|
Hayat galiba böyle bir şeydi. Yapan genelde buluyordu bir şeyleri. O an duvara çarpmanin ne demek ve nasıl hissetmek olduğunu anladı. İşte gerçek acı buydu. Aşk buydu. Ademden beri gelen ve aşk diye isimlendirilen duygu buydu. Yapmak için fırsat verildiğinde anlamadığın ama bir zaman sonra önünde hiçbir fırsatın olmayacağı bir karmaşaydı. Yanılsamaydı, öyle sanmaktı. Kelimelerin üç harfli bir duyguya yetmemesiydi.
1
Şehirden dumanlar yükseliyordu. Gökyüzünün maviliğine sarılıyordu grilik. Kırmızı çatilarin aralarına paylaştırılmış reklamlar vardı. Önünde duran pencere sanki şehirle kendi arasındaki parmaklık gibiydi. Daha derinlerde bir renk karmaşası,kenarlarında ise asfalt sıcaklığı vardı.
Telefonuna göz attı. Son gelen mesajı yeniden okudu.Onun sözleriydi. “gitmek zorundayım, çok üzgünüm, ama gitmeliyim…” nasılda kısa bir mesajdı… Yani 3 yıl süren bir ilişkiyi üç cümleyle bitirebilmişti.
Pencereyi açtı. Aslında parmaklıkları kırmıştı. Nefes almaya çalisti. Ancak ağzına tatsız bir yalnızlık doldu. Garipti tadı. Acıydı. Boğazına takılmıştı yalnızlığı. Sanki şehrin bütün dumanları ciğerlerine doluyordu. Yutkunmaya çalistikça nefes borusuna takılıyordu. Yakıyordu boğazını. Gözleri yaşardı. Derin bir nefes aldı. Kafasındaki on binlerce düşünceyi ancak boşaltabilmişti. Boğazına tıkanan yalnızlığın tıpkı su gibi bu nefesle midesine indiğinhissetti.
Telefonu kapatıp,mutfağa yöneldi. Sinirli ve ya üzgün olduğunda gittiği kafa dağıtma yeriydi orası. Buzdolabından aldığı çikolatayla, üstü çiçek desenli masa örtülü masaya oturdu. Her bir parçayı koparırkenki “pıt” sesleri ve çikolatanin o mükemmel tadıyla acı sonu düşünmeye başladı. Yaşadıkları her şeyi. Başlangıçlarını, sonlarını, unuttuklarını, kırdıklarını ve tuz basmak için yeterli cesareti bulamadığı acılarını… aklından her biri büyük bir hızla geçiyordu. Son parçayı da ağzına götürdükten sonra artık tadı tuzlanmaya başlamıştı acısının. Gözyaşları yanaklarını geçip ağzına kadar akmıştı. Kulağına gelen hıçkırık sesleriyle masadan kalktı. İntihar etmeye gidiyordu.
Yatağına kendini bir uçurumdan atarcasına bırakmıştı. Eski yatak bile onun ağırlığını kaldıramıyormuşçasına gıcırdıyordu. Yorganla girdiği büyük mücadele sonunda kendini yatakla yorganın arasına sıkıştırabilmişti.
Ağzındaki tuzlu tatla uykuya daldı…
2
Elindeki anahtar tomarından eski evinin kapısına uyacak olanı bulmaya çalisiyordu. Birbirlerine vuran metal sesleri apartman boşluğunda yankılanıyordu. Eskiden yıllarca oturduğu bu ev, artık yeni yapılan koca evlerin arasında sıska bacaklı çelimsiz 4 katlı bir binaydı. Hala yaşlı gözlüklü ve bastonlu ihtiyarlar gibi ayakta durmaya uğraşiyordu.
Sonunda anahtarı buldu ve kilide geçirdi. Eski kapıyı ileri doğru itti, gıcırtılı bir sele açtı eski evi. Eskiden olduğu arkasındaki ayakkabılığa çarpmasina engel olamamıştı. Annesi olsaydı çoktan bağırıp “ Ne zaman ögreneceksin şunu” diye inletirdi apartmanı…
Eskiden olsaydı tabi. Eski ama ne kadar eskiye gitmeliydi ki o sesi duyabilecekti. Yıl mı gün mü hafta mı? Hangi zamana geri dönmeliydi o eskiden kızdığı sesi geri getirebilmek için? Tam 4 ay 13 gün geriye gitmeliydi. Hastaydı. Umutsuzluk denen duyguyu herkese hediye etmişti doktor. Ama yinede çok ağırdı bu hediye… Ama Burak, onu taşiyabilecek kadar büyüktü artık. Babası gideli çok olmuştu zaten. Alışmıştı bu hediyeye yani…
İzmir’de işleri ancak hafifleyebilmiş ve annesinin eşyalarını toplamak için dönmüştü Denizli’ye. İki adımlık yoldu eskiden onun için ama şimdi gelirken o kadar çok uzun gelmişti ki. Sanki biri kolundan tutup onu göndermiyormuş gibiydi.
İçeri girdiğinde gözlerinin dolduğunu hissetti. Annesinin kokusu çarpiyordu yüzüne. Hüzünlenmişti ama ağlamamıştı. Annesinin öldügünü ögrendiginde bile ağlamamıştı. Sanki içinden kocaman bir parçayı kalıp halinde koparmışlardı. Telefonun başinda öyle kalakalmıştı. Komşuları bir süre sonra bu sessiz manyağa dayanamayıp “yarın cenazesi var, gel” demişler ve kapatmışlardı. Sabaha kadar olduğu yerde kalıp düşünmüştü. Hiç kıpırdamadan.
Ertesi gün geldiğinde eve hiç uğramamıştı. O güne kadar büyüdüğünü düşünmüş ama bunun için daha zamanın olduğuna karar verip yanındaki amcalardan birine, dokunmaması gereken bir ilacı rafın üstüne koymasını söylemişti ve eve hiç girmemişti. Ama görünüşe göre şimdi o ilacı olduğu yerden alabilecek kadar büyümüştü.
Alışkanlık böyleydi gerçekte demek ki. Önemli olan olmayan bir şeye alışmaktı. İşte o zaman gerçekten büyüdüğüne karar vermişti. İçinde olmayan birinin kokusunun olduğu bir yere artık girebiliyordu. Bu da büyük bir başarıydı. Olmamaya alışmak sınavını başarabilmişti.
Anahtarlığı cebine koyup küçük holden salona geçti. Her şey son bıraktığı gibiydi. Sadece halıfleksin üzerinde, kuru bir çay lekesi vardı. Hayatında bıraktığı son lekeydi belki de annesinin. Bu denli temiz bir insanın bırakabildiği tek kirli izdi ya da. İnsanlar nasıl yaşadılarsa trajik bir şekilde yaşadıklarının aksi şekilde öldüklerini okumuştu ve şimdi de yaşiyordu…
Annesinin özel eşyaları için buradaydı. Diğerlerini bağışlayacaktı. Annesi olsa o da öle yapmasını isterdi. Dedim ya kendinden başka herkesi düşünürdü. Hep gülerdi ama abartısız her gün. Mutsuz olduğu zamanlar bile bunu başaran birisi bunu hakkediyor muydu?
Üzerinde, vazo içinde haşhaş bitkisi olan ve kokulu mumlarla süslü vitrinde gözüne ilk liseden mezun olduğu gün çekilmis fotoğrafı çarpti. Sağına babasını, soluna annesini almıştı. Kırmızı bir cübbe içinde liseden mezun oluyordu. Annesi ve babası o gün hiç olmadıkları kadar şiklardı. Sarılmışlardı tek çocuklarina gururla…
3
Gözkapakları yavaşça kalktı. Islandı açılır açılmaz gözleri. Birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Etrafı buğuluydu. her şey yavaş yavaş netleşiyordu ama, her kırpışta daha net oluyordu etrafı.
Elleriyle gözlerini sildi. Artık her şey netleşmişti. Rüyadan tamamen uyanmıştı. Dün terkedilmiş ve buğulu hayatı netleşmişti. İlişkileri de aslında iki gün önce böyleydi. Buğuluydu. Uyanmak üzereydi ve bugünde tamamen uyanmıştı…
Yatağının yanındaki komidinde bulunan saat 6’yı gösteriyordu. Okula gitmeliydi. Bugün dersi sabahtandı. Yavaşça doğruldu yatağından. Esnedi. Hala gözlerini siliyordu. Yerdeki terliklerini giyip kalktı yataktan.
Banyoya yöneldi. Sıcak bir duş aldı. Teninden akan su damlaları biraz olsun kendine getirmişti onu. Kafasındaki biraz olsun temizlemeyi başarmıştı hiç olmazsa. Ama asıl saç kurutma makinesinin gürültülü sesi onu kendine getirebilmişti.
Giyinip dışarı çikti. Durağa doğru yürümeye başladı. Evinin biraz uzağındaydı ve üniversiteye gidene kadar bir tane daha otobüse binmesi gerekeceğini bildiği için adımlarını hızlandırdı. Durak yine her gün olduğu gibi kalabalıktı. Kalabalığın arasına karışmamak için kenarda bir yerde durdu.
Birden durağın önünde bir araba durdu. Orta halli hatta eski denilebilecek arabalardan biriydi. Cam aşağı inmeye başlayınca tanıdık bir yüzle karşilaştı. Yıllardır görmediği bir yüz…
- “Merhaba, Özlem… Hatırladın mı beni?” dedi alaycı bir ses tonuyla.
- “Hala eskisi gibi dalgacısın” dedi Özlem.
- İnsanlar değişmiyor, sende hala sinirlisin” dedi yüzündeki sırıtmayla.
- “Tamam Burak! Ne istiyorsun” dedi bıkmış bir sesle.
- “Buralarda işim vardı biraz” dedi. “Eve uğradım, annemin eşyalarını aldım, bir süre buralardayım. Şimdi bir arkadaşima gidiyordum ama şansa bak ki karşima sen çiktin.” dedi. Sonra yüzündeki gülümseme yerini başi önüklüge bırakarak. “Kaç yıl oldu?” dedi.
-“Dört” dedi özlem.
- “Hadi ya, o kadar oldu mu?” dedi düşünceli. Sonra “Gel seni gideceğin yere götüreyim” dedi.
Aslında bu halde bu kadar kalabalık bir otobüsü kaldıramayacaktı. Ancak Burak’ın arabasına binmeye de cesareti yoktu. Sonuçta eski sevgilisiydi…
- “Gelmiyormusun?, merak etme yemem seni” dedi alaycı bir sesle Burak.
Özlem cesaretini toplayıp bindi arabaya.
- “ Nereye gidiyorsun?” diye sordu Burak.
Özlem konuşmaya ihtiyacı olduğunu belli eden bir sesle.
- “Hadi kahvaltıya gidelim?” dedi.
4
Artık kimsenin çok sık uğramadığı bir tepedeki, müşteri özlemli restoranlardan birisine götürmüştü onu Burak. Üç garson ve kasada duran bir adamdan oluşan dev kadrosuyla gerçekten çok boş görünüyordu restoran. Garsonlardan en genç olanı oturdukları masaya yaklaşiyordu. Aslında bu o kadar da uzun sürmedi, siparişlerini verdikten sonra sanki içlerinden kendilerine sessiz sözler vermiş gibi manzaranın tadını çikarmaya karar vermişlerdi.
Bu dışarı oturma fikri gerçekten de iyi bir fikir olmadığını, kendi kendilerine düşünme sözü vermişken üsümeye başlayınca anlamışlardı. Ama artık oturmuşlardı ve bu kokuyu basit bir hastalık uğruna bırakamayacaklarına karar verdiler. Zaten Burak, Özlem’e söylese bile dışarı oturmak isteyen inatçı bir kızı içeri sokmayı göze alamıyordu.
Özlem farklı bir kızdı ama eskisi gibi değildi. Şimdi eskisinden daha uzun saçları vardı. En azından kıvırcıklık kalıcıydı da o değişmemişti. Biraz yüzü düşmüştü ama. Siyah farlı gözleri hüzünlü bakıyordu aslında isyankar bakması gerekirken.
- “ Neyin var?” dedi Burak. Yardım etmek ister gibi görünerek.
- “Bir şeyim yok. Hem bu seni ilgilendirmez” dedi sert bir sesle.
- “ Tam beklediğim gibi… Hiç değişmemişsin”
Özlemin dudakları yavaşça gevşemiş ve sırıtmaya başlamıştı.
-Sende öylesin” dedi. “ Hala güldürmeyi biliyorsun.”
Bu şekilde sen öylesin ben böyleyim diye sürüp giden konuşmalar soncunda, her ikisinin de 4. Sınıf ögrencisi olduğu ve hukuk okuduğu ortaya çikmisti. Eskiden de böyle onunla konuşmayı severdi Burak. Bu kadınlarda laf bitmez derdi ama aslında kendisi onlardan daha çok konuşurdu.
Onun en çok saçlarının uzunluğu ve şekli hoşuna giderdi. Gerçekten farklıydı. Uzanışı sanki bir şelaleyi andırırdı saçları. Şiddetli akan sulara benzerdi siyah saçları. Rüzgarlı günlerde buluşacakları zaman, buluşma yerine erkenden gider ve onun uzaktan gelişini ve rüzgarın saçlarını savurmasını meydandan hayranlıkla izlerdi. Hiç bağlamazdı şaçlarını. Özgür bırakırdı onları, belki de şelale kadar sert görünmesinin sebebi de buydu. Tüm aşklarının onun yanında küçük kırıntılardan ibaret olacağını düşünürdü o gelirken. Ama o, o soğuk bir Ocak’ta gittiğinde, içindeki alevleri körüklemişti. Hiç kimse onun kadar ateş yakmayı bilemezdi, yada basamazdı yalnızlığı damarlarına.
Eskiden, buluştukları günlerde kavga ederler,en iyi ihtimalle sınırı geçen bir tartışma ile ayrılırlardı. O günlerin akşamları, hep içten, buruk telefon konuşmalarıyla ve faturanın ev ekonomisine vereceği zarara aldırış etmeden konuşurlar ve yeniden barışırlardı. Belki de ona bu denli aşik olmasının sebebi sık olarak bunu yaşamalarıydı.
Özlem milyonlarca cümleyle konuştuktan sonra en sonunda Burak’a nasıl olduğunu sormuştu
- “Aslında hiçbir şey” dedi Burak. “ Son bıraktığından beri aynıyım.”
- “Son bıraktığımdan beri aynısın demek” dedi Özlem utangaç bir sesle. Yüzü biraz hata yapan çocuklar gibi olmuştu. Pişmanlık gibi bir şeydi hissettiği. Devam etti:
- “Laf sokma konusunda beni geçeceğin aklıma gelmezdi”
- “ Amacım o değildi, ben sadece..”
-Sus, tamam.” diyerek susturdu onu. Pişmanlık artık her yanından fışkırıyordu. Devam etti:
- Bak. Biliyorsun biraz aykırı bir insanım. Özür dilemekten hoşlanmadığımı biliyorsun. Benim için ne kadar üzüldügünü daha yeni yeni anlamaya Dün terk edildim. Bu gerçekten acı bir şeymiş…
Son cümleyi o kadar acıklı söylemişti ki, Burak ağzını açıp da söyleyecek bir cümle bulamadı. Karışmıştı kafası, şaşkın şaşkın onun yüzüne baktığını bile fark etmemişti. Özlemse yaramaz bir çocugun babasından azar yemesi halindeydi hala, başinı öne eğmişti. Sonunda çekingen bir sesle:
- “Özür dilerim” dedi.
5
Bu lafın üzerine orada daha fazla karşi karşiya, yüzlerine baka baka oturamadılar. Zaten Özlem masadan kalkmış ve arabanın başina gitmişti o kelimeleri söyledikten sonra. Acizliğini anlatırdı bu iki kelime ona… Aslında Burak’ta şokta sayılabilirdi. İlk defa Özlem ondan özür diliyordu. O an o da masaya hesabı bırakıp arabanın başina gitmek için kalktı. Özlem ona arkasını dönmüş, boğuk şehrin manzarasını izliyordu. Burak arabanın yanına gelince arkasını döndü ve kilidi açılan kapıya elini uzattı. Hiç Burak’ın yüzüne bakmadan bindi ve sadece önüne bakan bir şekilde oturdu. Burak ise yavaş hareketlerle bindi arabaya, arabayı çalistirdi.
Sessizliğe bürünmüştü aralarındaki konuşma. Özlem utancından, Burak ise korktuğundan kafasını çeviremiyordu. Tam o sırada U2’nun Sometimes you can’t make it on your own şarkısı çaliyordu duruma inat. Onlar da kendi başlarınaydılar zaten, tek başlarına kalmışlardı hayatta. Hayatta inadına onlara siz tek başinıza birer hiçsiniz diyordu belli ede ede.
Sonunda sessizliği Burak bozdu.
- Şimdi seni nereye bırakmamı istersin?
- Şimdi de sen mi beni bırakmak istiyorsun” dedi. Sesi ciddiydi. Ama uzaklara bakıyordu arabanın camından. Biraz laf oyunu yapmak istemiş ama sonradan bunun kötü bir tercih olduğuna karar vermişti.
- Evet “ dedi Burak, derin bir nefesle sıkılmış gibi. Sonra kafasını çevirip “Evine” dedi.
- Teşekkür ederim içim rahatladı “ dedi. Ama sesi ciddi değildi. Yüzüne yeniden bir gülümseme gelmişti. Eskiden onunla olduğu zamanlarda yine bir güven ve mutluluk duygusuyla kaplanırdı bedeni. Onu sevmemişti ama kıramıyordu da. İte kaka 1 yıl geçirmişlerdi. Aykırılığı yüzünden kavga çikaran taraf genelde o olurdu, Burak’ta çaresiz özür dilemeye gelirdi kapısına Özlem’in. Belki de onun bu rahatlatıcılığı hoşuna gidiyordu.
Özlem’in evinin önünde durdular. Yine oraya kadar susmuşlardı. Özlem tam inecekken onun yüzüne bakmadan:
- Önemli değil” dedi.
- Ne için “ dedi Özlem, anlamamış gibi görünerek
- Özrün karşilığı olarak” dedi Burak.
- Sanki biraz geç olmadı mı? “ dedi Özlem yüzünde sabahtan beri ilk kez görünen net bir gülümsemeyle. Burak tam arabayı çalistirip gidecekken yine onun sesini duymuştu.
- Akşam bir yerlere gidelim mi? Demişti masum ses.
- Tamam “ dedi Burak yüzünü sonunda ona doğru çevirerek.
Sonra oradan hızla uzaklaştı kendi kendine söylenerek:
- Ne zaman bir şeyleri zamanında söylemeyi ögrenecek?…
6
Ne kadar da uzun zaman olmuştu. Yıllar sonra ilk defa akşam bir yerlere gideceklerdi. Lisedeyken, ikisi de arkadaşlarında kalacaklarını söyleyerek evden çikarlardi. Arkadaşlara haber verilir ve aileden birinin araması durumunda evde oldukları ve yattıkları yada ders çalistiklari söylettirilirdi. her şey programlı gibi işlerdi.
O gecelerde, şehrin işlek caddelerinde dolaşirlar ve gecenin ilerleyen saatlerinde sessiz bir arka sokakta öpüsürlerdi. Daha sonra da her ikisi de aranan arkadaşlara gerçekten yatmaya giderlerdi. Zaten yine böyle bir gecede ayrılmışlardı. Soğuk bir gecede, soğuk bir telefon konuşmasıyla.
Özlem’i aradı. Onu saat 8’de alacağını söyledi. Sesi iyi değildi. Çok umursamadı Burak. Şehirdeki eski arkadaşlarından birinde kalıyordu. Onun evine doğru yol almaya başladı. Sonra arabanın bagajındaki koliyi hatırladı. Hüzünlendi. Altmış yıl yaşayan bir insanın dünyaya sadece bir koli eşya bırakabilmesi onu hüzünlendirmişti. Kendisini düşündü. O ne olacaktı acaba. Artık büyümüştü. O neler bırakabilecekti dünyaya? Kendi yaşadığı yılları gözünün önüne getirdi. Hayatın tam ortasında geçen yirmi üç yılını.
Gözleri doldu ama hemen sildi gözlerini. Ağlamamanın büyümenin kurallarından biri olduğunu düşünüyordu. Çocukken babasının azarları, sen adam olmazsınlarını dinlerken karar vermişti buna. Büyüdüğü zaman ağlamayacaktı. Ağlamak, acizliğin daniskasıydı ona göre. O çocuklugundan beri hiç kimse için ağlamamıştı ve ağlamayacaktı da. Acizliğini hiç kimse göremeyecekti.
Aslında Burak, hayatın tam ortasında yaşayan biriydi. Her yönden tam ortasındaydı hayatının. Çocukken, hep orta halli bir ögrenci olmuştu mesela. O, hep orta sıralarda oturur, orta düzeyde çalisirdi. Hatta sınıf listesinde bile tam ortadaydı. Büyüdüğünde de bu değişmemişti. Lisede de aynıydı hayat onun için, tam ortada. Karşit güçlerin ortasını bulmaya uğraşirdı. Siyasi görüşü bile yoktu. Orda bile ortadaydı yani…otuz beş yaş şiirindeki gibi ömrün ortasında değildi ama hayatın tam ortasındaydı. Orta sınıf insanlarla, orta sınıf yolculuklarda geçmişti ömrü. Ne en iyi olabilmişti ne de en kötü.
Ama alışmıştı artık hayatın tam ortasında olmaya. Alışmıştı sınavlarda olduğu gibi ortada kalmaya. Ögrenmisti az da olsa hayattaki küçük yaratıklarla uğraşmayı. Ögrenmisti onunla yaşamayı. Aslında soyutlamıştı kendini insanlardan. Başka türlü nasıl dayanılırdı ki onlara onların arasında. Çocuklugundan beri kurduğu hayali gerçekleştirmişti. Küçük bir apartman dairesindeki yalnızlığını.
Arkadaşinın evine ulaştığında hala Özlem’i düşünüyordu. Evde kimse yoktu. Kendi anahtarıyla açtı kapıyı. Serdar,ona anahtarı vermişti. Çok evde durmazdı zaten. Burak’la dostlukları on yıldan fazlaydı. Artık herkesten daha çok güveniyordu Burak’a, tabi Burak’ta ona. Eve girer girmez mutfağa yöneldi. . Sinirli ve ya üzgün olduğunda gittiği kafa dağıtma yeriydi orası. Buzdolabından aldığı çikolatayla, üstü çiçek desenli masa örtülü masaya oturdu. Her bir parçayı koparırkenki “pıt” sesleri ve çikolatanin o mükemmel tadıyla acı sonu düşünmeye başladı. Kendi evinde olsaydı kafasını çoktan dağıtmış olurdu. Ama burası çok farkıydı. Sonra mutfaktan vazgeçip televizyonun başina gitti.
O anda telefonu çaldi.
-Alo
- Burak” dedi titrek ses, ağladığı apaçık belliydi. “Buraya gelebilirmisin?
7
Kapıyı dağılmış saçlı,buğulu gözlü,yorgun ve düşük yüzlü bir kız açmıştı. Bu tanıdığı Özlem değildi. O hiç ağlamazdı. Gözlerinin içi hiç kızarmazdı. Su olmazdı yanakları. Gözleri hep güçlü bakardı. Onu ilk defa bu kadar çaresiz görüyordu. Daha ne olduğunu bile soramadan sarılmıştı Burak’a Özlem. Ağlaması hız kazanmış, hıçkırıklarla süslenmişti. Ağzında bir şeyler geveliyor ama ne olduğu anlaşilmıyordu.
İçeri girdiler. Burak Özlem’i kanepeye oturttu. Salonda boş sayılabilecek kadar boş bir viski şişesi vardı. Sabah yüzü gülümseyen kız gitmişti. Onu bu hale kim getirmişti? Ne olmuştu da -ona göre-dünyanın en güçlü kızı bu derece zayıflamıştı.
Özlem kanepeye kustuğunda, kanepenin iyi bir fikir olmadığını anladı. Hemen Özlem’i kaldırıp banyoya götürdü. Elbiseleriyle birlikte küvetin içine yatırdı. Suyu açtı. Yavaş yavaş ayılmaya başlıyordu. En azından gözleri az çok normal bakmaya başlamıştı.
Onu kaldırıp -artık ayakta durabiliyordu- yatak odasına götürdü. Elbiseleri sırılsıklam olmuştu. Burak elbiselerini çikarmaya çalisirken, okula gitmek istemeyen çocuklar gibi sıkıyordu kendini. Bulduğu ilk battaniyeyi Özlem’in çiplak tenine örttü. Tam arkasını dönüp çikacakken hafif bir ses duydu:
- Biraz daha kal.
Burak yavaşça durdu. Yüzünü hiç ona doğru çevirmeden:
- Uyu biraz” dedi. Sonra da kapıyı kapatıp çikti odadan.
8
Özlem uyandığında yeteri kadar baş ağrısının yanında son yaptığı şeyleri de düşününce iyice midesi bulanmaya başlamıştı. Midesinden ağzına doğru bir alkol tadı yükseliyordu. Yüzündeki buruşuk ifadeyle doğruldu hafifçe yataktan. Komidindeki saat 8’i gösteriyordu. Yavaşça kaldırdı çiplak vücudunu yataktan. Oda karanlıktı. Ezbere bildiği dolaptan elbiselerini aldı. Sonra cesaretini toplayıp içeriye doğru korka korka yürüdü.
Salonun ışığını açtığında Burak kamaşmış gözlerini ovuşturarak ona bakıyordu. Ne kadardır uyuduğunu bilmiyordu. Hemen ağzında bir şeyler gevelemişti Burak. Ama en son sana bir kahve yapayım dediğini duymuştu onun.
Özlem kustuğu kanepenin kuru olan köşesine oturdu. Diğer tarafı Burak temizlemişti ve ıslaktı.
-Niye temizledin, ben yapardım” diye bağırdı mutfağa doğru.
-Napayım canım sıkıldı,hem üstelik odanın ortasında böle bir şeyde pek hoş durmuyordu” dedi alaycılıkla.
-Sağ ol” dedi mahcup ses.
Burak kahveleri hazırlamaya başlamıştı. Kaynayan suyun sesini ve ardından da kahve kokusunu duydu Özlem. Kalkıp banyoya gitti. Yerler hala ıslaktı. Birkaç saat önce kuruması için asılan elbiseler hala ıslaktı. Lavaboya gitti. Suyu açtı. Yüzünü yıkamaya başladı. Suyu her çarpisinda biraz daha kendine geliyordu.
İçeri döndüğünde çoktan hazırdı kahvesi. Her sıcak yudumda midesini yumuşatıyordu kahve. Baş ağrısı için içtiği aspirin etkili olmamıştı. Hala sanki başina bir şey sokuyorlarmış gibi hissediyordu. Burak çevresinde dört dönüyordu. Bu hoşuna gitmişti.
Gözlerini gözlerinde hissettiler ikisi de. Saniyeler inanılmaz bir şekilde yavaşlamıştı. İçlerindeki kalplerinin eridiğini hissettiler. Arkalarından biri onları itmişti birbirlerine. Dudakları kavuştu birbirine yıllar sonra yeniden. Islaklıklarını değiştirdiler. Gözleri karanlığı görüyordu artık. Arkalarından iten her neyse artık daha güçlü itmeye başlamıştı. Hatta yatak odasına kadar sürüklemişti onları. Dakikalarca seviştiler, ruhları uyuyakalmışken.
9
Sabah Özlem,Burak’tan önce uyandı. Sırtı dönük çocugu uyandırmamaya çalisarak yavaşça süzüldü yataktan. Saat sabah 10 olmuştu. Baş ağrısı geçmişti.
Banyoya gitti,duş aldı: geri döndüğünde tam Burak’ı uyandıracakken,onun telefonuna gelen mesajın sesini duydu. Vazgeçti onu uyandırmaktan. Açtı telefonu, mesajda “Günaydın! Seni çok özledim, ne zaman dönüyorsun? Bence dönme iki saat sonra oradayım…” yazıyordu. Yüzündeki gülümsemenin birden söndüğünü hissetti. Biraz daha telefonu incelediğinde her şeyi net olarak anlamıştı. Adı Gizem’di ve aynı fakültedeydiler Burak’la. Birbirlerine olan sevgilerini haykırırcasına söylemişlerdi. Kendi ilişkilerini düşünmüştü. Ona bir kez bile seni seviyorum dememişti. Aşka, sevgiye inanmazdı o zamanlar. Ta ki Hakan’la tanışana kadar.
Hakan, onun Burak’a yaşattığı bütün duyguları tattırmıştı. Sevgiyi,acıyı,özlemi hepsini. Burak’ı gerçekten kaybettiğini anladı o an. Burak eskiden sevgiye açtı ama Özlem hiç doyuramamıştı onu. Ya itmişti elleriyle,ya da sözleriyle.
Hayat galiba böyle bir şeydi. Yapan genelde buluyordu bir şeyleri. O an duvara çarpmanin ne demek ve nasıl hissetmek olduğunu anladı. İşte gerçek acı buydu. Aşk buydu. Ademden beri gelen ve aşk diye isimlendirilen duygu buydu. Yapmak için fırsat verildiğinde anlamadığın ama bir zaman sonra önünde hiçbir fırsatın olmayacağı bir karmaşaydı. Yanılsamaydı, öyle sanmaktı. Kelimelerin üç harfli bir duyguya yetmemesiydi. Üzgün olmanın anlamsızlığı,sevincin yok olmuşluğuydu. Küçük kelimelerle konuşmaktı. Anlatamamaktı anlatmak istediği duyguyu. Aşk hep bir zamanlar olmaktı. Bir zamanlar ellerini tutardım demekti.
Yalandı diğer tanımlamaları aşkın. Sivri bir dilden çikmis adi bir yalandı. Gerçek buydu. Unutulmak ya da unutamamaktı. Aşkın kalple değil zamanla alakası vardı. Dedim ya yalandı bildikleri.
Aşk hiç yok olmazdı, sadece kırılan porselenin küçük parçaları halinde batmasıydı kalbine. Dün sabah kokladığı kirli havaydı. Sadece boğazına takılan ama daima acıtandı.
Arkasında bir bedenin kıpırdadığını hissetti. Doğrulduğunu. Arkasını döndüğünde pişmanlıkla kalan yüzünü gördü Burak’ın. Elindeki telefona bakıyordu.
hiçbir şey söylemedi. Kalktı yataktan. Üstünü giyindi. Hazırlanırken onun yüzündeki pişmanlığı asla unutmayacaktı Özlem. Ağır hareketlerle sardı bedenini kumaş parçalarıyla. Yüzünü ona çevirdi. Ellerini tutu. Başi önde:
- Özür dilerim” dedi. Sonrada telefonunu elinden alıp çikti evden.
10
Burak evden çiktiktan sonra garaja gitmek için arabaya bindi. Kafası o kadar yoğundu ki… hayatında ilk kez birini aldatmıştı, hem de hayatının en büyük aşkıyla. Hayat nasıl bir şeydi? Aşk geçmiş demek miydi? Şimdiki zamanla hiçbir alakası yok muydu? Yüzlerce sorusu vardı. Gizem bir saat sonra orada olacaktı. Onun yüzüne nasıl bakacaktı. Bu alışık olmadığı bir duyguydu. Eli ayağına dolanmıştı. Ne yapacağını hiç bilmiyordu.
Özlem ise hala yatağın oturduğu ucundaydı. Ne yapacağını bilmeden boş boş yeri izliyordu. Ne olduğunu anlayamamıştı. Bir günde ne kadar çok şey yaşamıştı. Pişmanlıklarının bu kadar arttığı başka bir gün daha hatırlamıyordu. Ayağa kalktı. Odadan çikti.Mutfağa yöneldi. Sinirli ve ya üzgün olduğunda gittiği kafa dağıtma yeriydi orası. Buzdolabından aldığı çikolatayla, üstü çiçek desenli masa örtülü masaya oturdu. Her bir parçayı koparırkenki “pıt” sesleri ve çikolatanin o mükemmel tadıyla acı sonu düşünmeye başladı. Pişmanlık acıtıyordu içini. Ama bu sefer sadece buzdolabından çikolata almamıştı. Yanında pişmanlık acısından daha canını acıtacak bir şey getirmişti. Uyku haplarını. Çikolatayi yavaş yavaş yedi. Yavaşça kalktı masadan , kendine bir bardak su doldurdu. Masaya geri oturdu. Uyku haplarını eline boşalttı. Şimdi bir elinde su bir elinde bir sürü hap bekliyordu.
Burak arabasını garajın karışık yollarından birisine park etti. Ayakları geri geri giderek peronların olduğu yere doğru yürüdü. Gelecek olan İzmir otobüsünün ne zaman burada olacağını ögrendi. Aslında buna hiç de gerek yoktu çünkü otobüs o sorarken gelmişti. Dışarı korkak adımlarla çikti. Gizem büyük bir sevinçle boynuna atladı. Kulağına eğilip seni çok özledim dedi Gizem. Burak ise hala isteksizdi. Sevinmedin mi, neyin var, iyi misin soruları peş peşe gelirken ağzından Konuşmamız gerekiyor cümlesini çikarabildi Burak. Ve hiç beklemeden başladı. Kesik kesik konuşuyor ve cümlelerini toparlamakta zorlanıyordu:
- Bak Gizem. Çok üzgünüm. Buraya bugün hiç gelmemeliydin.
Bunu söyledikten sonra Gizem’in yüzü düştü. Başinı eğerek hiçbir şey söylemeden dinlemeye başladı. Burak bir sürü boş lafı arka arkaya sıralıyordu. En sonunda dayanamayıp:
- Onunla mı görüştün?” dedi.
Burak çaresizce evet dedi. Tam açıklama yapmaya kalkmışken susturdu onu Gizem.
- Gitmek istiyorsan git. Sen en baştan beri onundun zaten. Aslına bakarsan bundan korktuğum için buradaydım ama galiba biraz geç kalmışım.
Burak hiçbir şey söylemedi. Sadece yere bakıyordu. Kafası artık iyice birbirine girmişti.
- Gel seni eve götüreyim.” dedi mahcup bir sesle.
- Hayır” dedi Gizem. Bunu gerçekten yanlış anlama ama senin sahibinin burada olduğunu bile bile burada kalamam. Seni seviyorum. Ama karşilık vermek zorunda da değilsin.”dedi.
Özlem bir elinde su bir elinde uyku ilaçlarıyla bekliyordu hala. Ne için canını acıtıyordu. Ya da kim için bunu yapmaya kalkıyordu. Hakan m,Burak mı? Hala bir şeyler net değildi. Burak en başinda onundu ama artık değildi. Onun için neden ölmeyi seçecekti ki, ya Hakan, onun gibi biri için hele hiç bunu yapmazdı. Elindeki hapları yere fırlatıp ağlamaya başladı. Boşalana kadar saatlerce ağladı. En baştaki tadı yeniden duymuştu. Tuzla karışık çikolata tadı. Sonra bunun hoşuna gitmediğini düşündü ve bir bardak su içti. Bütün bu olanların üstüne. Acı tadı böylece yok etmişti. Bir bardak su ile.
Burak geri döndüğünde Gizem’i ağlarken buldu.
-Bilet nerde?
-Sanırım önce eve uğramamız gerekecek.
-Neden paran yoksa ben ödeyebilirim.
- Hayır param var.
-Ee neden o zaman?
-Buraya annemin eşyalarını almaya gelmiştim. Onlarsız dönersem bana çok kızar. Şu an beni izlediğini biliyorum. Ve eminim şu an bunu yapmamı en çok o istiyordur.
-Neyi?
-İşte bunu.” dedi Burak ve Gizem’i öptü dudaklarından. Sonra kulağına eğilip:
-Ben çoktan onun için kayboldum hayatımdan biri eksilecekse bu sen değilsin. Seni çok seviyorum.” dedi.
Aldığı cevap kendininkinin aynısıydı. Saat 2 otobüsüne iki bilet almıştı ve acilen eve gitmesi gerekiyordu. Acele etse iyi olacaktı, bu saatte burada çok trafik olurdu.
Eve gittiler, annesinin altmış yıllık hayatını aldılar. Arabayı orada bırakmıştı. Bu halde araba kullanamazdı. Nasıl olsa Serkan bir iki güne getirdi onu.
Saat iki otobüsünde,yan yana koltuklarında sonsuza kadar sürecek olan birlikteliklerinin en sağlam temellerini atıyorlardı….
SON Favori olarak ekle (31) | Görüntüleme sayısı: 544
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |