-
Eskizler >> düz yazılar
Bizler “tutunamayanlar” olarak
tutunamamışlığımızı kabul ediyoruz. Bunu seviyoruz.
“Asla, hiç bir yerde, hiç bir platformda tutunamadım ben” gibisinden saçma
haraketlerde bulunmuyoruz.
Devamını oku...
-
Eskizler >> şiirler
*Mutluluk Filmine ve düşleri kanatılan tüm Meryem'lere...
Tanrıdan yeni kopmuş gibiydim,tertemizdim…
Acı bir deneyimi yeniden yaşamak gibiydi her tensel temas
Severek bozduğum aşk oyununun
Alkolik ruhlara sevdalı,
Ağzı alkol kokan kadınlara hayran adamı
Belki de ben sana göre kirlenmek için fazla temizdim
Tüm ahlâksızlığını upuzun cümlelerinle aklamaya çalışırken
En masum düşlerimi tarıyordun,
Bilmiyordun…
Artık Beyoğlu’nda rimeli akmış fahişe gibi sarsaktı zaman…
Ruhumun aşkla seviştiği adam
İlk heyecanım
Hızlanan nefes alışlarım
Anlamsız tatmin olma çabalarım.
Sen bir kız çocuğunu kadın etmeye çalışırken
Derinlerimdeki ıslaklıkta kaydırıyordun sertleşmiş düşlerini
Bilmiyordun…
Sana göre erkekliğinin temsilcisi kadınlığımdaydı yalnızca
Silüetimin acıyla kıvranan hıçkırıklarına inat
Sıcaklığıma boşalıyordu biriktirdiklerin
Sert,şehvetli
Oysa gözyaşlarıyla altından bir kız çocuğu kayıp gidiyordu
Gözyaşları kadar kadın oluyordu
Bilmiyordun…
Aşkta kör değilim artık,pratik vedalar düşlüyorum,ölüm gibi örneğin…
Ölümü oyalarım ben,şimdi sen kaç
Senin için de boğulurum kırmızımda
Sırtını okşar gibi okşarken ellerim sessizliği
İntihara meyleden acılarımla beklerim ben
Bembeyaz çarşaftaki kan lekesi gibi
Hiç düşüme dokunmamışken,ağzının kenarındaki gülüş
İyisi mi gitme,lafını bile etme sen
Gidersen kirlenirim adam
Gidersen
Kirlenirim!
Devamını oku...
-
Eskizler >> düz yazılar
Yatakta uzanıyorsun.Örümcek ağının narin yapısına çivilenmiş sivrisinekler gibi kıpırtısız ve yensem de bitse der gibi bir uzanış ve susuş hali.Tavanın her zaman pürüzlüydü.Beyaz, aşağı doğru sarkıtları olan bu tavan üst kattaki komşuya göre tabandı.Demek ki aynı şey farklı yerlerden ve yaşantılardan bakıldığında ayrı amaçlar için kullanılıyordu.Senin ulaşamayacağının üzerinde bir ötesi ayak gezdirebiliyordu, koşabiliyordu hatta iki buçuk yaşındaki kız çocuğu bu tav/banın üstünde tepinebiliyordu.
Duş almak için banyoya geçiyorsun.Aynada beyaz bir yüz ve küçük kahverengi gözler karşılıyor seni.Yaklaşık 37 senedir aynı gözlere sahipsin.Üstelik onlardan sıkıldığın da olmadı hiç, şaşıyorsun.Yine sabah erkenden çıkmış olmalı evden.Dolabın çekmeceleri açık bırakılmış belli ki beyaz gömleğini bulmakta güçlük çekmişti her zamanki gibi.Dolabı açıyorsun.İçin götürmüyor kalabalık bir kahvaltıyı.Kapatıyorsun ve bir kahve yapıyorsun kendine.O sırada kapı çalıyor.İki ekmek ve günlük gazeten...Nedense öteki gün bayatladı diye birini atacağın ekmeği tam on bir senedir sipariş ediyorsun ve on bir senedir her gün bir ekmeği ufalıyorsun balkon demirinin altına.Her ne kadar Nilgün'ün sözünü tutmaya çalışsan da, öyle ya "kuşlara iyi bakın" demişti intihar mektubunda, aslında sen biraz da bahane giydiriyorsun bayat ekmeklerine.Onlar senin iyiliğinden değil, kocanın eve erken gelme ihtimaline karşı alınmış karın toklukları.
Duş almak için banyoya giriyorsun.Omuzlarında vişne çürüğü izler...Tadı güzel midir ki?Ne garip değil mi, insan kendi tadını hiçbir zaman bilmiyor ve öğrenemeyecek.
İzmarit çiğneyen kaldırım taşları gibi,
Üstüne basılıyor saçlarımın.
Ben hiçbir zamanı yetiştiremedim
Koşuda düşen at bünyeme.
Ve korktuğumdan fırlattım sırtıma çökenlerimi,
Yorgunluğum hükümsüzdür.
Buz tutmuş karların altında eski sıcak giz değil mi oysa?
Çıkacaksa çim yeşili ortaya,
Ki bir gün ben de düşeceksem bu yeşilin altına,
Gözümü alan beyaz her zaman beyaz mıdır sadece?
Cennet bile yedi katsa,
Kaçıncı katındayız dünyanın?
Zeminin manzarası buysa ,
Çatı katına gömün bedenimi öldüğüm vakit.
Tenler birer leke sevişirken gece vakitlerinde.
Cuma günlerinin mübarekliği tutuyor da
Günaha giriyor diğer altı gün,
Altısının da altı yatak,
Üstü bir at, bir kısrak.
Omzumda vişne çürükleri ezilmiş
bahar gecesinde,
Annem olsa reçel yapardı.
Ben dokunamadım bile.
Hayatı baş aşağı izlemeye kalkmış bir yarasa gibi gecenin orta yerinde kalıveriyorsun bir dalın altında.Dünya ters geliyor uçmaya başladığın her vakit.Seneler önce evleniyorsun his boşluğu kabarık bir adamla.Başarının yüksek, isteğinin yok olduğu bir meslekte en iyilerden biri oluyorsun.Çocuk doğurmayı çok istiyorsun, eşin istemiyor, o yüzden hep zayıf kalıyor göbek kısmın.Bir dağ gölü kasabasında uyanmayı diliyorsun; fakat yine beton evinde uyanıyorsun storlu perdelerden içeri sızan gün ışığıyla birlikte.
Sen hayatı baş aşağı izlemeye alışkın bir yarasa gibisin."Uçuyorum" dediğin an insanlara göre olağan, kendine göre ters hayatta havalandın.
Tutup iki omzundan hayatı sarsasın var, tam yakaladım diyorsun, insanlar gülmeye başlıyor, bu kadın paçasına yapışıp hayatın ne dileniyor diye.
Baktığın yere göre düz duran her şey nasıl da değişir görüyorsun.Duşunu aldın, evden çıkıyorsun, arabana biniyorsun, en sevdiğin şarkı çalıyor kulaklarında " La Alegria"... Üstelik senin "seni sevmenin günahını ödemek için yaşıyorum." diyebileceğin biri bile yok artık.Her şey alelade, her şey öylesine, biraz da öyle olması gerektiği için öyle işte.
Oturup ağlıyorsun, değiştirmek için ortalama belki de 30 senenin daha olduğu hayatı hala kabulleniyorsun diye.
Sinem Sal
Devamını oku...
-
Eskizler >> düz yazılar
Bilekleri tavanı izliyordu. Ben bileklerini...
Devamını oku...
-
Eskizler >> düz yazılar
Hüseyin adliyenin 2. katını tek başına temizleyen ondokuz-yirmi yaşlarında bir delikanlı.İri boyu, kocaman kafası ve incecik boynu ile hüzünlü, duygulu bir çocuk Hüseyin. Sigortası var mı, yok mu bilmiyorum. İzol'un bilmem hangi köyünden çalışmak için kalkıp Malatya'ya gelmiş. Kimleri nasıl aracı ettiyse bir temizlik şirketinde işe girmiş. Lise çıkışlı bir genç. Saf temiz bir çocuk ve sanıyorum ki Hüseyin bir kızı seviyor.
Güzel bir iş özlüyor Hüseyin. Harıl harıl çalışıyor. Bir yandan da fırsat buldukça KPSS Kitabının fotokopilerinden ders çalışıyor.
Rehberlik Portalı'nda Sevgili Çağla'nın açtığı Deli Gömleği üyelerinden Sevgili Mari'ye mesaj yazdığımı görünce:
-Abi ben de şiir yazıyorum. Sana versem benim için yayınlar mısın? Diyor.
-Bakayım. Azıcık beğenirsem yayınlarım. Çok kötü ise kusura kalma diyorum.
-Abi şiirim yayınlanırsa bana bir faydası olur mu? Diyor. Bu soruya vereceğim yanıt üzücü olsa da
-Olmaz Hüseyin! Diyorum.
-Yani tanınmaz mıyım diyor, çevrem olmaz mı? Ekliyor:
-Yani iş için abi...
-Olmaz! Diyorum.
Hüseyin'le konuşmamızın tam da burasında Vahap Okay'ın anlattıklarını anımsadım. Niğde'nin o zaman ilçesi olan Aksaray'ın Ortaköy'ünden Vahap Hoca'nın bir tanıdığı gelmiş.
-Hocam kitabımı yayınla artık ben de meşhur olmak istiyorum demiş. Vahap Hoca bu, üzmeden iğnelemiş.
-Cuma günü Beyazıt Meydanı'na git. Caminin minaresine çık. Ben birkaç foto muhabiri göndereyim. Sen namaz kılanların üzerine i-şe bir anda meşhur olursun demiş.
Belki de güldürmüştür adamcağızı. İşine karışılmadığı sürece Vahap Haca'mın yüz ifadeleri hep sevecendi. Ciddi ama asık suratlı değildi. Bu yüzden adamın gülmüş olabileceğini düşünüyorum. Ya da içinden küfrederek ayrılmıştır, "Duvara ve Davara Gönderilmez!" Kolay İlan Gazetesi'nin küçücük karmaşık bürosundan.
Karmaşık diyorum. Aslında karmakarışık. Benim şimdiki çalışma odam ve beynime benzeyen daracık, her yerde üst üste konmuş, tozlu kitap, dergi, gazete yığını... Benim odamda fazladan CD-Romlar, DVD-Ramlar ve her çeşit bilgisayar malzemesi... Vahap Hocam bir gün notlarını almak, yazılarını daktilo ettirmek için bir sekreter almış. Kızcağız, bakmış her taraf karmakarışık, toz, is, pas içinde. Kendince bunları temizleyip düzenlemek istemiş. Vahap Okay, ben tanıdığımda seksen yaşındaydı. Saat gibi işleyen bir beyne ve hiç teklemeyen bir hafızaya sahipti. Onca karışıklığın içinde en küçük bir notu bile bir kez uzanarak bulabiliyordu. Sekreter aldıktan sonra, belki de bir duruşmadan çıkıp büroya dönünce neye elini atsa bulamıyor. Çok sinirlenmiş ve derhal kızı kovmuş. Ondan sonra da işine karışmamak üzere anlaştığı Musa Ateş'i işe almıştı. Malatya'ya yerleştiğim güne kadar Musa yanındaydı. Hocamı iki yıl önce 95 yaşında kaybettiğimi öğrendim. Sözleri ve eserleriyle daima bizimle olacak!
Sevgisini şiire dökmüş Hüseyin. Saf temiz duygularla sevdiği kızı övmüş. Sevdiğini çiçeklere, güneşe..., içinde patlamak üzere olan duygularını bir volkana benzetmiş. Ama aynı şeyleri yineleyip durmuş.
-Otur bir çay iç dedim. Oturmadan cebinden dörde katlanmış bir kâğıt çıkarıp uzattı.
-Şiir bu abi, isim koymadım. İsmini sen koy dedi.
Alıp okuyorum. içimden birbirine acı çektiren insanlara kızıyorum. Arabesk kültüre kızıyorum. Belki de Hüseyin'in sevdiği kız ömrünce böyle bir aşk bulamayacak. Belki daha zengin bir düğün töreniyle evlenecek. Ama böyle bir sevgi bulamayacağını, belki kısa bir süre sonra boşanacağını ya da sevgisizlik ve ilgisizlikten kocasını aldatacağını düşünüyorum.
Her neyse Hüseyin'in şiirini okuduktan sonra;
-Bak Hüseyinciğim birinci dörtlüğünü yayınlayacağım. Gerisi ise aynı şeylerin tekrarı... Şu şu şu... Anladın mı? Bu nedenle sana farklı gibi görünen diğer iki dörtlükte aslında aynı şeyleri söylüyorsun.
-Tamam abi doğrusunu sen bilirsin. Diyor.
KIR ÇİÇEĞİM
Baharın en nadide köşesisin
Güneşin en parlak ışığısın
Dünyanın en güzel kokususun sen
Sen benim kır çiçeğimsin
Hüseyin Aydemir
Bu sin ekini çıkarıp yerine üç nokta koyacağım. Buna benzer daha fazla şeylere benzettiğin anlamı versin diye yani şöyle:
Baharın en nadide köşesisin
Güneşin en parlak ışığısın
Dünyanın en güzel kokususun sen
Sen benim kır çiçeğim...
Anladın mı?
-Adı da "Kır Çiçeğim" olsun. Tamam mı? Diye soruyorum.
-Tamam abi ben senden iyi mi bilecem. Anlaşıyoruz. Seviniyor. Her zamanki hüzünlü ama gülüyormuş gibi görünen maskeli yüzüyle, biraz daha dişlerini göstererek;
-Biraz daha arabesk mi dinlesem abi? Diye fikrimi soruyor.
-Hayır Hüseyin, arabesk dinleme. Arabeskten ancak çaresizliği, ilenmeyi öğrenirsin. Kitap oku diyorum.
-Okuyabildiğin kadar. İstersen sana getireyim diyecektim ki çağırdılar gitti.
Bir süre sonra lavabodan dönerken yanında bir katip, bir mübaşir Hüseyin'i bankın arkasında yarı uzanmış gibi görüyorum. Yanına gittiğimde topuğundan kanlar aktığını görüyorum. Atılmak üzere bankın altına birkaç eski klasör bırakmışlar. Hüseyin de atılmış klasörleri çöp poşetine sığdırabilmek için boyutlarını küçültmek amacıyla ayakla çiğnemiş. Klasörün evrak takılan mandalının çivimsi metal kısmı ayakkabısını delip geçmiş, topuğuna girmiş. Klasörü ayakkabıyla birlikte çekip almışlar topuğundan. Hüseyin kirli bir bezle sarmış ayağını ama halâ kan damlıyor.
-Bir doktora git. Böyle olmaz diyorum.
-Yok abi daha işim var.
-Ya boşver sen işi, yerine birini verirler diyorsam da ikna edemiyorum. İdari İşler'e haber veriliyor. Bir arkadaşı geliyor. Hüseyin:
-Geçer, bişi olmaz! Diyor.
-Tetanos falan olursun, mikrop kapar ayağın iyileşmezse hiç çalışamazsın driyorsam da faydasız. Hüseyin o gün seke seke çalıştı.
Bugün de aynı şekilde hiçbir tedavi yaptırmadan aksaya aksaya çalıştı. Öğlen yemek dönüşü Hüseyin'i yine bankın arkasında yarı uyur gördüm. Yaklaştım. Benzi atmıştı. Biraz daha kızgın bir tavırla;
-Neden doktora gitmedin? Dedim.
-Abi ayağım sancı yaptı. Galiba iyi değilim ama geçer! Dedi. Bir arkadaşıyla gönderdik. Gitti. Sanırım yarım saat sonra pansuman yaptırıp döndü. Yarım gün bile dinlenmeyen, doktora gitmekten çekinen Hüseyin ve Hüseyin gibiler belki de güç belâ buldukları işi kaybetmekten korkuyorlardır, kimbilir?
Sev Hüseyin! Önce bir kişiyi seveceksin. Daha sonra tüm insanları seveceksin. Tüm ezilmişliğine, çaresizliğine karşın sev insanları. İnsanlığın kurtuluşu birbirimizi sevmekten geçer! Köyünü sev, halkını sev! Geldiğin yeri unutma!
Cumali Cumalioğlu
26 06 2008 15:10
Devamını oku...