Menu Content/Inhalt
Güverte

üye girişi

olta..köprü..balık

  • Eskizler >> düz yazılar



    Kayboldum pusulasız gemilerin yol aldığı okyanuslarda...

    Bir gülüşe teslim ettim sonrası gözlerimi...
    Kapattım içimde çığıldaşan sesleri, hepsini toplayıp gönlümdeki en derin dehlizlere kapattım...

    Kendime bir yer beğendim olmayan denizlerin, olmayan dalgalarının arasından... Vücudumu terk etti benliğim, kaçtı çok uzaklara...

    Uzaklaştım kendimce, kendimden...
    Uzak ellere teslim ettim senli düşleri, bir daha hiç almamacasına, aldatmamacasına...

    El açtım semaya, düşlerimi diledim Tanrıdan...
    Sonrası; Karanlık yastık altı düşleri... Boğuyor bugünlerde yastığım beni, çarşafım saramıyor bütün bedenimi...
    Kefenlemek isterim bazen kendimi, cebimde bütün biriktirdiklerimle...

    Farklı zamanların aynı yanılsamaları içindeyim, iyiden iyiye düşüyorum cehennem çukurlarına...
    İnce bir köprü var önümde... Kılıçtan keskin, senden daha ince...

    Merdivenler var, gözümün önünde...
    İndikçe bitmiyor merdivenler, aksine yükseliyor göğe...
    Gök ateşe yanmış, yerse maviliğe...

    Denizler çekilmiş saçlarımın dibinden, vurmaz olmuş dalgalar kirpiklerime...
    En uzak diyarları yakın eden umudum yok artık, o da kaçmış baharla birlikte...
    Kara kış kapıda, yağmurlar yağmaya başladı bile tenime...
    ...
    İçim sıcak, dışım soğuk...

    Sağım,
    Solum,
    Önüm,
    Arkam sobe...


    "Gözlerini Görebilmek İçin..."



    Gökay Birkan SUCAKLI

    04/12/2007

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    Şimdi tüketilen şurup. İletişimsizlik akıllarda soru yüklü deve. Ve böyle tanımlanarak devam edilebilir her ne.. İşte diyordum sabah bulunmuştur, zamanı tüketilmiş bir ışık. Aklımda koca bir şemsiye, a. Gerçekler hakaretlerle yüzleşiyor köşelerinden itibarlı gerçekleri neyimize yetmiyorsa kuşatmalı bütün yazılar kıvrım yapılabilirken işte origami gemiler işte bizimkiler. Şu çukuru kazın, istikamet olabildiğince dibe. Bütün yaralar ebelenebilir sobelere ve kömürler ateşlerine renklerine, çizilenler kıyılarına köşelerine denkleşince kadar sesler savrulsun dursun istikbalde. Yok diyorum sus diyorum konuş diyorum komutanı kendinden çıkar kendine devret bırak diyorum. Renk geliyor kırmızı dikenler üstünde gezinen karıncalar sonra telleri üstünde ütüsü bozulmamış suratlar ve fırstaları kaçırılanlar. Hiç bir sokak olmasın ki kurtulmamış tenimizden, gecelerimiz ışıklarının sırtında asalak gecelerimiz binalarda tutsak. Beton kokusu çim adamdan daha tanıdık bir suratla yüzleşilmeden önce asıyor canlılık çekişirken kendinden bir parça ısırık kapma pahasına. Bir bozuk para dönüyor takla takla takla hep böyle. Devrilmeden önce hep helezon ve görünmez mimariler ipleri çekiliyor. Ardından soğuk olsun uzun bir aracın camından görülen bilindik ve hepinize de aşina gelecek karanlık mezarlıklar bir de sis ve beyaz olsun. Bu direklerin radyoaktivitesi izimizi kaybetsin bacalar sus ve griyi kirletilmiş bir hayal gibi itebiliriz. Yol kendini doğurarak ilerleyen bir ırmak gibi kapiler bir emrin peşinde kendine yapışkan ve dışına dağılgan kayarken uzaklarımıza düşecek bombalar ve mezarlıkalrın arasında ancak doğa çiçekleriyle suçsuz gibiymişçesine fakat yeşil ve uzun ağaçlar alerjisi seyredeceğiz. Huzuru seyretmek. Bilmem ne fobia nın gölgelerinin hayali bir çerçevede bakışlarından geçtiğini düşünerek, yine aynı her şey fakat her kez gitmiş ve bunun varyasyonları ayrı modifiye gerçekler. Üstlerinde başlarında maskeler sana bakıyorlar kaçılabilir mi senden ey oyun ki bu en garip ama huzurlu ve garip ama korkutucu yerindeyken. Sallanıyor kolları terazinin. Uyumsuzluğun ve karşıtlığın müthiş dengesi. Bir aşağı bir yukarı zincirlerde tutunmuş kefeler öyle ilerliyor durmaksızın. Bir aşağı bir yukarı. Bir sabah diyorum yahut bir akşam üstü hayali olsun. Sonra kocaman bir pencere ve ısıya inat bir soğuk cam ve düşmeyen sıvılarda kuşatılmış bakmalar ve teoriler çürüyenler toprak kokusu. Hepsi sırt sırta vermiş aynı anda hepsi kenet olmuş sonra bakılır ki bu bir zincir ne kopabilir ne kopmak ister ne de nereye bağlandığı görünebilir. Gördüklerimiz gerçeğin hiçidir. Tamamı başka bir atmosferi tüketiyor. Görebildiklerimizin aynası meşrulaştırılmış kabuller. Ama koyu renkli bir yokluğun içinden ışıkla dolarak bazen sır verircesine söyler. Deşifresi için çok uğraşıldı, alengirli cümleler ve renkli naiflikler. Oysa bilemediler, bu kendisi aktı gitti. Kendisi hiç susmayan bir ketum ve deli düşü. 

    Nihan AYDIN ...*

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    Senin çekirdeğin gecede kalmış Vera. Kabukların, terkedilmiş kasabaların ortasında rüzgarın taşak geçip bir o yan bir bu yana savurduğu kahkülü düşük çalılıkları andıran mermer döşemeli fosfor ellerimde. Son bir kaç gecedir hangi lambayı koynuma almaya kalksam yeni bir savaş nakil edilmiş oluyor müfredata. Savaş suçlusu hiçbir tanrı keman çalmasını beceremeyebilir, buna kızmamalısın: İçimde pusmuş hayallerim canlı bomba olmakla tehdit ediyorlar beni: Tik tak Vera.

    Lambalar...Belki ağzı tanrıya dönük lambaları isteyerek okşamadığım için, mutsuz sonla bitiyor tüm bu filmler. Esas kızı en çok figüranlar seviyor Vera. Bende en çok sokak lambalarını seviyorum. Onlar Allah'a daha yakın diye mi böyle Vera?


    Ben seni öperken intihar düşünme. Hayal kırıklıklarıyla karnını doyurmanı da istemiyorum senden. Bu artık bir sır değil: Tanrı katından atladığında kimse ölmüyor artık Vera. Çok içtiğinde... Çok, çok sen olduğunda cin çağırma seanslarına önden bir bilet al kendine Vera. Beni çağır. Beni, bir cinin büyük kahverengi gözlerinde unutulmasını istemediğin bir trajedi olarak gör ve hatırla. Beni bu sebepten çağır.

    Bugün hâlâ hayattaysan ve hâlâ tırnaklarına oje diye İstanbul'u sürüyorsan bu melek yağmuru dinmeyecek demektir Vera. Şehrin acıya çıkan kanallarından kurtulanlar şişmiş güzel cesetlerini denize bağışlayacak. Ben onların atardamarlarında -kabin olsun olmasın- en ahmak tavrımı giyinip can arayacağım. Ölümün korkutucu çekiciliği karşısında soyunup, cevapsız dualara küfretmek ayıp şey değil Vera.

    Nefesin çıkmaz sokaklarında çıkar hesaplarına kurban etmedik kendimizi bu bayram. Eğer bunu yaparsak üzerimizdeki çıplaklığımız kadar yakışmayacak bize Vera. Merak etme aramızdaki mesafenin kırgınlığını, kızgınlığını sahiplenir onlarıda nüfusuma geçiririm. Mutlu ol Vera!

    Gökyüzünün koyu rengini gece sanıp, o yöne doğru yorganlarını üzerimden çeken tüm melekler gibi sende suçsuzsun. Yıldırımların gücü birtek kanadına yetebilirdi; öyle oldu. Tebessümünü kurtardık: Birtek bana gül şimdi Vera!

    Tanrı katından atlayıp ayaklarının altına serdiğim aklıma düşen, incinmiş haliyle de hala özlenmesi sevap bir melektin. İntiharın oldum. Çıkma ordan Vera...

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

     

     

     

     

    Benim hayatim gazete sayfalarina benzer.
    Haberlerle doludur
    Sari sayfalari ve ilanlari vardir.

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    dar

    Uyandığımda bomboş bir odanın ortasında tahta bir iskemlede oturur buldum kendimi.  Aynısından bir iskemle daha vardı tam yanımda. Bu iki nesne dışında bomboştu oda. Nerede olduğuma dair bir fikir verecek ne en küçük bir eşya ne de kireçle badanalanmış duvarlarda bir resim veya tablo vardı. Yalnız diğer iskemlenin karşımda değil de yanımda olması çekti dikkatimi. Odada benimle aynı durumda biri daha mı vardı acaba? Ben uyurken mi ayrılmıştı? Beni o uyurken mi götürmüşlerdi oraya? Bu soruların cevaplarını arayan kaç kişiydik?

    Kalkıp kapıya gittim. Böylesi durumlarda beklenen oldu. Açılmadı, kilitliydi. Tıklatıp karşılık bekledim ama nafile. Hiç ses yoktu.  Rutubet dizlerimi ağrıtmıştı. İskemlelerden birine oturup diğerine ayaklarımı uzattım. Nedense endişeli değildim. Kapalı ve dar bir mekânda bulunmak beni panikletmeliydi ama ben aksine çok sakindim.

    Buraya nasıl geldiğimi ya da getirildiğimi anımsamaya çalıştım. Sıradan bir şehir gezintisinin ardından bir kitap alıp eve dönmüştüm. Binaya ve daireme girişimde de bir olağan dışılık yoktu. Dolaptan bir şişe şarap çıkarıp lastiğinin üst kısmını bıçakla kestiğimi ve bir elimde şarap şişesi diğerinde yeni aldığım kitapla koltuğa yayıldığımı çok net anımsıyordum. Uyuyakalmış olmalıydım. Beyaz badanalı odada açtım gözlerimi.

    Ne gelen vardı ne giden. Başım ağrımıyor, sık sık susamıyordum. Pek şarap içemeden uyuyakalmıştım anlaşılan. Omzumda hafif ağrı hissettim. Gömleğimi sıyırıp baktım. Hafif bir morartı ve şişlik vardı. Sakinleştirici benzeri bir şey enjekte etmiş olmalılardı kolumdan. Hem bu paniğe kapılmamamı da açıklıyordu. Bir süre sonra, sakinleştirici etkisini yitirdiğinde, dört duvar üzerime üzerime gelmeye başladığında oldu ne olduysa. Korkunçtu.

     

     

    İri kıyım üç adam daldılar odaya aniden. Çirkinliklerini tarif edebilmem mümkün değil. Sert adımlarla bana yaklaşırlarken çaresizce kaçacak yer bakındım etrafta. İkisi kollarıma yapıştı. Üçüncüsü ise arkamızdan geliyordu. Direnirsem şiddete maruz kalırım korkusuyla usul usul gittim götürdükleri yere. Dar bir koridordan geçip bir hole ulaştık. Yapıda hiç pencere yoktu. En azından o ana değin benim gördüğüm kısımlarında. Çok küçük, tabut kapağı bile olamayacak denli küçük bir kapıya doğru götürüyorlardı beni. Boğucu bir korkuya kapıldım. Neler olduğunu anımsamadığım cümleler çınlattım binada. Üç çirkin dev yaratık beni duymuyor gibiydiler. Haykırışlarım duvarlara çarpıp bana geri dönüyordu. Direndim. Kollarımı kurtarıp yüzlerine dönmek ve neler olduğunu sormak için direndim. Balyoz gibi yumruklar indirmeye başladılar bedenime. Nereme olursa vuruyorlar, vurdukları yerleri parçalıyorlardı adeta. Çok güçlüydüler. Açtılar ufacık kapıyı. Vura vura soktular beni içeriye. Ölsem dedim. Ölebilsem.

    Beni kilitledikleri yerin boyu boyumdan hemen hemen otuz santim kısa, eni ise omuzlarımın genişliğinden olsa olsa yirmi santim daha genişti. Sırtımı yan duvarlardan birine yasladığımda- ki bu neredeyse imkânsızdı-  göğsümle karşı duvar arasında kırk-elli santimlik bir boşluk kalıyordu. Ölüm bu herhalde diye düşündüm. Aniden gözümün tam önünde bir ışık yandı. Zifiri karanlık yerini güneşin yaydığından öte bir aydınlığa bıraktı. Nefes alamıyordum. Göğüs kafesimin üzerinde tonlarca yük vardı sanki. Kalp atışlarım göğsüme atılan birer yumruktu gibiydi. Kapıyı yumruklamak, bağırmak, çağırmak, küfretmek, yalvarmak kendimi yormamdan başka bir netice getirmedi. Bitap düştüm. Tere batmıştım. Oturdum yere, dizlerim çenemde. Nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Sakinleşmem gerekiyordu. Elbet çıkaracaklardı beni buradan. Yumdum gözlerimi. Bu şekilde oturmak bacaklarıma, dizlerime büyük acı veriyordu. Terleme kesilmiyordu bir türlü. Üzerimdekileri çıkardım güçlükle ama ampul müthiş bir ısıyla dolduruyordu hücreyi. Ampulü kırıp ışığı söndürmek de mümkün değildi çünkü metal bir kafesle muhafaza altına alınmıştı. Bir müddet ayakta durmaya çabaladım ama bu da çok yorucuydu. Vücudumu sırtımdan büküp bir sokak lambası gibi dikildim önce. Sonra da dizlerimden bükülüp sığışmaya çalıştım canlı canlı girdiğim bu tabuta. Uyusam, bayılsam, ölsem… Kafamı duvara vurmak geldi aklıma. Ölmesem de bayılırım diye düşündüm. Vurdum vurdum vurdum. Kendimden geçmişim. Uyandığımda sırtım yerde, başım duvara yaslıydı. Bacaklarımı da karşı duvara boylu boyunca uzatmış haldeydim. Boynum ve başım şiddetle ağrıyordu. Alnım yaralanmış, yüzüm gözüm kurumuş kanla kaplanmıştı. Bu duruş bulunduğum hücreyi, tabutu, halveti, her ne ise artık, gözüme en geniş gösteren duruştu. Bu bakımdan nispeten rahatlatıcıydı ama kalkmak zorundaydım çünkü aksi gibi bağırsaklarım beni tuvaletimi yapmaya zorluyordu. Bir bu eksikti. Uzun süre çabaladım ama artık kendimi tutmama imkan kalmadı. Boşalttım bağırsaklarımı orta yere. Elimle köşeye topladım sonra pisliği. Rezillikti.

     

    Neydi ki bu? Maksat işkence yapmaksa başka pek çok metot vardı. Dövsünler, gersinler, falakaya yatırsınlar, elektrik versinler hatta cop soksunlardı. Erkekliğimden bile caymıştım artık. Yeter ki oradan çıkarsınlardı. Hem nereden biliyorlardı en büyük korkumu?

     

    Kaç defa ayılıp bayıldım, uyuyup uyandım, sinir krizleri geçirdim, nefesim kesildi, yüreğim patlamanın eşiğine geldi, kaç gün kaç gece o tabutta kaldım, bilmiyorum. Bana yüzyıllar gibi gelmişti. Birden kapı açıldı ve aynı üç iğrenç dev sürükleyerek çıkardılar beni. Bir odaya serdiler hayvan ölüsü gibi. Sonra başka biriyle geri döndüler. Bir ses ‘Şunu önce temizleyin, sonra tedavi edin’ dedi. Tekrar sürükleyerek seramikten, buz gibi soğuk bir zemine yaydılar. Üstüm başım bok içindeydi. Kendi pisliğim saçlarımdan ayaklarıma kadar her tarafıma bulaşmıştı. ‘Altına sıçmış eşek oğlu eşek’ dedi kart bir ses. Çırılçıplak bıraktıktan sonra arap sabunu ve tazyikli suyla yıkadılar her yanımı. Çirkin devlerden yediğim dayakla yarım metreküpte geçirdiğim zaman fena sarsmıştı bünyemi. Gene beyaz badanalı gene penceresiz bir odada bir süre dinlendirdiler, tedavi ettiler beni. Kimseye bir şey sormadım. Nihayet oradan da çıkardılar. Saçımı sakalımı temizleyip yıkanıp ütülenmiş kıyafetlerimi giydirdiler. İskemle tepesinde uyandığım odaya götürdüler ardından. İki iskemle bu defa karşılıklı duruyordu. Birine oturdum. Birkaç dakika sonra şık giyimli gençten bir adam gelip karşıma oturdu.

     

            “Tüm bu olanların nedenini merak ediyorsun. Neden sana yapıldığını ve bunu hak edecek ne yaptığını bilmek istiyorsun.”

     

    Çok düzgün ve nazik konuşuyordu karşımdaki. Bana kıymet veriyor gibiydi. Neredeyse önemsendiğimi hissedecektim. O konuşurken ben hep sustum.

     

            “Sana cevapları vereyim. Tüm bunlar sana ‘yaz’ diye yapıldı. En büyük korkunu bulduk ve günlerce yaşattık. Yenilmezliğimize, gaddarlığımıza ve kudretimize maruz bıraktık. Bunları senden çok daha belirgin ve etkin şahıslara da yapabilirdik. Fakat biz seni seçtik. Çünkü sen sana yaşattıklarımızı yazacaksın, on binlerce insana aktaracaksın ve biz de bir taşla binlerce kuş vurmuş olacağız. Göze alamayacaklar senin yaşadıklarını yaşamayı. Çok büyük bir kısmı göze alamayacak. Çok korkacaklar. Şimdi gideceksin. Yazmamak için çok direneceksin ama sonunda yazacaksın.”

     

    Kalktı. Elimi sıktı ve uzaklaştı. Birileri beni evime kadar bıraktı. Şarap ve kitap koltuğun önündeki sehpada yan yana duruyordu.

     

    Senelerce kendimle savaştım anlatmamak, paylaşmamak, yazmamak için. Başaramadım. İşte yazdım. Okumayın. Yalvarırım okumayın.

     

                                                                                       17 Ocak 2008

     

     

    Devamını oku...

Mümkün Değil PDF Yazdır E-posta
Yazar hande çağdaş   
Wednesday, 01 October 2008

Mümkün değil. Olamaz.

 

 

Kendimi seyretmek bu kadar acı vermemişti hiçbir zaman. Ne üzücü halbuki kendini, kendi gözünde bir hiçe indirgeyebilecek kadar düşürmek. İçe dönük yolculuklardan bunca zaman neden kaçtığım anlaşıldı, sonun böyle olacağı aşikardı zaten. An gelecek ve kurduğum krallıktaki surlarımın arkasına saklanıp hüngür hüngür ağlayacaktım. Şimdiye kadar neden yüzleşmedim bununla, neden bunca zaman zehirli bir düşünce sistemiyle algıladım peki hayatı? Hayat öyle çok güzeldi yahut şeker kaplı siyanürlü çörek diyelim. Fakat tüm bunları görmek ile değişmek arasında, görmek ile görmemek arasındaki kadar büyük bir fark var. Ben hala aynıyım. Tek fark artık sadece daha anlamlı görünüyorum kendime, saçma bir orta yaş bunalımı yaşayan buruşmuş bir bedene hapsedilmiş bir kadından ötede bir şey. Ne garip, sürekli iki kişiden bahsediyorum, kendim ve ben. Zayıf ama kanatan acıtan hangisiydi? Mantık ilkelerini benimseyen hangisi? Görmek de yetmezmiş, keşke daha fazlası gelse elimden. Bırakıp gitmek düşüncesi ile sarıp sarmalanmışken şu anda, bundan başka bir şeyler olmalı, eminim ki vardır. Tüm kuvvetlerimi kendimden çekmek bu kadar kolayken, henüz daha kimse meydanı terk etmeden bir muharebe neden bu kadar zor görünür?

Mümkün değil. Olamaz. Kendi kabuğumun içini kemirerek yaşamaktır tercihim, artık başka bir yaşama şeklinin kar etmeyeceği zamanlardayım.


Favori olarak ekle (44) | Görüntüleme sayısı: 642

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. 05-10-2008 01:34
Daha özenli bir dille iyi bir yazı olabilir.
Yazan engin barış (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 376
Ezkizler: 1065
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 1051477

Liman

187375036.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com