| |||||
olta..köprü..balık
- Eskizler >> düz yazılar Devamını oku...
-
Eskizler >> şiirler
KORK HU
ÇÜRÜYOR SU
unutulmuş bir dilde yazılı cüz cüz
her harfi ayrı şer her hecesi keder
keenlemyekun sözümüz külliyen heder
alnımızdan sızan zehirle besleniyor
ağzımızda saklanan hoyrat tarantula
öldürüp babamızı gözümüzün önünde
bayat cesetlerle sevişiyor
yazıklar olsun ona
kadavralarla
bir korku akıyor gürül gürül efkar
ağustos ikindisinde bu çok kötü
kuru dere yatağı yüzümüz çatlak
ateşten bir hu çekiyor rüzgar
şeytani çorak
semender iç çekiyor
çekiliyor çürük su
dökülüyor derimizdeki toprak
Devamını oku... -
Eskizler >> şiirler
soğukluğunun bile donduramadığı
yalnızlığım dolaşıyor damarlarımda.
önümdeki uzun yıllar suça teşvik ediyor,
korkuyorum...kafamı karıştırıyor damarlarımdaki
Devamını oku... -
Eskizler >> düz yazılar
varmak ve var olmak




Devamını oku...

-
Eskizler >> düz yazılar
Acıyı kana kana içerken serzenişlerim; hoyrat bir hattattı, taşlanası yüreğim...
Uzuyordu, uzayıp gidiyordu bir başına ahhhlar, dökülüyordu vahhların ardından, ulu orta eyvallahını hiç sakınmayan yaslar...
Mahmur bir bakışı, yüzdürürken ruhumun ıpıssızlığında; açlığım, can çekişen çelimsiz yaralarımı bastırmıyor.
Cümleten zanlı ilan edilmiş sessizliğim boğazıma takılıyor. Akrep yelkovanın dudağına hırçın bir buse bıraktığında, hapsedilmiş yüreğimle arşınlıyorum kaldırımları…
Gecenin kesilmeyen soluğunda, bir başına kalmış sokak lambaları ise, asırlık yegâne dostundan memnunlar.
Taş gibi hareketsiz yalnızlığımı ve tasalarımı taşımayı meşgale edinen yıldızlarda, kadirşinas bir edayla üzerimde parıldıyorlar.
Velveleye vermeden, Ummanlarımın yeniden canlanması için üzerime sapladıkları ışığın büyüsüyle yol alırken, adımlarımın şekli şemali meçhul olmasını da yadırgamıyorlar.
Uykusuzluğumun gizil ağlayışlarında, gecenin nefesinin kesildiğini algılayamayacak kadar, meziyetini yitirmiş yüreğim, öylesine dalgın ki…
Platonik acılarım, zehrini bırakırken içime; silemediğim çığlığımla yokluğunu bir melodramın gölgesinden içiyorum.
Zihnimin izbe köşelerinde heceler sağa sola çarpa çarpa koşuşturuyorlar.
‘’ Olsaydı olabilseydi; avuçlarına bırakabilseydim ellerimi, aksaydım savrulsaydım, devasa renklerle boyasaydım yüreğini…’’
Çöküyorum, bir duvar köşesine, ağır aksak topallayan bedenim, ruhumu sanki fırlatıp atmak istiyor. Düşüncelerimin, bir bakışa mıhlanıp kalmasına ve yüreğimin cesurca uğuldamasına tahammül edemiyor.
Başıma, savruk darbeler gönderdikçe susmuyor sersem sözcükler, daha çok efeleniyorlar. Çığlıklarım zilzurna kendinden geçmiş yaşlarımı kanatırken, korku veren buhranların menzilinde yok olduğumu hissediyorum.
Umutlarım ise, kalbimdeki gizli özneyi hısım bellemiş debelenirken, bıçakladıkça bıçaklıyorlar üşüyen özlemlerimi…
Çaresizliğin içinde sallanan gecenin içinden sendelenerek yürümeye devam ediyorum. Rüzgârın tenime bıraktığı çıplak dokunuşla bir an olsun kendime gelirken, sokakların tenhalığının üzerime tütsülediği korkuyla, kendimi tek sığınağım olan ve boylu boyunca yaşamıma kaykılan maviliğe savuruyorum.
Deniz kokusu ve uzaklardan gelen bir keman sesinin tehditkâr melodisiyle, üzerime yapışan esinti, tenimi yalarken, çıplak ayaklarıma çarpan dalgalarla ürperiyorum.
Kum tanecikleri, parmaklarım arasına nasıl da sığınıyorlar.
Bacaklarıma dolanan bu serinliğin kalbime dokunmasıyla göğüs kafesimden yükselen huzura bırakıyorum kendimi…
Bir yerlerde sıkı sıkıya kapalı pencereler ardında beslediğim, düşlerimdeki papatyalarda bu değişiklikten oldukça memnun küçük tomurcuklar veriyorlar.
Uzun bir sessizliğin ardından, ayaklarımı yerden kesen ve yüreğime erişmeyi başaran maviliğin, yıldızları koynuna almasıyla, olağan düşlerim, saklandıkları yerden kirpiklerimde asılı kalan tek bir damlaya tutunarak kendini dışarı atıyor.
Unutulmayan o gece düşüyor gözlerimin önüne…
Kahkahalarımız bastırıyordu dalgaları, kocaman gözlerine yıldızların ışıltısı eşlik ederken günahsız özlemlerimize tutunmaya çalışıyorduk.
Öylesine açtık ki birbirimize, yitirdiğimiz ve ertelediğimiz her an’ın dibine vururken, kayıp her saniyeyi canını çıkartırcasına emiyorduk.
Derinleşen mutluluğun gülümsemeleri, tahrik ederken içten içe deliren sessizliğimizi; uzayan efkârımıza yaklaştırmıyorduk hüzünlerimizi…
Söyleşilerimiz kimi zaman ılıman bir yağmur gibi sararken bedenlerimizi, kimi zaman imkânsız imgelerin boşlukta sallanmasıyla şiddetli bir fırtınaya dönüşüyordu.
İşte o anlarda sessiz yakarışların gökyüzünü kaplamasıyla susardık.
An gelir, gülümseyişimizde saklı kalan varamadığımız kelimelerle ve ne olduğu belirsiz alakasız bir cümlenin parıltısında kendimizi bulurduk.
Zaman olanca yüzsüzlüğüyle, ayrılış anonsu yapmaya başladığında sıkıca sarıp sarmalarken birbirimizi, yaslarımızda yapışırken genzimize, evvel bahara düşler biriktirmeye başlardık.
Nereden bilebilirdim ki, sakındığımız sözcüklerle birlikte son kez susacağımızı ve kendinden geçmiş anlarımıza birlikte son defa bakacağımızı?
O talihsiz gece…
Şehir sessizdi.
Sokaklar ıslak.
Bir yakarışa şahitlik edecekti sanki karanlık.
Keskin bir ayaz esti geçti.
Çiğ taneleri serpilirken tenimize…
Siyah bir kaftana bürünmüştü ölüm,
Melekler üşümüştü.
Farkında değildik, yıldızlar üzerimize üşüşmüştü.
Çorak gece,
İlmeği boğazımıza geçirmeseydi,
Aniden ellerimin arasından sonsuza ermeseydi.
Uzaklardaki suskunluğu bile bu kadar hırpalamazdı yüreğimi…
Gidişinin ertesinde, martıların çığlığından anlamıştım, bir şeylerin eksildiğini…
Nerden bilebilirdim ki,
Islak kaldırımlarda canına katledileceğini…
Ebedi yokluğuyla, eksik kaldığımdan bu yana
Uykusuzluğum kemirir, bu lanet şehri.
Ruhumsa evvelinden terk etti beni
Şimdi her daim, zikrederken yüreğini,
Bilirim ki,
O her gece ufukta…
Bense biçare yokluğuyla,
Avare dolanırım ıslak kaldırımlarda…
GAMZE ATAL / 02082009
Devamını oku...



