Menu Content/Inhalt
güverte arrow eskizler arrow düz yazılar arrow siyah ( 2. bölüm )

üye girişi


siyah ( 2. bölüm ) PDF Yazdır E-posta
Yazar engin barış kalkan   
Wednesday, 26 March 2008

Sadece sokağın elli metre kadar uzaktaki tepe noktasında dumanlı ışıklar yayan bir sokak lambası vardı. Işığın ardından ayak sesleri duyulmaya başladı. İnce topuklu ayakkabılarla atılan teleşsız adımlar önce gölgesini sonra sahibini taşıdı görünür bölgeye. Gelen kadının uzun, parlak, siyah saçlarından başka hiçbir uzvu seçilemiyordu. Üzerindekiler de baştan aşağı siyahtı. Uzaktaki yaklaştıkça ıssızlık korkunçluğunu kaybediyor, karanlık hafif hafif aydınlanıyordu sanki. Elinde sigara vardı gelenin. Ara ara dönüp arkasına bakarken saçları topladığı ayışığını binaların duvarlarına saçıyor, önüne döndüğünde geri topluyordu. Ceren’in yanına gelince durdu. Elindeki sigarayı atıp yenisini yaktı.

Pazartesi sabahı iş yerine bilerek biraz geç gitti. İçeri girdiğinde herkes orda olsun istiyordu. Dipdiri bir ‘günaydın’ fırlattı ortaya. Bakakaldı arkadaşları. Bu gerçekten Ceren miydi? Ama oydu işte ve capcanlıydı. Gayet güzel başlamıştı. Aynı şekilde devam etmeliydi. Tüm gün insanlarla her zaman kurduğundan çok daha fazla diyalog kurdu,şakalaştı, gülüştü. Kıvıracaktı bu işi anlaşılan. Çalışma arkadaşları, özellikle de Banu, büyük bir şaşkınlıkla ama hep yüzlerinde mani olamadıkları bir tebessümle izliyorlardı Ceren’in bu yeni halini. Ara ara şu cinsellik meselesi kaçırıyordu keyfini sadece Ceren’in. Geçmişte yaşadığı çocukça tecrübeler, kaçamak temaslar geliyordu aklına. O esmer çelimsiz delikanlının göğüslerine dokunuşunu anımsadı. Ürperdi. Daha fazlasına izin verseydim keşke diye geçirdi içerden. Kovdu tüm düşünceleri kafasından. Gene kızarmıştı. Hayal ettiklerini etrafındakiler de görmüşçesine utandı. Sesiyle, görüntüsüyle, tüm varlığıyla doldu gene odaya.
 
 

İlk gün biraz zor geçti. Tüm gün rol kesmek yormuştu epey. İş çıkışı Banu’ya görünmeden sıvıştı. Çıkar çıkmaz da cep telefonunu kapatıp vurdu kendini İstiklal’in gürültülü ama huzurlu kalabalığına. Yalnız olmak istiyordu. ‘Kadınların geleneksel edilgenliği erkekler için de can sıkıcı aslında’. Sıradan bir kadından bile çok daha gerideyken ‘geleneksel kadın edilgenliği’ni nasıl aşabilirdi? Bu sonradan öğrenilebilir bir şey miydi acaba? Eğer öyleyse ne şekilde ve kimden öğrenebilirdi? Meydana kadar yürüdü. İnsanları, özellikle de kadınları inceliyordu bir yandan da. Gözüne kestirdiği kadınları erkekleriyle sevişirken canlandırmaya çalışıyordu kafasında. Acaba onlar nasıldı? Kımıltısız uzanıp evirilip çeviriliyorlar mıydı yoksa dizginleri kendi ellerinde mi tutuyorlardı? Şu baştan aşağı siyahlara bürünmüş her tarafı metallerle bezeli kız mesela. Yanındaki erkeğin ne elini tutmuş ne koluna girmiş, ite kaka, bağıra çağıra bir şeyler anlatıyordu. O nasıldı acaba? Gidip sorsa, siz sevişirken izleyeyim dese, para filan verse , delikanlının haberi olmasa, kızla anlaşsalar, kendisi onları görebileceği bir yere gizlense, onlar sevişseler, izlese... iyice saçmaladım diye düşündü. Meydandan dönüp Tünel’e doğru yürümeye koyuldu. Ara sokaklardan birinde bir çay evine girdi. Sessizlik canını sıktı. Daha kalabalık, daha gürültülü bir yerde olmak istiyordu. Cadde üzerinde, yükses sesle İspanyolca şarkılar çalan bir yere attı kendini. Tıklım tıklımdı. Geçti bara oturdu. Bira içti ağır ağır. Kalktı eve gitti ardından. Ne yapacağını biliyordu artık.

 
 
Sabah uyandığında keyfi yerindeydi. Ne yapacağını bilmek bu kadar mı güçlü hissettirirdi insana. Bir kahve içip çıktı evden. Eline ilk gelen kıyafetleri giymişti ve çok rahattı. Kendine güven buydu demek. İş yerinde de çok rahattı. İlk günün aksine bu günü çok kolay geçirmişti Yalnız Selim Bey ve Banu’ya karşı herkese karşı olduğu gibi olamıyordu.. Banu devamlı onu bir yerlerde yalnız yakalamaya uğraşıyordu ama Ceren müsade etmiyordu buna. Selim Bey ise hiçbir tepki vermemişti henüz. Oturduğu yerden akşam için tasarılar kurdu bütün gün Ceren.
 
 

İhtiyaç duyduğu kişi bir fahişeydi. Onlar her nevi erkeği bilir, tanır ve karşılarlardı. Buna bir de yataktaki deneyimleri eklenince tam Ceren’in gereksindiği öğretmen olup çıkıyorlardı. Bir fahişeden öğretmen, dost, arkadaş ya da her neyse... Tek sorun bu kişiyi bulmaktı. Nerelerde, hangi zamanlarda bulabileceğine ilişkin fikri de vardı. Biraz cesaret yetecekti Ceren’e.

 
 
Düşündükçe tereddütleri korkuları artıyor ama kararlılığında en ufak bir azalma olmuyordu. En iyisi bunu hiç düşünmemek, paldır küldür hadiseye girmekti.
 
 

İstiklal her zamanki kadar huzur verici değildi bu akşam. Kendi tedirginliğinden kaynaklandığını düşündü bu durumun. Banu’dan kurtulmak ne kadar zor olmuştu bu defa. Resmen Ceren kaçmış, Banu kovalamıştı. Neyse ki ara sokaklarda kaybettirmişti izini. Sandalyeleri masalarının üzerinden henüz indirilmekte olan bir bar çıktı karşısına. Girdi içeri. Tek başınaydı. Şarap istedi Ceren. Yanında da birkaç çeşit peynir aldı. Yudumladıkça sıkıntısını atıyordu. Çıktı bardan meydana gitti. Giderken de bir önceki gün yaptığı gibi olmak istediği, olmaya çalıştığı kadınları süzdü durdu. Yolun karşısına geçip vurdu kendini tekinsiz sokaklara.

 
 
Aradığını bulması çok sürmedi. Ana caddeye paralel ilk sokağın başında sekiz-on kadın bir araya toplanmış gelen geçen erkeklere laf atıyor, yanlarına çağırıyorlardı. Karşı köşeye tüneyip olanları seyre koyuldu. Kadınların çoğu biçimsiz, çirkin ve bakımsızdı. Göbeklerini zor zapteden rengarenk, dapdar pantolonlar giymişler; sırtlarına pörsümür, hamurlaşmış göğüslerini gösteren aşırı dekolteli bluzlar geçirmişler; soğuktan tir tir titriyorlar; iğrenç dişleriyle yoldan geçen her erkeğe gülümsüyorlar; türlü vaadlerde bulunuyorlardı. Biçimsizleri beğenmediklerinden olsa gerek etrafa bakınan birkaç adam Ceren’i farkedip ona yöneldiler. Neyse ki hemen yanında giriş altı bir büfe vardı Ceren’in. Dar attı kendini oraya Ceren. Bir süre sonra gene çıktı sokağa. Aşağı doğru yürümeye başladı aynı tehlikeli caddede. Her binanın önünde gevezelik edip sigara içen adamlar vardı. Durmadan yürüyüp geçtiği sokaklarda bu adamların dışında sadece küfürleşerek, bağrışarak garip oyunlar oynayan çocuklar vardı. Aniden ürkütücü derecede sessiz ve karanlık bir sokakta buldu kendini. sağına baktı karanlık, soluna baktı karanlık. Sadece sokağın elli metre kadar uzaktaki tepe noktasında dumanlı ışıklar yayan bir sokak lambası vardı. Işığın ardından ayak sesleri duyulmaya başladı. İnce topuklu ayakkabılarla atılan teleşsız adımlar önce gölgesini sonra sahibini taşıdı görünür bölgeye. Gelen kadının uzun, parlak, siyah saçlarından başka hiçbir uzvu seçilemiyordu. Üzerindekiler de baştan aşağı siyahtı. Uzaktaki yaklaştıkça ıssızlık korkunçluğunu kaybediyor, karanlık hafif hafif aydınlanıyordu sanki. Elinde sigara vardı gelenin. Ara ara dönüp arkasına bakarken saçları topladığı ayışığını binaların duvarlarına saçıyor, önüne döndüğünde geri topluyordu. Ceren’in yanına gelince durdu. Elindeki sigarayı atıp yenisini yaktı.
 

 

“Ne arıyorsun burda?”

 
 
Bu soruya nasıl bir cevap vermeliydi ki şimdi? Sanki Ceren’i tanıyormuş da bu sokakta karşılaşmalarına şaşırmış gibi konuşmuştu. Ceren verecek bir cevap bulamadı.
 

 

“Ne arıyorsun burda dedim sana?” dedi kadın bu kez daha sert.

 
“Bilmiyorum.”
 

 

“Bilmiyorsun. Peki öyle olsun. Takıl o zaman. Rahat ol. Sanıldığı kadar korkutucu değildir bu sokaklar. Gene de temkinli ol. İştah kabartıcı bir görüntün var. Hadi eyvallah.”

 
 
Aynı telaşsız adımlarla uzaklaştı kadın. Siyah kısa bir elbise, siyah ince çorap, önü açık bırakılmış siyah palto, uzun topuklu siyah ayakkabılar ve hepsinden siyah, simsiyah, parıl parıl saçlar...
 
 

Ceren takıldı bu siyah cazibenin peşine. Aradığı kadın olabilir miydi acaba. Belki birazdan anlardı. Siyah hala ara ara dönüp arkasına bakıyor ve büyük olasılıkla Ceren’in hemen peşinde olduğunu görüyordu. İzlenmeyi umursamadan devam etti yoluna. Caddeye kavuştu dar karanlık sokaklar. Kusmuk kokan birahanelerin, tekel bayiilerin, ucuz otellerin önleri aranan çirkin, pişkin, saldırgan erkeklerle doluydu. Siyahın peşinde kuyruk oluşturdu bu yaratıklar. Biri konuşurken diğerleri sabırsızlıkla sırasını bekliyor, tek tek bozum olup sağa sola dağılıyorlardı. Siyah sokaklara daldı tekrar arkasında Ceren’le. Bir kahvehanenin önünde duruverdi aniden. Arkasına dönüp Ceren’i çağırdı yanına. Siyah önde Ceren arkada girdiler kahveye, göz yakan dumanın içinde bir masa bulup yerleştiler karşılıklı. Diğer masalarda kağıt oynayan adamlar dönüp bakmadılar bile iki kadına. ‘İki çay getir patron’ dedi Siyah.

 
 
“Ben buralarda çalışmam aslında. Bakma bu akşam gezindiğime. Daha lüks yerlerdeyimdir, daha usturuplu adamlardır benim müşterilerim.”
 
 

 

Karşısındakinin fahişe olduğundan emin olmak Ceren’i sevindirdi. Ceren bir fahişeyle ucube bir kahvehanede oturmuş çay içiyordu. Ne demeliydi buna. Heycanını gizlemeye çalışıyor fakat başaramıyordu. Bakışları mekanın içinde şaşkın şaşkın geziniyor, karşısındakinin gözlerine değince masaya düşüyordu. Siyah hiç konuşmadan çayını içip Ceren’i izliyor, söze onun başlamasını bekliyordu. Olmayınca kendisi girişti.

 
 
“Eeeeeeee?”
 

Ceren bakakaldı Siyah’a. Konuşamadı gene.

 
“Bak arkadaş. Peşimde dolanıp duruyorsun. Var bir kaşıntın belli. Tazelerdensen eğer peşinen söyleyeyim benden sana hayır gelmez. O vebalin altına girmem. Git belanı kendin bul.”
 

 

“Anlayamadım. Nasıl yani taze?”

 
“Ulan üzerine bir de salaksın galiba. Çöreklenecek mesken arayan çömez orospulardansan diyorum, benden uzak dur diyorum. İç çayını, bir çay daha söyleyeyim sana, sonra al voltanı git bul belanı diyorum. Şimdi anladın mı?”
 

 

“Anlatmak istediğinizi anladım. Öyle bir niyetim yok. Farklı bir durum benimkisi. Yardımınız gerek.”

 
Herşey yolundaydı işte. İhtiyaç duyduğu insanı bulmuş, lafa bile girmişti. Artık gerisi daha kolay gelirdi. Siyah şaşkındı.
 

 

“Benim sana veya herhangi birine ne yararım dokunabilir ki? Sen kafayı mı yedin? Adres mi soracaksın ne yapacaksın?”

 
“Dokunabilir elbette. Neden dokunmasın? Senin de ustası olduğun bir saha var.”
 

 

“Eveleyip geveleme lafı ağzında. Söyle de anlayalım. Gazeteci mazeteci gibi birşey misin sen? Benden uzak git. Çok meraklılar var böyle senin gibi. Gelip salak salak sorular sorarlar; nasıl düştünüz bu yola, falan filan. Çek arabanı asabımı bozma benim.”

 
Siyah bir hayli öfkelenmişti ama Ceren ahvalini anlatacak cümleleri kuramıyordu bir türlü. Belki burdan kalksalar, daha şehrin içinde bir mekanda otursalar rahatlayabilir, konuşabilirdi.
 

 

“Bir yerde oturup konuşsak?”

 
“Oturuyoruz ya işte. Ne söyleyeceksen söyle. Burası güvenlidir, merak etme. En azından benimleyken.”
 

 

Anlatmalıydı Ceren ama nasıl? ‘Bana sevişmeyi öğretmeni istiyorum’ Hayır böyle olmazdı. Yat aşağı, aç bacaklarını, bitti gitti. Etkin olmak, hakim olmaktı önemli olan. ‘Daha siftahın yok, istediğin şeye bak’ demez miydi sonra. Derse desindi. Buraya kadar gelmişken...

 
 
“Bildiklerine ihtiyacım var. Yani işin konusunda bildiklerine. Sevişmeyi, sevişirken etkin olmayı öğret bana. Erkeğin altında kımıltısız uzanan, evrilip çevrilen kadınlardan olmak istemiyorum.”
 
 

 

Ezberlediği ödevini karatahtanın önünde robot gibi aktaran öğrenciler gibiydi. Günlerdir aklına saplı duran cümleleri neredeyse aynı şekliyle bir çırpıda kuruverdi. Elleri titriyordu, vücudunu bir ateş sarmış, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Ama başarmıştı.

 
 
“Nesini öğreteceğim oğlum bu işin? Kitabı, kuralları yok ki.”
 

 

“Öyle de bu işin de incelikleri yok mu? Her kadın aynı mı? Her erkek aynı mı?”

 
“Öğretmen gibi birşey olacağım yani ben sana, öyle mi? Bu iş vakit ister. Vakit nakittir. Nasıl olacak?”
 

 

“Onu hallederiz. Beni eğittiğin kadar sürede kaç erkekle yatıp ne kadar kazanabilirdin , hesaplarız. O parayı öderim sana. Olur mu?”

 
“Orda anlaştık. Peki ya mekan. Nerde çalışacağız? Kahvede değil herhalde. Ben bir oda ayarlarım buralarda ama onun parası ayrı işler.”
 

 

“Bu konuyu sonra konuşuruz. Şimdi burdan çıksak? Birşeyler içeriz belki.”

 
“Hesaba karışmam.”
 

 

“Tamam karışma.”

 
Çay paralarını Siyah verdi. Çıkıp şehrin aydınlık caddelerine yollandılar.”
 
 
 
Bu kadar kolay olacağını hiç düşünmemişti Ceren yola çıktığında. Aradığını bir çırpıda buluvermişti. Banu geldi aklına, ürktü. Açsa mıydı cep telefonunu? Defalarca aramıştı şimdiye kadar kesin. Vazgeçti. Banu’yla karşılaşabilecekleri yerleri eledi kafasında. Sakin ve güvenli bir yere gittiler Taksim’de. Artık güvenlik demek Banu’dan uzak olmak demekti.
 

 

“Sevişmeyi öğreteceğim sana haa!”

 
“Evet”
 

 

“Aslına bakarsan ben de çok uzun zamandır sevişmiyorum. Tak fişi bitir işi. Ayılara kabul ettirmek zor oluyor biraz ama ne yapayım, midem kaldırmıyor öbür türlü.”

 
“Miden mi?”
 

 

“Evet midem. Bu kadar mı safsın oğlum sen? Şimdiden söyleyeyim; derslerden çakma ihtimalin çok yüksek.”

 
Biraları geldi arjantin bardaklarda. Siyah höpürdeterek çekti köpüklerini. Kocaman, iştahlı bir yudum aldı ardından.
 

 

“Yiyecek bir şeyler de söylesek?”

 
“Tabii tabii, ne istersen.”
 

 

“Yani artık ne dokunuyorum ne dokunduruyorum; ne öpüyorum ne öptürüyorum... Birinin ağzı kazara bir tarafıma değse helak oluyorum yıkamaktan. Midem bulanıyor. Eskiden böyle değildim tabii. Şahaneydim. Haftalar öncesinden sıraya girerlerdi benden randevu almak için kodamanlar. İyi de para öderlerdi. Onlar öyle on-onbeş dakikada savılan hergelelerden değillerdi. Bazılarıyla günlerce birlikte kalırdık. Avuç dolusu para öderlerdi karşılığında. İsmin ne senin?”

 
“Ceren. Seninki?”
 

 

“Benimki Güler. Esası Gülsün ya Güler dedik kendimize. Babam Gülsün koymuş adımı. Öyle ümit etmiş. Baktım kimse gerçek adını kullanmıyor. Ben de kendime Güler dedim. Babama ‘bak gülüyorum, hep gülüyorum’ der gibi yani.”

 
Daldı gözleri Siyah’ın bir an. Derine, geçmişe yuvarlanmıştı belli ki. Çabuk toparlandı.
 

 

“Nasıl kıvıracağız biz işimizi, onu konuşalım. Çok paran gider haberin olsun.”

 
Yemekler yendi, biralar içildi, bol bol işendi. Sonuçta ayrıntılar da belirlendi. Güler neredeyse tüm isteklerini kabul ettirdi Ceren’e. Akşamda ellişer milyondan en az üç müşteri kafeslermiş. Etti yüz elli. Herbiriyle en fazla yirmi dakika geçirirmiş. Etti altmış dakika. Bir müşterinin ardından ikincisine kadar da yaklaşık yarım saat dolanırmış. Etti yüzyirmi dakika. Bu hesapla Ceren’in Güler’e iki saat için yüz elli milyon ödemesi gerekecekti. İtiraz da etmemişti ama Güler içtikçe yumuşadı. Durduk yerde fiyatı yüz milyona indirdi. Anlaştılar. Oda parası hala Ceren’in boynundaydı tabii.
 

 

“Bu akşamımı da sana harcadım ama ikramım olsun. Ne de olsa yedik içtik. Para almayacağım”

 
“Ayağımı alıştırıyorsun haa!”
 

 

“Ne boksa işte. Ne zaman başlıyoruz? Telefonlaşacak mıyız?”

 
“Telefonlaşmaya lüzum yok. Yarın akşam saat sekizde otobüs duraklarında buluşalım.”
 

Kalktılar. Güler nereye olduğu belirsiz yürüyordu Ceren taksiye bindiğinde. Eve gidince üzerindekileri çıkardı Ceren, üç gündür yatağın üzerinde duran havluyla bornozu yere atıp bedenini nemli yatağa serdiğinde hissetti iki gece boyunca salonda, koltuk tepesinde uyumanın verdiği yorgunluğu.


Favori olarak ekle (28) | Görüntüleme sayısı: 499

Yorumlar (4)
RSS yorumları
1. 27-03-2008 11:18
ilginç ,sürükleyici ve son derece doğal yazmayı nasıl becerdiniz sevgili Barış?tebrik ederim sizi.
Yazan minna (Kayıtlı)
2. 31-03-2008 10:19
sadece denedim. teşekkür ederim.
Yazan engin barış (Kayıtlı)
3. 09-05-2008 18:50
eee...siyah -3 ten bi ses lütfen...
Yazan minna (Kayıtlı)
4. 02-06-2008 22:47
Güzeldi... Devamını ben de merakla bekliyorum... 
 
Çok iyi oturmuş herşey.
Yazan Pardus (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 238
Ezkizler: 740
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 467527

Liman

24032008 003.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com