| Yüreğimi Üstüne Örterim...Şimdi Geçer Üşümen... |
|
|
|
| Yazar minna minna | ||||
| Monday, 18 February 2008 | ||||
|
Figen ablayla yediklerimizi kaldırırken ahşap dolabı açtım. Gördüğüm şey adeta benim gözlerimi dikip orada kalakalmama neden oldu. Işıl ışıl cam kavanozlar özenle yan yana dizilmiş, ağızları beyaz kapaklarla sıkı sıkıya kapatılmıştı. Beni orada öylece baktıran kapakları kapanmış ışıltılı kavanozlar değil, içindeki reçellerdi. Üstelik çilektendi. Ve çilek benim en sevdiğimdi. Uzun zamandır yemediğim çileklerle ansızın bir dolabın içinde karşılaşınca…Üstelik yan yana şekerlenmiş ve pembeleşmiş bir halde. Gözlerim koca koca olmuş ister istemez arsızca seyre koyulmuştu. Figen abla eğilip kavanozlardan birini aldı. Beyaz kapağını yavaşça açıp içine yemek kaşığını daldırdı. Reçelin kavanozdan kaşığa doluşunu, kaşıktan tabağa tatlı tatlı kıvamlı bir şekilde akışını izledim. Babam bize hep çilek alır, üzerine de toz şekerini döker, kardeşimle bana verirdi. Biz de koca bir tabağı karnımız ağrıyıncaya dek yerdik. Karnımın ağrısını unutmuştum çünkü şu aralar hep içimde , sol yanım ağrıyor ve ağrısını kimse bilmiyordu. Ya da bilinmezden geliniyordu. Artık çilekleri de, annemi de, babamı da gördüğümüz yoktu uzun zamandır. Yoksa zamanın uzunluğu konusunu ben mi abartıyordum? ” Aman” dedim kendi kendime “Uzun işte, şimdi tutup akıp giden anları lanet olası bir çetele ile kanıtlı hale mi getireceğim? Uzun işte,uzun..Özlendiği unutulacak kadar uzun.”
“Asuman, darılmadın değil mi?” Eteğimi tutup ucundan, hayatı tutup tam da ortasından koşarak merdivenlerden inmeye başladım. Vakit nasıl da geçmişti. Yukarıya niye çıktığımı unutmuş ev hallerine dalıp özlem gidermeye çalışmıştım sırtımın hafifliğiyle. Bir kaç saatliğine de olsa taşımaktan yorulup yorulmadığımı bile bilemediğim yüklerimi bir kenara bırakıp, bıraktığım yerde çilek reçelini bulmuştum dolapta. Babamın toz şekerli karın ağrısını hatırlamıştım çok uzak bir masada. Kaç zamandır sabah ve öğlen yemek olarak bisküviyi çaya batırıyor, akşamları da bayatlamaya çoktan yüz tutmuş makarnayı yiyorduk. Onlar da dün bitmişti. Hülya gelince ne yiyecekti şimdi? Kendimi suçlamaya, en ağır lafları etmeye layık bulmuştum varlığımı. Ne salak şeydim! Şu an elimde iki yemek kaşığı çilek reçeli ile kazık gibi durmuş bomboş kaba kacağa bakıyordum. Aptal evet aptalın, bencilin tekiydim ben. Hiç kardeşimi düşünmeden bir güzel tıkınmış sonra da eline sadaka gibi tutuşturulan reçeli alıp bir gayret koşturarak ev dediğimiz odaya damlamıştım. Hiç arlanma yoktu bende. Utanmaz yüzsüzün tekiydim ben. Çilek reçeliymiş…Fırlat tabağı bir köşeye çık gel. Kızım sen ne biçimsin ya! Bir oda, bir mutfak, tuvaletle banyonun iç içe olduğu küçücük bir odaydı ev halimiz. Havalar soğumaya başlamış, yemek kaynamayan ocağı olan bu oda havalardan önce soğumuştu. Karşılıklı iki yatağın yorganları da olmasa hiç ısınılası değildi. Odanın kilimi sanki mahzun mahzun yüzüme bakar gibi geldi bir an..”Eee, nee?” dedim suç bastırırcasına, “Sen kendi işine bak kilim dedim, yeri ısıt.” Sanki kilim beni çok anladıydı ama üste çıkıp suçumu da bastırmıştım ya. Üff yaa şimdi ne yiyecekti bu kız? Halamın bize vermeye kıyamadığı reçele dönüştürülmüş çileklere baktım. Bir tabağa döküp kenarlarına ertesi sabah için ayırdığımız bir kaç bisküviyi dizdim. Mutfak dediğimiz yere gidip ekmek poşetine baktım. Ohh çok şükür yarım ekmek vardı daha. Onu da dilimleyip başka bir tabağa koydum. İşte akşam yemeği hazırdı. Ben yemesem de olurdu. “Doydun mu?” Ben lise 1'e gidiyordum, kardeşim de orta sona…Odamızda iki yatak vardı. Yerde de ince eski bir kilim, betonun üzerine öylesine serilmiş. Bir tekmeyle açılıverecek kadar sağlam kapımız vardı. Odanın bir duvarına öylesine yerleştirilmiş. Ve hayatın içinde iki kız kardeş vardı. Yaşayamadıkları çocuklukları, ana baba kucağından geçemeyen ergenlikleri vardı. Öylesine ellerinden alınmış. Sorulmamış. Sorgulanmamış.Nedeni açıklanmamış. Hayatın tam da ortasında. Bir başlarına. Öylesine işte. Bazı geceler yatağımda yorganıma sarılıp karanlığın sesine gözlerimi diker, kapıya yaklaşan ayak seslerinin uzaklaşıp gitmesini dinlerdim. Arada bir kavga eden sokak köpeklerinin boğuşan gövdelerinin ağırlığından korkardım. Acaba kapıyı zorlasalar içeri girebilirler miydi? Önce beni mi ısırırlardı, kardeşimi mi, yüreklerimizi mi? Aman ne bileyim ben ya der abuk sabuk bir korku işte benimkisi diye korkularımı teselli ederdim usul usul. Sonra kardeşim yatağında doğrulur: “Abla uyudun mu?” derdi usulca. Usulca yüreğime sokulurdu. Yüreğimi üstüne örterim, şimdi geçer üşümen. onsekizşubatikibinsekizankara Favori olarak ekle (23) | Görüntüleme sayısı: 481
1. 19-02-2008 09:43 ismi yazının aşka dair olduğu düşüncesini uyandırıyor ama minna bu güzel mi güzel iki dizeyi kardeş sevgisine adamış. 2. 20-02-2008 09:49 kardeş kardeş 3. 22-02-2008 09:49 yüreğim yüreğim kırk yamalı yorgandan betersin. Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







