| Selda |
|
|
|
| Yazar sude yuksel | ||||
| Tuesday, 01 June 2010 | ||||
|
İbret öykülerine konu, nasihatlere kişi olduğunu bilir şişman insan. Buna kafayı takmamak için patlatıverir bir espri durduk yere! Kalkanı onu “kendiyle barışık" kılar, özgüvenini yüksek, daha daha yüksek gösterir ele güne.
Pudra Şekeri öykü / Şubat 2010 - Ankara
Şişman insanlar komiktir genellikle. Güleç, esprili, sempatik; komiktir! Seven gözler onları "obez" olarak görmez; olsa olsa " tombik"tir onlar. Müzmin tombikler!
Şişman olmak kendinden emin olmayı şart koşar kişiye. İlk kendin dalga geçersen kimseye fırsat vermezsin işte! Komik oluveririsin durduk yere. Komiklik kalkanın oluverir kocaman bedenine. Kalkanın seni "mutlu insan" yapar; her şeye rağmen "mutlu".
İbret öykülerine konu, nasihatlere kişi olduğunu bilir şişman insan. Buna kafayı takmamak için patlatıverir bir espri durduk yere! Kalkanı onu kendiyle barışık" kılar, özgüvenini yüksek, daha daha yüksek gösterir ele güne.
Şişman insanların çok arkadaşı, az dostu vardır. Birinin omzuna yatıp ağlamak daha zordur onlar için. Defolu hissederler kendilerini. Tıpkı defolu bir kazak gibi; ayrı bir reyonda, muadillerinden daha düşük bir fiyata alıcı bekler gibidirler. Sezon değişir, indirim olur, her şey kapışılır, yeniler gelir, tozlanmaya fırsat bulamadan gider dünkü yeniler; ama defolu reyonunda ağır yürür işler… Tıpkı hayat gibi… Tıpkı şişman insanlar gibi… Ağır ve aksak…
"Aşk" a gelince biraz daha insafa gelir hayat. En az şişmanlar kadar zayıf olanlar da talihsiz olabilir konu “aşk” olunca! Ama terazinin kefelerinin tamı tamına eşitlendiği söylenemez yine de.
"Seçen" den çok "seçilen" olmak zorunda kalır şişman kişi çoğu kez. Lakin kendini zayıflara göre daha rahat kandırabildiğinden ya da kandırmaya alışık olduğundan belki, çabucak ikna eder kendini aslında "seçen" olduğuna.
Selda'da bu "aşk" ta " seçilen "di ama tek farkla; o kendini ikna edemiyordu bu defa bir türlü "seçen" olduğuna.
"Kaçta gelirsin aşkım?" (Bahse varım en erken on diyecek!)
"On buçukta."
"On buçuk geç değil mi akşam yemeği için, ben o kadar hazırlık yaptım?" (İki tek atmazsan beni çekemezsin tabi.)
"Yok yok değil, sen dayanamazsan ye bir şeyler, ben daha erken bitiremem işlerimi. Tamam?"
"Tamam tamam, on buçuk olsun. Ben seni beklerim. Gecikme ama…" (Ben ayıyım ya duramam o saate kadar iki kuzu indiriveririm mideye tabi!)
"Gecikmem tamam..."
"İyi hadi öptüm aşkım."
"Hadi görüşürüz, eyvallah" (Eyvallahmış, öküz! Asker arkadaşınım sanki! Gerçi benim gibisi askerden çürük alır bu kiloyla ya neyse! Boş ver kızım ya, yalnız uyumayacaksın bu gece, gerisi boş!)
Selda hazırlıkları tamamlayana kadar evin içinde dört döndü tüm gün. Kan ter içinde kaldığı için üç defa duş aldı. Krem rengi rahibe işi masa örtüsünü serdi. Üç kollu şamdana bordo mumları yerleştirdi. Masa örtüsünün takımı olan el emeği göz nuru peçeteleri, yaldızlı halkalara geçirdi. O şık balık restoranlarındaki gibi zengin görünümlü kabarık bir yelpaze şekli yapana kadar dakikalarca uğraştı. Kristal evladiyelik kadehleri dizdi sofraya. Her şey hazırdı; ezogelin çorbası, paçanga böreği, mercimekli köfte, zeytinyağlı sarma, dana rosto, patates püresi ve mezeler. Peynir tabağı ve meyve sepeti de çok şık görünüyordu. Müziği de açınca, şöyle uzaklaşıp salonun köşesinden eserini seyretti. Gurur duydu kendiyle. Bir de şu pis koku çıksaydı evden her şey dört dörtlük olacaktı. Kapı çaldı.
“Buyur Emin Efendi?”
“Selda Hanım yönetici Mustafa Bey diyor ki, ilaçlama yetersiz gelirse, bu toz ilaçtan kaloriferlerin altına bir de kilerin dip köşesine serpecekmişsiniz. Malum bu haşere pek dirayetli, nerden çıkacağı belli olmuyor allahsızların.”
“Tamam, Emin Efendi sen ver ben yarın yaparım.”
“Yok. Hemen yapmak lazım değil hanımım. Eğer tekrar görürseniz böcüklerden o zaman yapmak için, tedbir mahiyetinde yani.”
“Böcükmüş! Bir de bu çıktı başımıza. Yani şu ev anamdan yadigâr olmasa şeytan diyor sat git temizinden bir yer al! Bitmedi derdi! Neyse, başa gelen çekilir. Tamam, tekrar görürsem haşere yaparım Emin Efendi. Sağ ol.”
Saate baktı Selda. Dokuz olmuştu. Hemen kendini attı banyoya. Tekrar duş almak istemedi. Koltuk altını yıkadı, roll-on sürdü. Önce taradı, sonra bir güzel maşaladı saçlarını. Uysaldı saçları. Annesinin dediği gibi; yumuşacık, pamuk gibi, kendi gibi… Gözlerine kalın kalem çekti, siyah. Rimel, allık, ruj derken beğendi aynadaki aksini. Şişman olmanın en güzel yanı cildinin geç kırışmasıydı kesin. Şanslıydı. Botoksa falan ihtiyacı olmayacaktı on-on beş yıl. Belki de daha fazla! Uğurlu kırmızı elbisesini taktı üstüne. Siyah süper ince çorabını dikkatle giyidi, kaçırmadı bu sefer. BU gece her şeyin yolunda gideceğine delil saydı boğum boğum bacaklarında kayan çorabı. Sivri burun rugan pabuçlarını da geçirince ayağına söyle bir dönüverdi boy aynasının karşısında. Hazırdı.
Salona geçti, oturdu, saat ona çeyrek vardı. Beklemeye başladı. Bekledi, bekledi… İçi geçti bir ara, kestirdi.
Kapı çaldı sonunda. Fırladı koltuktan, cüssesinden beklenmeyecek kadar atik. Kapıya koştu.
"Hoş geldin sevgilim! Geciktin ama! On biri geçti saat..."
"Aman dırdır etme, yeterince dinledim bugün. Anca kaçtım işte. Sofra hazır mı?"
"Hazır hazır. Geç sen, ben terliklerini getireyim." (Hadi elin boş, bari bir çiçek falan getirir insan! Öküz!)
"Maç vardı ya! Şu gıygıyı kapat da televizyonu açıver."
"Ne maçı bebişim, ben giyindim süslendim, mumları bile yaktım, aşk olsun… Sırası mı maçın?" (Gıy gıymış! O plağı kaç saat aradım ben!)
"Aç sen aç, mumlar yanadursun, zaten yarım saati kaldı, iki tek atana kadar biter. Yoğurt koymamışsın sofraya!"
"Ayy unutmuşum bir tanem hemen getiririm sen başla…" (Başla, hemen başla ki zurna oluver tez vakit! Ayık kafayla çekilmem ben!)
"Selda!"
"Söyle canım..."
"Durum şimdi 1-1 ya. Eğer 2-1 biterse yaşadın bu gece!”
“Aa o niye?”
“ Bizimkiler onlara, ben sana… Anlarsın ya!"
"Aman Şahap, ben de ciddi ciddi diniyorum… O ne öyle, aşk olsun!" (Berabere kalırsa bittim yani, boşa sardım iki tencere dolma!)
"Ne o kız! Utandın mı?"
“Aman be! Ne utanacağım! Asıl sen utan! Yaramaz şey…” (Ya 3-1 biterse, ben senin canına okurum o zaman Şahap Efendi!)
Maç 2-1 bitti. Gece gayet iyi geçti.
Şahap gidip gelmeye devam etti Selda’ya. Selda bıkmadı, yılmadı; sofrayı, evi, kendini süsledi hep… Hep geç kaldı Şahap, eli hiç dolu olmadı hemen hemen, arada bir buzlu badem, kabak çekirdeği falan getirdi o kadar. Dırdır etmedi hiç Selda, zor tuttu, çok sıktı kendini, ama etmedi. En az haftada iki gece geçirdiler beraber. Neredeyse sekiz ayı devirdiler. Hep Selda’nın evindeydiler. Hiç çıkmadılar dışarı. Hiç buluşmadılar dışarıda. Alışmışlardı artık. Sanki evliydi Selda, bir uzun yol kaptanıyla… Uzun yol kaptanı Şahap!
Mutluydu…
Sonra bir gün akşamüstü beş sularıydı, kapı çaldı…
“İyi günler.”
“İyi günler, kime bakmıştınız?”
“Ben yanlış geldim sanırım, affedersiniz, Selda Hanım’ı arıyordum da(?)...”
“Buyurun, benim”
“Siz… Siz misiniz?”
“Evet, ne vardı?”
“Kusura bakmayın, ben… Ben çok şaşırdım. Yani, daha farklı birini bekliyordum. Yani aslında demek istediğim… Şaşırdım işte. Şey, ben Şahap’ın nişanlısıyım!”
Kızın incecik, pamuk eli, nişan yüzüğünün minnacık taşı… Selda’nın boğum boğum yarısı yenmiş tırnakları, hamur kıvamı eli… Asılı kaldılar boşlukta, bir ömür gelen üç-dört saniye boyunca. Selda donup kaldı kapının eşiğinde. Karşısında daha yirmili yaşlarında gencecik körpecik bir kızcağız duruyordu. Sesi titrek, gözleri ışıl ışıl, dupduru yüzü, yanakları pespembe… Tıfıl bir kızcağız… Ne söyleyeceğini bilemedi, titredi, buz kesti eli ayağı… Ürkekçe tokalaştı kızla.
“Ben, nasıl yardımcı olabilirim?”
“Şey, Şahap sizden çok bahsetti ama yani nasıl söylesem dedi ki bana, hastaymışsınız çok, ben de…”
“Hasta mı?”
“Affedersiniz. Bu durumun aileden gizli olduğunu biliyorum. Ama söyledi işte. Aslında istemedi söylemek de, mecbur kaldı. Geçen gün sabah ben onu buradan çıkarken görünce… Yani çok üzüldüm ben, şey yaptığım… Kıskançlık ettiğim için. Size de anlatmış, üzülmüşsünüz, yani, ben özür dileyeyim istedim.”
Buz kesen eli ayağına kaynar sular dökülüverdi bu kez. Yanmaya başladı cayır cayır. Aptallaştı. Hastaydı, aileden gizliydi, Şahap anlatmıştı, o üzülmüştü… Hangi aile? Tam bir şeyler söylemek için ağzını açacakken…
“Neyse, yanlış bir zamanda geldim sanırım, böyle çat kapı ayıp oldu size de… Uğradığımı söylemezseniz sevinirim, yani bilirsiniz işte Şahap’ı. Parlayıverir, kızar. Ama iyi görünüyorsunuz Selda Yenge, sevindim…”
“Yenge!” …”Selda Yenge!”… Bu iki sözcük onu kendine getirdi bir anda. Toparlanıverdi. Aşağılık herif neler uydurmuştu!
“Kusura bakma canım, kabalık ettim kapı önünde böyle… Girmek istemez misin ben de şimdi… Şimdi çay demliyordum tam?”
“Yok. Yani ben rahatsız etmeyeyim hiç. Sizi gördüm, içim rahatladı. Ben gideyim. İyi bakın kendinize!”
Kız hızlı adımlarla sekerek iniverdi merdivenleri. Selda bakakaldı ardından. Bu bir kâbus olsun istedi. Şaka olsun istedi. Olmamış olsun istedi. Hiç olmamış olsun… Kapıyı kapattı, yığılıverdi olduğu yere. Gün ağarmak bilmedi, bitmedi bir türlü kazulet gece…
Ertesi gün sabah, caddede yeni açılan pastaneye gitti, koşar adım. İki tane pudra şekerli milföy, iki tane ekler, dört kişilik muzlu rulo ve altı tane de portakallı – cevizli kurabiye aldı. Tezgâhtar çocuğa pastaları seçip paketletirken kaç kişi ağırlayacağını, misafiri memnun etmenin ne kadar zor olduğunu, ne yaparsa yapsın kadın milletinin hem tabaktaki her şeyi mideye indirip, hem de ev sahibesinin arkasından nasıl atıp tuttuğunu anlattı. On dakika sürdü siparişinin hazırlanması. Çocuğun eli pek ağırdı. Tam çıkmak üzereyken bir kilo da su böreği ekletti siparişine, ne olur ne olmaz diye. Paketleri yüklendi, koşar adım döndü eve, gittiği gibi.
Paketleri yırtarcasına açtı. Ne diye bu kadar çok bantlarlardı ki! Sinirlendi. Milföylü pasta dilimlerinden birini bir tabağa ayırdı, üstünü sıkıca folyoyla sardı, tabağı dolaba yerleştirdi. Bu Şahap içindi. Kalanları özenle dizdi porselen kayık tabaklara. Pek cansız göründü pastalar gözüne. Yeterince süslü değillerdi sanki. Bir şey eksikti. Evirdi çevirdi kayık tabakları mermer tezgahın üstünde… Buldu! Pudra şekeri. Pudra şekeri eksikti. Pastanelerin hepsi aynıydı! Hep çok pinti davranırlardı pudra şekeri konusunda. Hâlbuki şekerin bu en muazzam formu, üzerine döküldüğü her tatlıyı daha lezzetli ve gösterişli kılıyordu. Ucuzdu da. Niye bu kadar az koyduklarına anlam veremezdi hiç. Keyfini kaçırmaya niyeti yoktu. Sıvadı kollarını, şeffaf plastik poşetin içine elini daldırıp avuç dolusu şekeri tabakların üzerine boca etti. Hatta annesinden öğrendiği numaraları tekrarladı. Tabağın kenarlarına serptiği tozların üzerine adının baş harflerini yazdı bıçakla; S B. Beğendi.
Kayık tabakları verev şekilde özenle salondaki masaya yerleştirdi. İki sürahi de soğuk su koydu sofraya. Her şey hazırdı. Oturdu. Saat ikiyi çeyrek geçiyordu.
Tek tek servis yaptı kendine önce börkleri, sonra pastaları. Masayı silip süpürmesi sadece kırk yedi dakikasını aldı. Son bardak suyu da dikti kafasına, geğirdi. Yalnız yaşamanın en büyük avantajıydı bu; istediğinde geğirebilmek. İstediğin kadar geğirebilmek... Şanslıydı. Dünden beri içinde hissettiği o garip boşluk dolmuştu sonunda. Rahatladı. Şahap’ın gelmesine daha çok vardı. Emin Efendi öğleden sonra servisine çıkana dek kestirmeye karar verdi. Nasılsa zilin sesine uyanırdı dört buçukta. Kanepeye uzandı.
Rüyasında bembeyaz bir döpiyes takım giymişti. Kalem etek, dizlerinin hemen altında bitiyor, her adımda çapkınca diz kapaklarını sergiliyordu. Ceketi dar ve kısaydı. Sedefli düğmeleri ve inci broşu uyum içindeydi. Anne yadigârı inci küpeleri topuzundan sarkan buklelerin arasından göz kırpıyordu. Çok zarifti. Lady Di gibi… Kafasında minik, yampiri duran bir Audrey Hepburn şapkası, şapkanın önünden burnunun hizasına kadar sarkan puantiyeli beyaz bir tül, dudaklarında kıpkırmızı bir ruj ve ayağında, hep dergilerde gördüğü yüksek topuklu zemini kırmızı stilettolar vardı. Elinde minicik, inci kaplı dikdörtgen bir abiye çanta...
Apartmanın merdivenlerinden sekerek çıkıyordu yukarı. Sol elindeki puantiyeli dantel eldiveninin üstüne taktığı kocaman tek taş, göz alıcıydı. Şahap, kapının eşiğinde onu kucağına aldı. Dudağına tutkulu bir öpücük kondurdu. Tam içeri girerlerken sırt üstü yere çakıldı Selda, başının arkasında bir sıcaklık hissetti, ardından vücudunda bir titreme ve gevşeme… Sıcacıktı her yer, kuş tüyüydü zemin…
Ne o gece geldi Şahap ne de ertesi gece. Emin Efendi'ye kimse açmadı kapıyı, ne o öğleden sonra ne de ertesi sabah...
Polisler kapıyı kırıp içeri girdiğinde çoktan gitmişti Selda. Böcek ilacı pudra şekeri gibi tatlı değildi belki; ama onun yıllardır yapamadığını yapmış, içindeki boşluğu doldurmaya yetmişti...
-------------------------------------------------------
Favori olarak ekle (17) | Görüntüleme sayısı: 383
1. 11-06-2010 13:41 Uzun yıllar Viyana'da yaşadım. Orada,çok fazla sayıda, evinden gelen "dayanılmaz koku" sebebi ile kapısı polis tarafından kırılarak kendisinden ve önceki hayatlarından anca haberdar olunabilen "hayatlar" vardı. Bazen bu "hayat" ların hikayesini yazmak ister, ama kendim de sanki benzer bir "pratiğin" başıma geleceği korkusu ile yazmayı erteler ve kendimi "sürü" ye zor atıp alkol deryalarında kulaç atardım. "sürü" nün bol dumanlı,zıvanası gevşek rahatlığı beni ve "sürü" nün tekmil ehl-i keyfini,ayyaşını,berduşunu,boşvermişini böyle bir sondan korurdu. Bizi korkutan şey sonun kendisininden ziyade o "leş gibi kokma" hatta bizzat "leş" diye adlandıral şeyin kendisi olma hali idi belki de. Yukardaki hikayeyi okuyunca şimdi çok iyi anlıyorum ki bizim, her biri özünde kendi tekil yalnızlıklarını barındıran o meşhum "sürü" nün bireylerini "leş" olma kaderinden koruyan şey kalabalıklar içerisinde geğirebilmeye cesaret etmeleri imiş. Hatta geğirmek ne demek, toplu ossurma şenlikleri düzenleyebilmeleri , giderek iyice zom olup "cemiyetin" ortasına üstüne başına işeyip sıçabilmeleri imiş. yukarda ki hikaye yalnızlık denen illeti o kadar güzel anlatmış ki yazının güzelliğini "ancak evde yalnız kalabildiğinde geğirebiliyor olmak" gibi şahane bir tespit ile tadabiliyoruz. bizim gibi insanlar böyle anlarda , kapı kırıldıktan sonra odanın ortasında yığılı duran cesedden yayılan "leş gibi koku" nun ve bu kokunun bile bir türlü bastıramadığı bir garib yalnız kalma hüznünün ruhumuzda yarattığı acının ötesinde burnumuzdaki pis ceset kokusunun ve ruhumuzdaki hüzün burgacının bir türlü bastıramadığı kalabalık bir şenliğin ve masumane duygulara adanmış pak bir ruhun misler gibi kokusunu duymak ister. işte bu hikaye bize,bu hayatın arka planında aradığımız, görmek istediğimiz bu kokusunu çok güzelce vermiş Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








