| TOPLAYICI |
|
|
|
| Yazar Gayri Herr | ||||
| Monday, 14 June 2010 | ||||
|
2.defter : TOPLAYICI alfa Asansörün günler süren, sıkıcı ve bunaltıcı yolculuğuna başlamadan önce manası derin bu yolculuğun sonunda içerde sadece Herr Vranitzky (*) ile baş başa kalacağımı başlangıçta asla tahmin edemezdim. Altıncı günün nihayetinde asansörün içinde sadece ikimiz kalmıştık. Asansör her elli kattan sonra, kabin gövdesi sabit vaziyette, yataya yakın, birazcık eğimli, helezon ve dairesel bir yörünge üzerinde 360 derece dönüyordu. Ancak on iki saatlik bu tur tamamlandıktan sonra dikey yolculuğuna kaldığı yerden devam ediyordu. Yatay yörüngenin zemin ile yaptığı açının tanjantı o kadar küçüktü ki (limiti sıfıra yaklaşmış olmalıydı) bu dönüş esnasında asansörün spiral olarak yukarı hareket ettiğini anlamak hemen olanaksızdı. Yolcular ancak her elli kat sonunda, sadece bu yatayımsı on iki saatlik spiral yolculuk sırasında inebiliyordu. Sonunda herkes inmiş, tüm düğmelerin kırmızı ışıkları sönmüş, sadece en tepedeki, benim basmış olduğum düğme yanık kalmıştı. Acaba Herr Vraniztky’ nin de mi ceketi çalınmıştı? Şansölye'ye, üzerinde "Ceket Hırsızı" yazan tepedeki son düğmeyi başımla işaret edip, tek gözümü kulamparalar gibi kırparak, "Sizin de mi ceketiniz çalındı" manasına gelen bir göz işareti çaktım. Hemen anlamıştı. Yanıtlamak yerine, “İch bin nur einfacher Beamter” (Ben sadece basit bir memurum) anlamında boynunu büktü. Anlamıştım. Koca Şansölye, Ceket Hırsızının, kendisini ziyarete gelen ziyaretçilerine refakat eden basit bir asansör hizmetkarı idi. Bu durumdan çok da şikayetçi olmadığını yolculuğun en başından beri asansöre inip binen vatandaşlara göstermiş olduğu abartılı nezaketten anlamış olmalıydım. Ama kafamın içi ceketimi çalan hırsız ile yapacağım görüşme ile yoğun olduğundan Herr Vranitzky'nin varlığını bile ancak son gün, herkes indikten sonra baş başa kaldığımızda fark edebilmiştim. Asansör nihayet durdu. En tepedeki kırmızı ışığa son bir kez kaçamak bir bakış attığımda düğmenin artık yanmadığını gördüm. Gelmiştik. “Ceket Hırsızı” sönmüştü. Sadece sönmekle kalmayıp bu ibarenin tamamen silinip yok olduğunu fark etmem ise ancak dönüş yolunda asansöre tekrar adım attığımda gerçekleşecekti. Altı günlük yolculuk boyunca asansörü dolduran kimi meşgul ve aceleci, kimi yorgun ve bedbaht, kimi neşeli, kimi tedirgin, kimi dingin ve sakin, gençlisi, yaşlısı, zencisi, sarısı, yüzlerce kavimden oluşmuş kalabalığın bana neden acıyarak baktıklarını da; hatta bazı ak saçlı, şarabi yanaklı tombul ve sevimli teyzelerin bana bakıp göz yaşları içerisinde hiç duymadığım dillerde neden ah vah dediklerini de ancak dönüş yolunda idrak edebilecektim. Koca Şansölye hayran olmaktan kendimi alıkoyamadığım derin bir nezaketle elimden tutup; asansörden dışarı çıkarıp; tam karşıda ,parıltısı yuvarlak bir florasan lambanın ışığını andıran ışık topunu eliyle işaret edip “Er wartet auf dich” (Seni bekliyor) manasına gelen bir kafa hareketi yaptı. Aramızdaki sessiz diyalogun çekim gücü o kadar kuvvetli idi ki sonsuza kadar baş başa otursak, ağzımızdan tek kelime çıkmadan, sadece işaretlerle kainat tarihini yeniden oluşturabilirdik. Işığa doğru yürüdüm.Yaklaştıkça çapı genişleyen topun yanında basit ama oldukça büyük bir tahta berber koltuğu üzerinde kendi sakallarını kendi kazıyan kel bir adamın oturduğunu fark ettim. Sağ elinin serçe parmağını usturanın yukarıya kıvrık metal dip kısmı ile fildişi kakmasının arasına sokmuştu. Baş parmağı usturanın keskin olmayan arka alt kısmına yapışmış, ortada kalan işaret, orta ve yüzük parmakları ise bitişik olarak usturanın keskin olmayan üst kısmını kavramıştı. Usturanın keskin ihtişamı ve fildişi kakmanın eşsiz güzelliği bile adamın üstündeki ceketi fark etmeme engel olamamıştı. Varlığımdan habersiz gibi tıraş olmaya devam eden adama “Ceketimi neden çaldın” diye bağırmak istedim. Ne var ki ışık topunun içinde, adamdan, topun çevresinin Pi sayısının iki katına bölümü kadar uzak bir noktada hapis olmuştum. Topun, adamın her hareketini görmemi kolaylaştıran şeffaf ışık zarından oluşmuş dış yüzeyinin aynı zamanda adamın beni duymasını engellediğini anlamam hiç güç olmamıştı. Hala varlığımdan habersiz gibi duran, sırtına hayatta iken sahip olduğum yegane şeyi, biricik balık sırtı yün ceketimi geçirmiş olan bu kel herifin kim olduğundan, ceketimi niye çaldığından çok ışıktan topun beni nasıl olup da içine aldığına ve neden dış dünya ile irtibatımı kestiğini merak etmeye başlamıştım. Çok gecikmeden ışık topunun içinde görünmez bir şeyin ruhuma dokunduğunu ve “senin ceketini niçin alıp buraya getirdiğimi ve bu adama giydirdiğimi şimdi anlayacaksın” manasında ruhumun en hırpani köşelerini okşadığını duyumsadım.Ruhumu elleyen şeyin her okşayışı ”O iyi. Sakın merak etme, Benim yanımda mutlu ve huzurlu” diyordu. Kime, neye ait olduğunu asla tarif edemeyeceğim bu dokunuş ve okşamaların içime kattığı sıcaklığı ve şefkati harabeye dönmüş ruhumun nasıl da coşku ile karşıladığını ancak hemen akabinde, topun birden bire yok olup, artık tıraşını çoktan bitirmiş kel adamla karşı karşıya kaldığımda anlayacaktım. Babamdı. Sırtında biricik “Harris Tweet” yün ceketim ve yüzünde çocukluğumun en babacan gülümsemesi ile bir elinde kayışı öbür elinde usturayı “Al bakalım kopil,Şimdi sıra sende” manasında bana doğru uzatmış, hem kafa sallıyor, hem de mutlu ve huzurlu olduğunu belli etmek istercesine pişmiş at kellesi gibi sırıtıyordu. Belli ki usturayı her zamanki gibi, kayışa sürterek keskinleştirmemi istiyordu. Çünkü babam artık sakallarımın çıktığını hatta bazen yıllarca kesmediğimi nereden bilecekti ki. * Herr Vranitzky, bir dönem Avusturya federal başbakanlığı yapmış SPÖ eski lideri Pi Toplayıcı göz yaşları ile uyandığında, hıçkırıklara boğulmuş bir durumda, hem ruhunu teskin etmeye, hem de terden sırılsıklam, gördüğü rüyadan da kaskatı olmuş vücudunu hareket ettirip sakinleşmeye çalıştı. Henüz alkolün terk etmediği bünyesi enkaza dönmüş ruhunun uçup gitme arzusuna beton gibi kasılarak direniyordu. Bu kasılmaların enkazın en dibindeki molozları arasında bile ne tür şiddetli sancılara neden olduğu bünyenin umurunda bile değildi. O son süratle alkolü kandan temizlemek için var gücü ile çalışan karaciğeri sağlam ve işler vaziyette tutmaya çalışıyordu. Şu ibne bir de kavanoz dolusu su içse ne olurdu sanki.Toplayıcı, yatmadan önce bir litrelik soğan konservesinden kalma boş cam kavanoza doldurup baş ucuna koymuş bulunduğu suya uzandı. Biraz daha sakinleşip gerçekliği yeniden kavramaya başladığını hisseder hissetmez de kavanozu bir dikişte bitiriverdi. Soğuk su azıcık kendine gelmesine yardımcı olduktan sonra doğrulup karşı duvardaki yatmadan önce duvara yapıştırıp öylece bıraktığı kağıt parçasına uzandı. Burada kısa bir mola verip, toplayıcının 20 yıldır her akşam hiç sektirmeden kargacık burgacık, hatta berbat ötesi, anlaşılması ve okunması zaman içerisinde oldukça zorlaşmış yazısı ile bir şeyler karalayarak yatağının olduğu tarafın karşısında kalan duvara yapıştırdığı ve her sabah işe gitmek için evi terk etmeden önce duvardan söküp, sayısız parçaya bölerek çöpe fırlattığı tek A4 sayfasının hikayesini anlatmaya başlamadan önce bu zavallı ayyaş hakkında bazı kısa bilgiler vermek istiyorum. Fakat bu hususa girmeden önce hatırlatmadan devam etmek istemediğim çok önemli bir mesele daha var ki siz, yani bu hikayeyi okuma zahmetine katlanma iyiliğini gösteren (“gafletde bulunma bahtsızlığı yaşayan” da yazabilirdim) okuma dostları, bu hikayeyi yazanın ben olduğumdan hareketle, ayyaşımızın kişiliğinin en ince detaylarından, gelmişine, geçmişine, hatta gördüğü rüyalara ve karalamaya çalıştığı yazı parçalarına varasıya kadar benim öz keyfime göre istediğim gibi uydurduğumu iddia etme hakkına sahip olabilirsiniz. Her ne kadar haksız olduğunuzu ispat edemesem de sizi temin ederim ki burada okumuş olduklarınız ve ilerde okuyacaklarınız, kafamın içinde bir çeşit ulvi esinlenme yoluyla dalgalar halinde dolaşmaya başlayan fısıltıların çıkıp geldiği yazılı hatıraların çıplak gerçekliğidir. Bu yazılar her ne kadar bir yerlerde unutulup gitmiş olsa da , Her ne kadar bu yazılı notlara asla ulaşamayacak olsam da, benim onları yeniden kurgulamış ve hikaye haline getirmiş olmam , tüm bu anlattıklarımın uydurma olduğunu göstermez. Çünkü hepimiz bilmekteyiz ki bizim kurmaca sandığımız her şey, hayatın tüm detayları, acısı ile tatlısı ile birebir yaşanmış gerçeklere tekabül eden hikayeler olarak ruhumuzun karanlık dehlizlerinde kainat varolduğundan beri uyumaktadır. Benim yaptığım tek şey sadece onları uyandırmaya çalışmaktan ibarettir. Ne kadar hayal ürünü olursa olsun, tüm bu hikayeler, büsbütün, başlangıç ile son arasında,.herhangi bir zamanda ve herhangi bir mekanda gerçekten yaşanmış hadiselerin benliğimizde var olan izdüşümleridir. Çoğu zaman Hayal ile gerçeklik arasında bir seçim yapmak zorunda olduğumuzu zannederiz. Aslında tercihimiz ne olursa olsun biliriz ki her zaman üstün gelen yanılgılarımızdır. Arif olup yalın gerçekliği tümüyle anlayasıya kadar da yanılgılarımızın, kafamızı ve kalbimizi çeldirmesine, hayatımıza da kendi çeldirici güzergahında rehberlik etmesine izin verir, herkesin kendi kavlince bir hikayesi olduğu gerçeğine aldırış etmeden harcanır gideriz. Hikayeyi kimin uydurduğunun veya kimin yeninden kurguladığının hiç önemi yok. Önemli olan hikayenin bir zamanlar bir yerlerde, birilerinin kalbinde ve vicdanında , ruhunun yıkıntılarında yaşanmış olduğuna veya yaşanacak olacağına dair inancımızın tam olmasıdır. Çünkü her şeye rağmen, yaşama tutunabilmenin, insanlıktan ve insanın yapıcı yaratıcılığından umudu kesmemiş olarak varlığımızı sürdürebilmemizin ön koşulu budur. Uydurma sandığımız yaşamların aslında tüm yalınlığı ile hayatın ta kendisini yansıttığını anlamamıza , ve bu hakikati tüm çerçevesi ile idrak etmemize vesile olan yegane unsur, yaşam tutkumuzun bizzat kendisidir. Zaten bu yüzden inanmıyor muyuz ki yalan da olsa , her hikayeye? Ayyaşımıza dönecek olursak, bu biçare dostumuz 20 senedir her gün aynı günü yaşamaya mahkum edilmiş bir zavallıdır. Amirinin kendisine defalarca izah ettiği gibi bu işte kimsenin suçu olmayıp kendisi kendini bilerek ve isteyerek bu hayatı yaşamaya mahkum etmiştir. Bilerek ve isteyerek diyorum; çünkü adamımız 20 yıl önce girmiş olduğu ağır bir alkol koması sonrası kendine geldiği günü yaşamının ilk günü olarak hatırlamaktadır. Zavallı alkolik, ne komayı ne de komadan önceki günlerine dair hiçbir şey anımsamamaktadır. Başlangıçta bu durumu hiç de dert etmeyen bu gariban ve kimsesiz dostumuz sonraki günlerde yaşadığı şehrin ve ülkenin kendi şehri ve ülkesi olmadığını anladığında kim olduğunu ve kökenini merak etmeye başlamış ama 20 yıl boyunca kendisine bu konuda yardımcı olabilecek bir Allah’ın kulunu bulamamıştır. 20 yıl önce kendisini hastaneden çıkaran adamı patronu bilmiş ve adamın o gün kendisine bildirdiği talimatları hiç sektirmeden içinde yaşadığı mega şehrin “Yerel Arındırma Daire Başkanlığı” emrinde çalışkan bir neferi olarak özel toplayıcılık görevini ifa etmektedir. Yedi bin üç yüz gündüz boyunca her sabah erkenden ayılıp işe gider. İşini ciddiyetle yerine getirip her akşam aynı saate yaşadığı 18 m2 dairesine geri döner. Aynı saatte kafayı bulur. Çizgisiz beyaz kağıdı aynı saate çıkarır. Hiç tükenmemiş kalemi ile artık asla okunmayan sözcükler karalayıp kağıdı karşı duvara yapıştırır. Yazdığı şeyler kelimesi kelimesine, noktası virgülüne o kadar aynıdır ki bir günden sonra artık yazmayı tamamen bırakmış, ama yazıyormuş gibi yaparak gerçekte bomboş bıraktığı kağıt parçasını duvara yapıştırmaya devam etmiştir. Tüm bu rutin içerisinde adamımızın başına gelen yegane değişiklik tükettiği alkolün cinsidir. Bazı akşamlar sadece bira ile sarhoş olduğu gibi bazı akşamlar sadece şarabı bazen de kaynak veya viski yi tercih etmektedir. Özel tercihi olmadığı bazı akşamlar da ise ne rast gelirse dikmekte ve bu karışımın ruhunu da karmakarışık hale getirmesinden ayrı bir zevk duymaktadır. Toplayıcı o sabah da geride kalan yedi bin üç yüz günden farksız bir şekilde, her gün aynı günü yaşıyor olmanın derin kasveti içinde boğulmuş ruhunun devasız acısı ile duvardan söküp aldığı boş kağıdı okurmuş gibi yaptıktan sonra köşesinden bir parçasını zıvana için koparıp kalanı paramparça yaparak çöpe attı.Çıkmadan önce hemen ayak üstü yaptığı tek kağıtlıdan derin bir duman vurduktan sonra yerel arındırma dairesi başkanlığının tahsis ettiği evinden fırlayıp merdivenlerden uçarak indi. Traktörünün koltuğuna oturmadan önce arkadaki kapalı soğuk hava römorkunun traktör bağlantı mekanizmasını kontrol etti. Tek kağıtlıdan kalan son dumanı da oldukça uzun bir süre ciğerlerinde tutup havaya püskürttükten sonra kontağı çevirdi ve römork çekmecelerinde herhangi bir arıza olup olmadığını gösteren kontrol paneline baktı. Soğuk sistemli kapalı römorkta 30x50 x30 cm ebat toplam 600 adet soğuk hava çekmecesi vardı. Çekmecelerden birinde bir arıza olduğunda kontrol panelinde çekmece numara sayısının olduğu yer yanıyor ve arızayı bildiriyordu. Bu gün de olağan dışı bir şey yoktu. İşe başlayabilirdi. Toplayıcı dumanın vurduğu kafanın tüm sinirlerine yaydığı gülme hissini zapt etmeye çalışarak mega şehrin sokaklarına bariton bir gürültü ile daldı. Şehrin her birinde yaklaşık 2 milyon civarında insanın yaşadığı toplam 43 bölgesi vardı.Toplayıcı ancak kendi yaşadığı ve sorumlu olduğu bölgedeki hanelerden ölü doğan çocukların toplanmasından ve 11. bölgenin nehir kenarındaki arındırma ve yeniden kazandırma merkezinin krematoryumuna sevk edilmesinden sorumlu idi. Amirinin dediğine göre ölü doğan bebekler burada yakıldıktan sonra elde edilen yağın C dereceli kısmı kozmetik sanayinde B dereceli kısmı ilaç sanayinde ve en kaliteli olan A kısmı ise Genetik Yeniden Klonlama dairesine gönüllü başvuran intihara meyilli “Diskonnekte” adayların gençleştirilerek yeniden çoğaltılma programında DNA katalizatörü olarak kullanılıyordu. Toplayıcı, apartman girişlerinde daire numaralarının olduğu gösterge kenarlarındaki lambalar vasıtası ile yapıyordu işini. Kırmızı yanan her lamba ,o lambanın yanında durduğu hanede ölü doğmuş bebek olduğunu gösteriyordu. Yanına römorktan boş bir çekmece alarak, zile basıp yukarı çıktığında hane kapısı altındaki ızgaralı çekmecenin “kaydır” tuşuna basarak çekmecenin dışarı çıkmasını sağlıyor, çekmeceyi alıyor sonra da hali hazırda yanında getirdiği boş çekmeceyi ızgaraya koyup geri itiyordu. Omega Kale içindeki “Eskici” dükkanından alınmış kapkara telefonun zırıltısı çok uzaklardan aranmış olmanın heyecanı ile bağırıyordu. Bu saatte henüz uyuyamayıp, gecenin karanlığını ve sessizliğini dinlediğimi, kafamın içinde yıllardır rast gele sağa sola uçuşup yerleşebilecekleri mantıklı cümleler arayan bin bir değişlik dilden sözcükleri belirli bir düzene sokmaya çalıştığımı bilip de kim beni arayabilirdi ki hem de bu kadar uzaktan, heyecanlı.Ahizeyi kaldırıp “evet” dedim haberin her türlüsüne çoktan alışmış sesimin en babacan tonu ile.“Ben Kayıp Anılar Detektifi ile mi görüşüyorum?“ dedi, telefonun uzak ve heyecanlı tarafındaki harabeye dönmüş bir ruhun yılgın sesi. Hemen tanımıştım. Yıllardır olmasını arzuladığım şey nihayet gerçekleşmiş; hikayelerin asıl sahiplerinden biri izimi bulmuştu işte. Nasıl olduğuna kafa patlatmaya mecalsiz yığılıp kaldım çalışma masamın üstündeki kitap dergi yığınının üstüne. “Detektif değilim ben “ dedim. Sesim çıkmadı galiba. “Bazı yazılarda kaybolup gitmiş hikayelerin koleksiyoncusuyum” demeye çalıştı ağzımdan dökülen hırıltılar. “Muhtelif hayat biriktiriyorum Sahiplerini bulmaya çalışmıyorum” Sesim çıkıyor galiba.Ne demek istediğimi hemen anlamış, yalvaran ve yeniden doğmaya hazır olmanın heyecanı ile dolup taşan bir sesle “Önemli değil. Kim olduğumu bulmama yardım eder misin?“ diye sordu bu gecenin tatlı sürprizi. “Bilmiyorum .Henüz senin kim olduğundan emin değilim. Bana ,o her gece duvara yapıştırıp sonra her sabah tekrar çöpe attığın boş müsvedde kağıdını tarayıp gönderebilir misin?” diyebildim güç bela. “ne?” dedi. Toplayıcı. Dünyadan bu kadar kopmuş olabilir miydi? Kendisine, her gece yazıp, duvara asıp sonra her sabah tekrar çöpe attığı o saçma sapan hikayesini artık ezberlemiş olduğumu ancak hikayeyi kendisine ezberden okuduğumda benim nelere muktedir olduğumu anladı. Benim onun kim olduğunu bulmama kesin olarak yardımcı olabileceğim umudunun giderek pekişmiş olmasının en ışıltılı sevinci ile “tarayıp gönderme” bahsinden hiçbir şey anlamadığını söyledi. Postalasa olur mu imiş. Pis Ayyaş. “Pulunu unutma Sakın” şeklinde kestirip attım. O kadar sevinçli idi ki “Madem hikayeyi biliyorsun kağıdı ne yapacaksın?“ diye sormak aklına bile gelmedi, dibine kadar sarhoş ölü çocuk toplayıcısının. Bir hafta sonra postacı toplayıcının iade garantili mektubunu getirdiğinde evden çıkmak üzere idim. Yedi bin üç yüz gün boyunca hiç durmaksızın yazılıp yırtılmış A4 parçasını, normal göndermiş olsaydı ve elime ulaşmasaydı da buralarda kaybolup gitseydi, sanki hikayesi de sonsuza kadar kaybolup buralarda yitip gidecekti korkusu ile iade şerhi koydurmuştu postaya verirken. Alkol beyin bırakmamış ki herifte. Hem çırılçıplak bir A4 parçasını başkası ne yapsın ki? Tekrar yazılmaktan aynı ruhu gibi harabeye dönmüş buruşuk kağıt parçasının boş satırlarını, yolun kenarında bekleyen faytona bindikten sonra nal sesleri ve beygir boku kokuları arasında defalarca okudum.Yalnızlığın, Çaresizliğin, Korkunun, Kimsesizliğin sindiği satırlar yıllardır kafamın yuvarlarında uçuşup duran sözcükler ile bire bir tutuyordu. Faytondan inip Sanat Severler derneğinin fal ez üstündeki denize bakan bahçesindeki her zamanki yerimde çayımı yudumlarken toplayıcıya neyi nasıl anlatacağıma bir türlü karar veremiyordum. Akşam eve döndüğümde aramaya karar verdim, bizden 1 saat geride yaşayan geçmişini kaybetmiş bu garip adamcağızı. Eve girer girmez çalan telefona koştum. Benim aramama gerek kalmamıştı.Ahizeyi kaldırır kaldırmaz “Söyle bana kimim ben” dedi.“Sana bunu doğrudan söyleyemem. Buraya gelip beni bulman lazım. Buraya fazla uzak olmayan terkedilmiş bir Rum köyünün eski sahilinde, denizin içinde kalmış büyük bir kayanın oyuğunda sakladığın defterde, kendi ellerinle kayıt altına aldığın bir hayatın var senin. Buraya geldiğinde seni o köye götüreceğim merak etme köye kadar ben yanında olacağım.Gerisini sen kendin hal edeceksin.” dedim, sevincine ortak olduğumu belli eden bir haykırma ile. Avazıma tiz veren özümün, “Artık yalnız değilsin “ demek istediğini anlamış olabilir miydi acaba? Ahizeyi kapatmadan önce sormak istediğim sorunun yanıtını buraya geldiğinde köy yolunda bizzat kendisinden duyacaktım. Emektar Doğanımın şoför mahallinde oturmuş yeniden doğmaya hazır bir heyecanın sınırsız coşkusu ile anlatıyordu. zeta “Hayatımda radikal bir değişiklik yapmaya karar verdiğim o gün evimin en alt katındaki yer altı mahzeninde yeni açılmış Türk lokaline girdim. Malulen emekli olmama, kafadan tabi ki bilgiççe sırıtmana gerek yok, 3 gün kalmıştı ve artık ciddi değişiklikler yapmanın zamanı gelmişti.Neyse, kahve de tamamen bana benzeyen iki mangaya yakın hırpani erkek en yıkıntı halleri ile değişik masalara dağılmış oyun oynuyorlardı.Muhtelif yaşlardaki istisnasız hepsi de bıyıklı bu adamların bana bu kadar benziyor olmalarına şaşarak en dipte, TV nin altındaki boş masaya ilişip oturdum. Yanıma gelen bıyıklı ve kıvırcık saçlı kara yağız oğlana soğuk bir bira sipariş ettim. Yan masada gözleri biradan ve sigara dumanından kan çanağına dönmüş oldukça kısa boylu bir herif “Türkçe konuşsana lan artiz” diye sataştı. Şok olmamıştım. Şok olmadığıma aşırı şaşarak cebimden tek kağıtlımı çıkartıp yarısına kadar sondaladıktan sonra “sen o hıyara kulak asma birader. Ama o mereti söndür, polisle başımız belaya girmesin. Barbut yüzünden boğalarla aramız bozuk zaten “ diyen kıvırcık garsonun yüzüne en deli ve papara halimle kahkahayı bastım. “söylediğiniz her şeyi kelimesi kelimesine anlıyorum, tanıyorum lan sizi” dedim. Çıldırmış gibi, göz yaşları içinde gülerek kıvırcığın boynuna atıldım. Onların dilini konuşuyordum. Hem de hiç zorlanmadan. “Tamam birader. Abartmaya gerek yok. Turpu başka yerde yiyip buraya osurmaya geldi isen fazla olmadan efendi gibi evine git “ diyerek beni koynundan indirmeye çalışan kıvırcığa, “bak işte bunu anlamadım” dedim. -Sarhoş değilsin, değil mi birader? diye eklemişti Kıvırcık -Hayır,değilim. -Nerelisin -Bilmiyorum -Nasıl bilmiyorsun oğlum.ne biçim Türksün.? Araya girerek, “Göster ürksün” diye laf attı gene aynı cüce -“Bilmiyorum” dedim, elimde tutmuş olduğum zıvanası fırlamış cigaralığı sonunda kadar emdikten sonra.Yeniden gelen ikinci kahkaha dalgasına gömülmüş ruhumun en şen hali ile bağırdım. “Türk olduğumu bile yeni öğreniyorum ulan ben” Önceleri aşina olup da çoktan unutmuş olduğum bir coşkuyla içimden durmaksızın nara atmak geliyordu. Özümdeki alem debeleniyor. ,kaynıyor; sayısız duygu patlayıp, dışarıya fışkırmak istiyordu “Abime bir Rakı ver! Kendine gelsin. Kuru boğmuş bunu. Paparayı yemiş belli. Sulanırsa kendine gelir “ dedi, cücenin sağ çaprazındaki uzun boylu gözlüklü. Masum yüzündeki cıvıltılarla bana bakıp tatlı tatlı gülümsüyordu. “Hepimiz kardeşiz” diye bir nara patlattım. Papara değildi benim yiyip yuttuğum. Başka bir şeydi.Bunun ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. Kıvırcık bir elinde su dolu bir bardak diğer elinde yarısı dolu başka bir aynı cinsten bardak getirip masama koydu. “Senin hesaba yazıyoruz. Değil mi lan gözlük?“ dedi. Gözlük soruyu kafası ile onayladı Bana dönüp aynı gülümseme ile “Afiyet olsun birader” dedi. İçgüdüm bana yarım bardağı su ile doldurup içmem gerektiğini söylüyordu. Yarım bardağa suyu döker dökmez içindeki sıvı birden pamuk gibi ağarmaya başladı. Ağaran şeyin sadece bu sıvı ile kalmayıp hayatımın karanlık döneminin de aydınlanacağını hissediyordum.Bardağın içindeki o beyazlığı yudumlamaya başladığımda içtiğim sıvının içinde bazı numaralar gördüğümü fark ettim. Aynı numaraları daha önce de görmüştüm. Bardağı bitirdiğimde, rakının içinde gördüğüm sayıların yan yana geldiğinde bir telefon numarası olduğunu fark ettim. Tahmin ettiğin gibi aradığımda sen çıktın karşıma. Aynı sayıları, hem de aynı hizada, Ceket Hırsızından dönüşte asansörden inerken, yukarıya çıkmaya hazırlanan yolcuların arasındaki genç bir kızın elindeki kartonda görmüştüm.Kız en tepedeki düğmeye basar basmaz yanan kırmızı ışığın üstünde beliren yazıyı sadece bana gösterdiğine emin olduğum bir jestle burnu ile işaret ettikten sonra elinde tuttuğu karton levhayı bana doğru uzatarak sayıları kolayca okumama yardımcı olmuştu.ışığın üzerinde bu sefer “Sevda Katili” yazıyordu. Asansör dönüşü sırasında bir ara kendimden geçmiş ve özümü ıssız bir okyanusun ortasında kendi göbek bağımı kesmeye beyhude uğraşırken yakalamıştım. Okyanusun ortası kıyıya o kadar yakındı ki gecenin zifiri karanlığında kıyıda tüm heybeti ile duran kayayı ve kayanın dibindeki oyuğun içindeki defteri görebiliyordum.”
Favori olarak ekle (9) | Görüntüleme sayısı: 297
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





