz. Ev sahibimiz bu paragrafta yakışık almadı diye uyarmanızı beklerdim sayın ellerim, sayın ayaklarım. Burada ‘’sahibi’’ yapıların içerisinde mülkiyet yada bir kira akdiyle o yapıda ikametle soluklanan- ağlayan –gülen- vesaire eden sayın sayınlara denmez miydi?
Şimdi arkadaşlarım sizlerden haddim olmayarak bunca yıllık birlikteliğimizin yüzü gözü hürmetine sükûnet talep edeceğim. Berkemallığımızın bundan sonraki sıhhati için az önce bahsettiğim yapımızdan müsaade dileneceğim. Bilhassa kendimi nasıl tanıtacağım hakkında derin heyecanlara sahibim. —tık tık tık. Kapı ve pencereleriniz komşular tarafından sökülüp ısınmak amacıyla yakıldığından tık tık tık sesini pleybek yaptığımız için çok üzgünüz efendim.
Müsaade ederseniz ben Bedbaht Bahtiyar; emekli, dul ve yetimim. Bunlarda ellerim, ayaklarım, arkadaşlarım. Sağ elime kendileri çok bozulsalar da Menderes diye hitap ediyoruz diğeri rahmetli Orhan Veli, velinin oğlu. Sağ ayağımız çiftetelli soldaki Cevat Prekazi efendim.Sizinle aslında birkaç sene evvel müşerref olmuştuk. Filanca kurumun kurum tutan filanca toplantısında tanımıştım sizi. Karşı binanın üçüncü katında bir bahar akşamı rastlamıştım size. Sevinçli bir telaş içindeydiniz. Toplantıları bitiyor günün birinde beylerin, ben de bir beydim -dalgalandım da duruldum efendim. O vakitlerde göz göze gelmiştik. Lütfen eşiğinizden geçmeme / geçmemize müsaade ediniz.Yılkı bir at gibi topraklarınıza sığındım. ’’ oysa sonuçsuzum artık başlangıçsızım hiçim yorgunum Ahmet yenikim ahmet akşamdı içim’’i getirdim size.
Biraz tütünüm biraz şarabım biraz da nefesim var duvarlarınızı ısıtacak. Maarif takvimlerinizden, sedirlerinizden, kuzineli sobalarınızdan bahsedecek kadar da okumuşluğum mevcuttur yakın tarihinizi. Uzun Hafız sokağının menekşe çıkmasında bizden başka kimseler yok. Merdiven altında muhtemelen yıllarca odunluk olarak kullanılmış bu duldada gece bekçilerinin üfürüklerini duyuyoruz.
Bekçiler, bekçilerim, sokaklarda kendinden emin yürüyüşleriyle voltalaşsalar da biz biliyoruz ki yıllardır içtiması alınamıyor bu şehrin. Kayıp çocuklarının hangi yapıda üşüdüğüne ağıt yakmıyor analar, babalar. Bozkırda bir çobanın bozlağı duyuluyor. Üçüncü şişenin dibinde bozkırın özlemi. Üzerimiz de kar üzerimizde tipi. Nerdesiniz?
Favori olarak ekle (33) | Görüntüleme sayısı: 627
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |