Menu Content/Inhalt
Güverte

üye girişi

olta..köprü..balık

  • Eskizler >> şiirler

    Bir yol düşledim dün

    Düşmek istenecek kadar tenha...

    Salına salına yürüdükten sonra

    Ayak izlerimi seyredebileceğim gururla...

    Ben olabileceğim bir yol

    Ve benim olan sonuna kadar

    O kadar ki sonuna geldiğimde bile

    Özlenebilecek hala...

     

     

     

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

                                      TEZER ÖZLÜ’YE MEKTUPLAR 3

     

     

    SAHNE…

     

     

     

    Tüm zamanları yaşadık Tezer. Tüm acıları, kaygıları, korkuları, basit bir aşk filmini izler gibi seyrettik. Yüreğimizde sevgiye, sevgilere, sevinçlere yer kalmadı. Ne hazin! Biliyorsun öyle değil mi? Sahneye konan oyun aynı, seyredenlerden kimi yaşlandı, kimi öldü, kimi kendini yitirdi, kimileri de yeni yeni seyretmeye başladı bu oyunu; en başından. Ben kaçtım Tezer. Bir gece, üstüne sis çökmüş tren garından dolaşan soğuk bir trenin, sigara kokan kompartımanıyla. Arkama bakmadan. Yüreğim sıkışıyordu son günlerde. İşverenim halimden kaygılanmış olacak:

     

    ‘Bu hafta dinlenin demişti, kaç raporu yanlış yerlere girdiniz diyerek.’

     

    Canı cehennemeydi o rakamlarla dolu raporlarının, raporları oluşturan satışlarının, satışlarını legal anlamda yaptığını gösteren faturalarının… Tüm oluşumların hepsi bir an önce bitmeli ve çıkmalıydı hayatımdan. İşte kaçışım böyle başladı Tezer. İki gün daha evimde kaldım, evimde. Düşünmeye çalıştım. Dinlenip yeniden masama dönmek, çalan telefonlara şirketin prensibi gereği nazikçe cevaplamak, müdürün önünde ceketin düğmesini iliklemek, saygıyla dinlemek, istenilenleri yapmak… Bıraktım en sonunda. Sabahları traş olmayı. Saçlarımı sağdan sola yatırıp taramayı da. Kravatımı bir daha bağlamamak üzere çözdüm, lazım olur diye oturduğum apartmanın kapıcısına verdim, giydiğim, yıllardır üstümde eskiyen siyah takımı da. Kel kafalı, pörtlek gözlü adamın içten yaşadığı sevinci görmeliydin, koşa koşa inmişti, dik merdivenleri. Belki de ilk kez yüksünmeden. Tüm kitaplarımı da bir kütüphaneye bıraktım. Koli koli kitap kolilerini gören görevlide, kapıcının yüzünü gördüm.

     

    ‘Teklifsiz dedim, makbuz istemez.’

     

    Eşyaları da bir bir çıkardım elden. Aldığımdan çok ucuza gittiler, ama yapabileceğim bir şey yoktu. Koltuklar, sehpa, televizyon, yatağım, motorundan geceleri horultular çıkaran buzdolabım, son iki senedir hiç yıkanmamış üç halım, mutfak eşyaları, açılması içinin doluluğundan yarım saat süren tozlu bilgisayarım, masam, ve diğerleri. Sırayla taşıdı, gelen genç hepsini. Soranlara taşınıyorum dedim. Aslında kendimi taşıyacaktım , bundan sonra sadece ve sadece kendimi. Ellerimi, bacaklarımı, iri gövdemi, bir yığın fikirle yaşayan başımı.

     

    Bineceğim trenin beş dakika sonra 1. perondan kalkacağını duyuran anonsla, o tarafa yürüdüm. Ağır ağır. Numaramın olduğu yeri buldum. Yerleştim. Hayat benim için yeni başlıyor olmalıydı. Yüreğimin hızlı çarpmasından anlamıştım bunu. Heyecanlanınca hep böyle olurdu. Yaşamın kendi çıplaklığına gidiyordum. Yalınlığına, dikliğine, coşkusuna, düşüne gidiyordum. İşten uzak, eşyalardan uzak, kurallardan uzak… Bekle dedim, bekle, mutluluğun resmi, seni görmeye geliyorum. Sahne ardımda kalıyor, oyuncuları da.

     

     

     

     

                                                                                    ONUR ERYILMAZ

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    Bilmem kaç zamanın katranmışlığı el çırptı hazana,
    Ve çırptı hazan dut dallarındaki
    tüm kırık hatıraları...
    -(Bitti!)_

     

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

     

    Dün gece rüyamda
    Sağanak kurşun altında sek sek oynadım.
    Tuttum kırık bir tebeşirle
    sarı bir zemine şiir yazdım:
    "Bazı çocuklar sözler verir
    Bazı sözler tutarsız
    Bazı tutumlar kelebek olur
    Kanatları kanar.."

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    Devamını oku...

bizim hikayemiz (2.bölüm) PDF Yazdır E-posta
Yazar Selçuk Güven   
Tuesday, 02 October 2007



İkinci Bölüm

Kutlama

2001 Ağustosunun aysız, nemli, sıcak bir Mürefte gecesiydi. İskelenin Hoşköy Feneri’ne bakan tarafından ayaklarını denize sarkıtmış balıkçılar, bir yandan şaraplarını yudumluyor, bir yandan da denize sarkıttıkları ayak tabanlarında, Marmara Denizinin serinliğini hissediyorlardı. Hora feneri göz kırpıyordu balıkçılara. İskelenin başından uzaklaştıkça, balıkçılar seyrekleşiyor, iskele karanlıklaşıyordu. İskelenin ortalarındaki merdivenlerinden bakıldığında, başta duran koskocaman vinç bile karanlığa gömülüyordu...

 

Boşalmış şarap şişesini:

- Doğadan geldin doğaya git! Diyerek suya fırlattı Uğur. Ve çığlıklar atarak ayağa fırladı iki dost. Yakamoz vaaar! Yakamoz vaar! Diye deliler gibi bağırmaya, iskelenin başında zıplayıp, birbirlerine sarılmaya başladılar. Ayaklarını denize sarkıtmış sessiz balıkçılar, karanlığa doğru baktı... Sesler tanıdıktı. Tepki vermeden işlerine devam ettiler. Onlar yakamozu çoktan fark etmiştiler. Hızla çekilen misinanın, denizin üzerinde adeta alev gibi yanmasının hazzını yaşıyorlardı... Her biri yakamozun keyfiyle içkilerine sarılıyor, balık tutamasalar da yakamozun, şarabın ve Mürefte’ye has, tuzlu, kabuklu fıstığın tadını çıkartıyorlardı.

Tam o sırada küçük bir çocuğun çığlığı duyuldu iskelede. Onlu çaparisinin on iğnesi de istavritle doluydu. Elinde emanet duran kamışı zorlukla kavramış zayıf elleri titreyerek, balıkları iskelenin üzerine çıkartmaya çalışıyordu.

- Vay be! Çocuğa bak, amma balık yakaladı, dedi balıkçıları izleyen bir adam.

- Aganız böyle balık tutar! Diye bağırdı çocuk.

Balıkçılar bir anda kahkahalar atmaya başladı... Küçük balıkçı on tane çapari iğnesinden, acemi elleriyle balıkları çıkartıp kovasına atana dek, kahkahalar sürdü.

İskele başında karanlığın örttüğü iki dost yakamoz çıkartmanın yollarını düşünüyorlardı… Yüzlerinde eşsiz birer gülümsemeyle… Gün boyu içtikleri içkilerin etkisiyle hareketleri ve refleksleri zayıflamış olsa da kafaları zehir gibi işliyordu. Beyinler yakamoz çıkartma yollarına yoruluyor ve sonuçlar hafızalarda listeleniyordu...

- Önce; sidik torbalarımızı iyice dolduralım, sonra buradan muslukları denize açalım dedi Uğur.

- Hızlı içerek hem cephane sayımızı arttıralım hem de yeni yakamoz bombalarına sahip olmalım dedi Can, boş şişeleri kastederek.

- Şaraplar bitince dükkândaki pet şişelere fıçıdan bira çekelim, biraz da çakıl toplayıp geri dönelim, dedi Uğur ve mutlulukla tokuşturdular şişelerini. Üniversiteye! Dediler bir ağızdan.

- Üniversiteye!

İskele meydanında bir barı vardı Uğur’un; Daktır Bar… Günün çoğunu orda geçirdikleri, müzik dinledikleri, film izledikleri, bazen gece yatıp sabah kalktıkları... Kapısının önünde iskele meydanı olmasına ve gelip ceza yazmakla tehdit eden zabıtaya aldırmadan, tenekede midye pişirdikleri ve gün boyu içtikleri sığınakları…

Her ne kadar adı Daktır Bar olsa da, bir kasaba meyhanesi olduğu söylenen sığınak; onlar ve diğer dostları için dünyanın en eşsiz barıydı. Tıpkı filmlerdeki gibi, insanların gelip güzel müzikler eşliğinde içki içtiği, sohbet ettiği, müşterilerin barmene dertlerini anlattığı daimi mekânları. Baran, Alp, Ali, Sertan, Can, Uğur, Erdoğan, Ertan; Mürefte Kasabasının bar sinekleri… Charles Bukowski’nin dediği gibi “mutlularsa kutlamak için, hüzünlülerse unutmak için, hiçbir şey olmamışsa bir şeyler olması için içerlerdi.”

Uğur ve Can tam bir haftadır diğer dostlarından, hatta içki, birbirleri ve umutları dışındaki herkesten ve her şeyden kopuk yaşıyorlardı. Aynı yerde sızmamışlarsa önce uyanan gidip diğerini uyandırıyordu. Günün en önemli öğününden sonra da içmeye başlıyorlardı. Diğer tüm dostları kutlamayı abarttıklarını düşünseler de onlar üniversiteyi kazanmayı kutluyorlardı. Gece gündüz… Ve bu kutlama tam on gün sürdü.

Can; Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, sınıf öğretmenliği bölümünü, Uğur; Abant İzzet Baysal Üniversitesi, sosyal bilgiler öğretmenliği bölümünü kazanmıştı.


Favori olarak ekle (173) | Görüntüleme sayısı: 1436

Yorumlar (4)
RSS yorumları
1. 08-10-2007 10:56
hikaye zaman atlamalarıyla sürecek sanırım. çok güzel başlamıştı, aynı şekilde devam ediyor. sanırım birkaç bölüm sonra karakterler de kafamızda oluşur ve daha rahat okumaya başlarız. beklemedeyiz....
Yazan engin barış (Kayıtlı)
2. 08-10-2007 15:29
1. Bölümdeki Uğur ve can daha büyüktüler sanki. Hem hani uğur içkiye başlamıycaktı.
Yazan selen (Kayıtlı)
3. 09-10-2007 22:19
Miryofito, Miryefeton, Mürefte... Kokular Diyarı... Küçük İstanbul... 
Zaten, denizde kıyısı olan ve deniz kenti/kasabası/yeri olanın insanları da denize aittir. insanları da deniz gibidir adeta! Kimi zaman deniz gibi dalgalı ve hırçın kimi zaman da deniz gibi sakin ve süt liman. Mehtap, ay, yıldızlar... gece; yakan ve ısıtan-buharlaştıran güneş/gökyüzü! Bambaşkadır deniz insanı! Ve adetler ötesidir! Adetlerin, geleneklerin dışında apayrı bir adet ve gelenek yaratır kendine! Trakya ve özelde Tekirdağ insanı da bu adetleri/gelenekleri yaratanlardandır. Kimler gelip geçmemiştir ki tarih boyunca buradan/buralardan! Ve deniz, en büyük sahip ve her şeye tanık olan: o mayasıdır, hamurudur insanda/insanında...  
bu deniz insanlarının bir sonraki hikayesini merakla bekliyorum...
Yazan ilyas (Kayıtlı)
4. 03-07-2009 15:20
Bir solukluktu..
Yazan minna (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 376
Ezkizler: 1065
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 1051302

Liman

24032008 008.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com