Menu Content/Inhalt
güverte arrow eskizler arrow düz yazılar arrow bizim hikayemiz ( 1.Bölüm )

üye girişi


bizim hikayemiz ( 1.Bölüm ) PDF Yazdır E-posta
Yazar Selçuk Güven   
Tuesday, 02 October 2007

Bu " BİZİM HİKAYEMİZ " Çoğumuzun ayakları üzerinde ilk kez durduğu yıllar; ÜNİVERSİTE YILLARI... Aşklar, dostluklar, paylaşımlar, aldatışlar, aldanışlar... Sona eren öğrenim hayatıyla birlikte başlayan en büyük SAVAŞLAR; iş bulmak, hasret, gurbet ve daha fazlası...

 

 

Image

 

BİZİM HİKÂYEMİZ

Beni, yalanlarla dolu ninniler ve masallar yerine, Nazım Hikmet şiirleriyle büyüten babama…

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM
             Gece Gelen Konuk

 

 

 

 

Sarı kırmızı boyalı bina metrelerce uzaktan bile seçilebiliyor, boyasız binalar arasından göle gülümsüyordu. En üst katın güneye bakan penceresinden, kavak ağaçları uzanıyordu Van Gölü’ne. Mavi, yeşille kucaklaşıyordu sahilde ve ardında sonsuzluk; pırıl pırıl bir gökyüzü. Nisan ayıyla birlikte canlanmıştı doğa. Göl kenarındaki sazlıklardan, odanın penceresinden içeri, kurbağaların seslerini taşıyordu rüzgâr...

         Gece çoktan inmişti ilçenin üzerine… Doğu kentlerinin amansız sessizliği kulakları sağır ediyordu. Tekerlek sesi bile duyulmaz mı diye şikâyet ederek açtı Can radyosunu. Müzeyyen Senar söylüyordu Ormancıyı. Klarnet taksimi başladı önce ve derin bir ah çekti Senar, ahla birlikte devam etti taksim: " Kime kin ettin de giydin halleri, yakın iken ırak ettin yolları, mihnet ile diktiğim gülleri, vardın gittin bir soysuza yoldurdun… Sen gönlün olunca beni ararsın, siyah zülfün tel tel, ne dert ararsın, madem ay-rıl-mak-mış muradın, niye beni ateşlere yandırdın. Çıktım Belen Kahvesi'ne baktım ovaya, baktım ovaya…" Diye sürerken türkü, kapısı çaldı Can Öğretmenin. İrkildi kapının sesiyle. Hayırdır dedi, kim acaba bu saatte ve kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında gözlerine inanamadı, can dostu, en yakın arkadaşı karşısındaydı.
        

- Uğur, sen, bu saatte, burada… Diyebildi sadece.

- İstavrit, Çavuş beni terk etti, dedi Uğur ve sarıldı dostuna. Sımsıkı sarıldılar birbirlerine… Can, yerden Uğur’un çantasını aldı ve içeri buyur etti arkadaşını.

         Birbirleri için her türlü fedakârlığı yapabilecek iki dosttu Uğur ve Can. Arkadaşlıkları çocukluk yıllarına dayanıyordu.

         Geniş, boş odalarının duvarlarında en küçük çıtırtıların bile yankılandığı, kocaman bir ev… Sadece bir odaya yerleştirilmiş; iki kanepe, bir masa, bir soba, yerde büyükçe bir halı; minderler, perdeler ve küçük bir radyo…  Duvar kenarlarına üst üste dizilmiş kitaplar, dergiler, kâğıtlar… Duvarlara yapıştırılmış bir iki gazete kesiği, öğrencilerin çizdiği birkaç resim, birkaç doğa fotoğrafı, dosya kâğıdına bastırılmış, duvara bantla yapıştırılmış Monalisa ve çerçevelenmiş bir kadın fotoğrafı…

         Çerçevelenmiş fotoğraftaki kadın, başını sağa çevirmiş ve omzunun üzerinden kısık gözlerle uzaklara bakıyor. Baktığı yöne doğru esen rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyor. Elbisesinin pembe askısı sağ omzunda ve sol omuzu fotoğraf karesinin altında kalıyor. Ne üzüntü ne mutluluk ne de kaygı var yüzünün çizgilerinde. Pembe boyalı dudaklarından kaşlarına, rüzgârla dans eden dalga dalga saçlarına kadar, yüzünün her zerresinde derin bir hasret…

         Can ve Uğur odaya girdiler ve kitap yığınlarının arasındaki mindere oturdu Uğur. Can da tam karşısına, halının üzerine bağdaş kurdu. Karşı duvardaki fotoğrafa takıldı Uğur’un gözü, dostuna gülümsedi, iki sigara çıkartarak sigara paketinden, ikisini birlikte dudaklarının arasına koydu, yaktı ve birini dostuna uzattı.
        

- Esin Perin nasıl? Diye sordu Can’a.

- Can buruk, iyi, ne yapsın, O’da Öğretmenlik yapıyor benden kilometrelerce uzakta.

- İşiniz zor be dostum, dedi Uğur.

- Zor ama ne yaparsın, fedakârlık isteyen bir meslek bizimkisi ve bir süre daha bu hasrete katlanmamız gerekli. İki gün önce motosikletimle ona gitmemek için zor tuttum kendimi. Buradan, Bitlis’e doğru yol alıyordum. Küçük bir çocuğun annesine yalvarması gibi yalvardı bir yanım diğerine. Ne olur git yanına, bir saat bile görebilsen onu yeter, git… Yalvarırım sana dedi. Söz geçiremedi… Bir yarım gitmek için her şeyi yapabilecek durumdayken, diğer yarım sorumluluklarımı, okulumu, öğrencilerimi hatırlattı. Ne yazık ki sorumluluklarım baskın geldi. Hem bak gitsem belki sen kapıda kalacaktın… Sahi sen benim evi nasıl buldun? Sormak hiç aklıma gelmedi.

- Ben bulurum, dünyanın öbür ucuna gitsen gelir, seni orada da bulurum.

- Bul dostum, bul beni, nereye gidersem gideyim bırakma, bul beni.

- Esin nerede görev yapıyordu şimdi?

- Amasra’da…

- E siz evlenmediniz mi? Neden olmuyor eş durumundan atamanız?

- Olmuyor ama olacak elbet, bekliyoruz…

- Sen nasılsın? Dedi Uğur Can’a.

- Hasret yüklü… Mezun olalı üç sene oldu ama hala kavuşamadık Esin’le. Sen şimdi bizi boş ver de anlat, ne işin var burada?

- Dostumu görmeye gelemez miyim? Dertleşmeye ihtiyacım vardı ve beni anlayabilecek tek dost buradaydı, bende buraya geldim.

- Gelebilirsin tabi, her zaman... Çok iyi etmişsin gelmekle... Karnın aç mı?

- Hayır tokum. Ama bir kahveni içerim.

         Can hızla yerden kalktı, mutfağa yöneldi. Uğur yan tarafında duran kitapları karıştırmaya başladı. Kısa bir süre sonra Can elinde tepsiyle odaya girdi. Dostuna kahvesini uzattı, bir minder alarak eski yerine; Uğur’un tam karşısına oturdu.
        

Can:

- Çok güzel tütünüm var içeriz değil mi? diye sordu.

- İçmez miyiz, yeriz bile diye cevap verdi Uğur gülümseyerek.


Can, minderinden kalktı, cam kenarında duran masanın altından; siyah, büyük bir poşet aldı, masanın üzerindeki kâğıtları karıştırarak tabakasını ve çakmağını buldu, dostunun karşısına, eski yerine yeniden bağdaş kurdu. Uğur ağzı düğümlü poşeti açarak tütünü kokladı. Tütünün üzerinde duran sigara kâğıtlarından birini aldı, bir yaprağını ayırarak poşetten aldığı bir tutam tütünü kâğıdın üzerine yaydı ve elleri titreyerek sigarasını sardı. Can tabakasını açtı, tabakanın kapağına sıkıştırılmış kâğıtlardan birini çekti, tabakayı sol elinin serçe parmağıyla yüzük parmağının arasına sıkıştırarak sigarasını sarmaya başladı. Odada sadece kâğıtların şıkırtısı duyuluyordu. Sigaralarını sarıp yakana kadar ikisi de konuşmadı. İki sigara da yandıktan sonra

Uğur:

- Güzel tütünmüş, dedi.

- Eee Bitlis tütünü dedi Can, o kadar güzel ki içine başka tütün harmanlamaya bile gerek yok.
        

Kahveler, sigaralar içilirken iki dostun da yüzünde sıcak bir gülümseme, odada sessizlik vardı.
        

Can:

- Konuyu senin açmanı bekledim ama sanırım açmazsam daha çok bekleyeceğim diyerek; Çavuş’la aranızda ne oldu yine? Diye sordu.

Uğur:

- Çavuş beni terk etti Can, dedi bir anda yüzündeki gülümse sönerek. Can'ın kapıyı açtığında gördüğü ve çok iyi tanıdığı hüzün Uğur’un gözlerinde yine yerini almıştı. Titreyen parmaklarının arasında tuttuğu sigarasından derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.

- Biliyorsun, daha önce de defalarca ayrıldık, bazen ailelerimizle olan muharebelerde yenildik, bazen de gururumuza yenik düştük ve her seferinde yeniden birleştik, ama o zamanlar savaş hiç bitmemişti. Bu sefer savaşı kaybettik dost. Hem de o kadar çok kayıp, gözyaşı ve kandan sonra, tam kazandık dediğimiz anda.

Can:

- Her şeye inanırım da bittiğine inanmam diyebildi sadece.
Uğur:

- Bu sefer gerçekten bitti, hem de bir telefon konuşmasıyla dedi eli tabakaya uzanarak.
Bir tane daha sigara sarmaya başladı ve anlatmaya devam etti:

- Alkole karşı verdiğim savaşı kazandıktan sonra, beraberliğimiz yeniden başlamıştı. Ve O, kazandığım zafer karşılığında, Tanrının bana yeniden verdiği bir armağan gibiydi. Beraberliğimize yeniden başladığımızda, her şey hiç ayrılmamışız gibi devam ediyordu. Birlikte çalışmaya başladık, bu sayede istediğimiz kadar görüşebiliyor ve diğer sorunlarımızı da yavaş yavaş aşıyorduk. Önce iş stresi ve birlikte çalışmanın zorlukları yıpratmaya başladı bizi ki verdiğimiz mücadeleler yanında bu hiçbir şeydi. Bu yüzden de önemsemedik. Ailesinin ilişkimize karşı çıkmasının, benim sorunlarımın yanında; içimdeki canavarı uyutmayı başarmışken, çok küçük bir ayrıntıydı çünkü bu. Ama bu sorun, sinsi bir farenin insanın etini uyuşturup kemirmesi gibi kemirmiş bizi.

 

 

İlk günlerdeki gibi tam dokuz yıl boyunca sürdü ailesinin baskısı. Ama hiç teslim olmadık onlara, savaştık, birlikte göğüs gerdik. Gün geçtikçe daha fazla güçlenerek savaştık hatta. Ama o sinsi farenin küçük kemirişleri yıktı bizi. Aramızdaki o güçlü bağı, aşkı, saygıyı ve benim ona verdiğim mutluluğu yavaş yavaş kemirmiş, bize hiç ama hiç fark ettirmeden. Ve yılların çınarı için için çürümüş devrilmese de…

- Nasıl devrildi peki diye sordu Can merakla.

- Kendi kendine devrilmedi dedi Uğur, devirildi.

- Kim tarafından?

- Çavuş…

Can:

- O çınar, bir sürü fırtına, yağmur, dolu, kar, görmesine rağmen, daha küçücük bir fidanken bile insanların baltalarla üzerine yürümesine rağmen, yemyeşil, pırıl pırıl yapraklarıyla göğe yükselip, ulu bir çınar oldu. Aldığı her balta darbesi ona biraz daha güç kattı, nasıl bir farenin kemirişleriyle yıkılır ki?

Uğur:

- Yıktı, diyebildi sadece.
         Sigara paketinden bir sigara çıkartarak sardığı sigarayla birlikte yaktı. Paketten çıkarttığı sigarayı Can’a uzattı ve arkasına yaslanarak hüzünle dostunun yüzüne baktı. Can, sigarasından derin birkaç nefes çekerek konuşmaya başlamak üzereyken Uğur Can’ın sözünü kesti.

- Evde içki var mı? Dedi.

- Var. İçecek misin?

- Hayır, senin için sordum, istiyorsan içebilirsin.

- Sen?

- Ben bıraktım, biliyorsun.

- Senin karşında nasıl olur ki?

- Çok ta güzel olur, evde kola da var mı?

- Var.

- Bana da kola şişesini getir, karşılıklı içelim, sen ne istiyorsan onu iç. Ben artık bir kola koliğim.

- Emin misin?

- Evet.

         O ana kadar Uğur’un içkiden tamamen arındığının farına varamamıştı Can. Hele bu yıkımdan sonra yeniden başlayacağından endişeleniyordu.

- Bir yılı geçti değil mi? Diye sordu.

- Evet dedi Uğur.

Can, her zamanki gibi dostunun sözüne güvenerek minderinden doğruldu ve mutfağa yöneldi. Kısa süre sonra üç litrelik pet şişede yarısına kadar dolu kırmızı şarap, iki litre kola, bir kadeh ve bir kupayla geri geldi. Yüzündeki saklamaya çalıştığı endişesi dostunu gülümsetmeye yetmişti. Kupayı ve kola şişesini dostuna uzattı. Şarap şişesini ve kadehini minderinin yanına bırakarak eski yerine bağdaş kurdu. Uğur kolayı kupaya dökerken, Can kadehine şarabını doldurdu ve dostluğa kalktı kupa ve kadeh, sertçe tokuşturuldu.

 

                                                                                         _istavrit_


Favori olarak ekle (129) | Görüntüleme sayısı: 859

Yorumlar (3)
RSS yorumları
1. 02-10-2007 21:40
hoş geldin öğretmenim..bir solukta okudum, devamını sabırla bekleyenlerden olacağım.
Yazan batdunyabat (Kayıtlı)
2. 02-10-2007 21:54
çok iyi bir yazı. okuyucuyu diri tutan bir ritmi var. hiçbir cümlede savrulma yok. ilmik ilmik örülmüş. diyaloglar tiplerle gayet uyumlu. en güzel yanı da bütünün ilk bölümü oluşu. devamını da zevkle okuyacağım.
Yazan engin barış (Kayıtlı)
3. 05-10-2007 23:39
sadece, içimden gelen ve ses... "Canı kim cananı için sevse cananın sever 
Canı için kim ki cananın sevse canın sever." (Fuzuli)
Yazan ilyas (Kayıtlı)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

seyir defteri

Üyeler: 238
Ezkizler: 740
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 467607

Liman

em1_243x130.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com