Menu Content/Inhalt
güverte arrow eskizler arrow düz yazılar arrow Yüreğimi Üstüne Örterim...Şimdi Geçer Üşümen...

üye girişi


Yüreğimi Üstüne Örterim...Şimdi Geçer Üşümen... PDF Yazdır E-posta
Yazar minna minna   
Monday, 18 February 2008


Yüreğimi Üstüne Örterim
Şimdi Geçer Üşümen

3346393595.jpg


Yüreğimi Üstüne Örterim
Şimdi Geçer Üşümen


Mecbur kaldığım için merdivenlerden çıkarak elimi zile uzattım. Kapıyı Figen abla açınca sevindim. Yine de hemen içeri girmedim. Bekledim. Figen abla “Asuman, gelseneiçeri.”diyerek beni kolumdan tutup çekti. “Hadii, annem yok. Yalnızım.” dedi yanağımafiskeatarak.Sevindim. Figen ablayla vakit geçirmek hep hoşuma gitmiştir.

Orta boylu, esmer, kahve gözlü, yuvarlak yüzlü güzel bir kızdı. Saçları uzun, kızıl ve kıvırcıktı. Ama o, bundan hiç hoşlanmaz. Hep saçlarını ütüleyerek düzleştirirdi. Yine elinde ütüyü görünce “Saçların mı?” diye sordum çok doğalmışçasına. Sanki her kıvırcık saçlı saçlarını ütüleyerek düzleştiriyormuşçasına. “Yok” dedi. “Bu sefer yüzümdeki kırışıklıkları ütüleyeceğim.” Gülüştük. “Bir şeyler atıştırıyorum. Hadi bana katıl.” diyerek mutfağa yöneldi. Ben de peşinden.

Halamların mutfağı her zaman temiz olurdu. Dolapları da her zaman yiyecek dolu olurdu. Canımın istediği lâkin doya doya yenmesi ayıp olduğu yiyeceklerle dolar, bana bana taşardı kokuları. Halam her sabah evin temizlenmesi için sağa sola emirler yağdırır, kocası da her Cuma semt pazarına giderdi. Kızlar evi baştan aşağıya süpürür siler. Halamın kocası kasa kasa yiyeceklerle eve dönerdi. Bol bol paraları, kasa kasa yiyecekleri, sıra sıra kızları vardı. Beş kız, bir oğlan ve oğlan en kıymetlileriydi. Sarı çopar sırnaşık oğlan, kızların arasında efelenir dururdu ve kimse ses etmezdi efelenmelerine.

Figen ablayla yediklerimizi kaldırırken ahşap dolabı açtım. Gördüğüm şey adeta benim gözlerimi dikip orada kalakalmama neden oldu. Işıl ışıl cam kavanozlar özenle yan yana dizilmiş, ağızları beyaz kapaklarla sıkı sıkıya kapatılmıştı. Beni orada öylece baktıran kapakları kapanmış ışıltılı kavanozlar değil, içindeki reçellerdi. Üstelik çilektendi.

Ve çilek benim en sevdiğimdi. Uzun zamandır yemediğim çileklerle ansızın bir dolabın içinde karşılaşınca…Üstelik yan yana şekerlenmiş ve pembeleşmiş bir halde. Gözlerim koca koca olmuş ister istemez arsızca seyre koyulmuştu.

Figen abla eğilip kavanozlardan birini aldı. Beyaz kapağını yavaşça açıp içine yemek kaşığını daldırdı. Reçelin kavanozdan kaşığa doluşunu, kaşıktan tabağa tatlı tatlı kıvamlı bir şekilde akışını izledim.

Babam bize hep çilek alır, üzerine de toz şekerini döker, kardeşimle bana verirdi. Biz de koca bir tabağı karnımız ağrıyıncaya dek yerdik. Karnımın ağrısını unutmuştum çünkü şu aralar hep içimde , sol yanım ağrıyor ve ağrısını kimse bilmiyordu. Ya da bilinmezden geliniyordu. Artık çilekleri de, annemi de, babamı da gördüğümüz yoktu uzun zamandır. Yoksa zamanın uzunluğu konusunu ben mi abartıyordum? ” Aman” dedim kendi kendime “Uzun işte, şimdi tutup akıp giden anları lanet olası bir çetele ile kanıtlı hale mi getireceğim? Uzun işte,uzun..Özlendiği unutulacak kadar uzun.”


Şimdi değil çilek, annemizi babamızı bile gördüğümüz yoktu uzun zamandır. Kim bilir kaçıncı şişenin dibinde unutmuştu çoktan ayılmazlıklara sattığı genç kız olmaya çalışan iki çocuğu. Kaçıncı kadehini vuruyordu çocuk ruhlarının üstündeki şerefe yaralarına. Sokağın başından attığı seslenişler kaçıncı kez karışıyordu hır gür anındaki çocuk bakışlarına. Atılan tokatlar kaçıncı kez sindiriliyordu gözlerdeki korkulara, donakalan hayatlara. Ya yine bir gün çıka gelirse?


Annemi hatırladığım üç halinden öte, resimleyemiyordum yüzünü kafamda. Akşamları babam gelene dek endişeli, babam gelince kavgalı, babam gidince gözü yaşlı. Belki de bu yüzden sevmiyordum tüm dırdırlı ağlamaları. Ne kimse görsün gözümün yaşını ne de ben hissedeyim sıcaklığını.” Neden babama bu kadar izin veriyorsun?” diye öfkelere büründüğüm annem, çoktandır yağmalanan sinirlerini de alıp gitmişti bilmediğim o yere. Ya hiç geri gelmezse?


“Biraz çabuk ol, annem gelmeden in aşağıya. Sana reçel verdiğimi de sakın söyleme sonra bana kızıyorlar.” diyen Figen ablamın sesiyle, çilek reçelinden, annemsizliğimden, babamsızlığımdan, unuttuğum özlemlerimden kendime döndüm. Aceleyle elime tutuşturulan iki yemek kaşığı reçelle ayaklarımı, yine sancıları tutan yüreğimi, ne zaman girdiğimi bilmediğim ergenliğimi alıp sırtıma kapıya yöneldim.

“Asuman, darılmadın değil mi?”
“Yoo, niye darılayım ki hem Hülya gelir birazdan.”

Eteğimi tutup ucundan, hayatı tutup tam da ortasından koşarak merdivenlerden inmeye başladım. Vakit nasıl da geçmişti. Yukarıya niye çıktığımı unutmuş ev hallerine dalıp özlem gidermeye çalışmıştım sırtımın hafifliğiyle. Bir kaç saatliğine de olsa taşımaktan yorulup yorulmadığımı bile bilemediğim yüklerimi bir kenara bırakıp, bıraktığım yerde çilek reçelini bulmuştum dolapta. Babamın toz şekerli karın ağrısını hatırlamıştım çok uzak bir masada.

Kaç zamandır sabah ve öğlen yemek olarak bisküviyi çaya batırıyor, akşamları da bayatlamaya çoktan yüz tutmuş makarnayı yiyorduk. Onlar da dün bitmişti. Hülya gelince ne yiyecekti şimdi? Kendimi suçlamaya, en ağır lafları etmeye layık bulmuştum varlığımı. Ne salak şeydim! Şu an elimde iki yemek kaşığı çilek reçeli ile kazık gibi durmuş bomboş kaba kacağa bakıyordum. Aptal evet aptalın, bencilin tekiydim ben. Hiç kardeşimi düşünmeden bir güzel tıkınmış sonra da eline sadaka gibi tutuşturulan reçeli alıp bir gayret koşturarak ev dediğimiz odaya damlamıştım. Hiç arlanma yoktu bende. Utanmaz yüzsüzün tekiydim ben. Çilek reçeliymiş…Fırlat tabağı bir köşeye çık gel. Kızım sen ne biçimsin ya!

Bir oda, bir mutfak, tuvaletle banyonun iç içe olduğu küçücük bir odaydı ev halimiz. Havalar soğumaya başlamış, yemek kaynamayan ocağı olan bu oda havalardan önce soğumuştu. Karşılıklı iki yatağın yorganları da olmasa hiç ısınılası değildi. Odanın kilimi sanki mahzun mahzun yüzüme bakar gibi geldi bir an..”Eee, nee?” dedim suç bastırırcasına, “Sen kendi işine bak kilim dedim, yeri ısıt.” Sanki kilim beni çok anladıydı ama üste çıkıp suçumu da bastırmıştım ya.

Üff yaa şimdi ne yiyecekti bu kız? Halamın bize vermeye kıyamadığı reçele dönüştürülmüş çileklere baktım. Bir tabağa döküp kenarlarına ertesi sabah için ayırdığımız bir kaç bisküviyi dizdim. Mutfak dediğimiz yere gidip ekmek poşetine baktım. Ohh çok şükür yarım ekmek vardı daha. Onu da dilimleyip başka bir tabağa koydum. İşte akşam yemeği hazırdı. Ben yemesem de olurdu.

“Doydun mu?”
“Evet Asuman, dünkü buz makarnadan daha iyiydi valla.”
“Abla de bana. Ben senin yaşıtın mıyım da Asuman diyorsun?”
“Eee sen hiç yemedin ama abla…”
“Deli ya..Dalga geçme benimle kızım, abla derken. Hem ben tokum.”
“Çileğe dayanamazdın hani?!”
“Yok, canım istemedi hiç. Ödevin çok mu bu gün?”
“Biraz. Sen ödevlerini bitirmişe benziyorsun Asuman.”
“Ohoo çoktan bitti. Ödev de neymiş bana.”

Ben lise 1'e gidiyordum, kardeşim de orta sona…Odamızda iki yatak vardı. Yerde de ince eski bir kilim, betonun üzerine öylesine serilmiş. Bir tekmeyle açılıverecek kadar sağlam kapımız vardı. Odanın bir duvarına öylesine yerleştirilmiş. Ve hayatın içinde iki kız kardeş vardı. Yaşayamadıkları çocuklukları, ana baba kucağından geçemeyen ergenlikleri vardı. Öylesine ellerinden alınmış. Sorulmamış. Sorgulanmamış.Nedeni açıklanmamış. Hayatın tam da ortasında. Bir başlarına. Öylesine işte.

Bazı geceler yatağımda yorganıma sarılıp karanlığın sesine gözlerimi diker, kapıya yaklaşan ayak seslerinin uzaklaşıp gitmesini dinlerdim. Arada bir kavga eden sokak köpeklerinin boğuşan gövdelerinin ağırlığından korkardım. Acaba kapıyı zorlasalar içeri girebilirler miydi? Önce beni mi ısırırlardı, kardeşimi mi, yüreklerimizi mi? Aman ne bileyim ben ya der abuk sabuk bir korku işte benimkisi diye korkularımı teselli ederdim usul usul. Sonra kardeşim yatağında doğrulur:

“Abla uyudun mu?” derdi usulca.
“Yok uyumadım ne oldu?”
“Yanına geleyim mi?”
“Gel, korktun mu?”
“Yoo niye korkayım ki? Üşüdüm.”
“İyi tamam”

Usulca yüreğime sokulurdu.
“İyi uykular abla.”
“Sana da canım.”
“Abla.”
“Hııı..”
“Hani bir şey diyordun ya. Onu söylesene yine.”

Yüreğimi üstüne örterim, şimdi geçer üşümen.
Derdim hep kardeşime.
Derdim hep kendime.
Derdim tadına bakamadığım, köpek seslerinden korkan iki yemek kaşığı çilek reçeline.
Ve üşürdük, üşürdüm kimsesizliğime.

onsekizşubatikibinsekizankara
ataman kale


Favori olarak ekle (23) | Görüntüleme sayısı: 481

Yorumlar (3)
RSS yorumları
1. 19-02-2008 09:43
ismi yazının aşka dair olduğu düşüncesini uyandırıyor ama minna bu güzel mi güzel iki dizeyi kardeş sevgisine adamış.
Yazan engin barış (Kayıtlı)
2. 20-02-2008 09:49
kardeş kardeş
Yazan minna (Kayıtlı)
3. 22-02-2008 09:49
yüreğim 
yüreğim 
kırk yamalı yorgandan betersin.
Yazan minna (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 238
Ezkizler: 740
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 467655

Liman

images.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com