Menu Content/Inhalt
Güverte arrow halis

üye girişi

olta..köprü..balık

  • Eskizler >> düz yazılar

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

     

     

    Ölüme yeminli bir tabur askerin hedefe kilitlenmesi gibi kilitlendim
    düğünsüz gelinin,
    henüz bölünmemiş ganimetlerine,
    daha yağmalanmamış ikinci bir sevdanın ayak izlerini,
    şiddet kullanarak silmeye çalışan fikrine.


    Lüzumsuz terkedişler kentini biraz önce geçtik.
    Bindiğim otobüs bu gece bakire bir gezegene çıkıyor.
    Düşünebiliyor musun, o koskoca otobüste bir başına yetim,
    bir başına tektik.
    İhtiyaç molasında tanrıya daha yakın olsun diye gençliğim
    biraz uyuşturucu aldım
    biraz yıldız.
    Endişelenme, giderken keneviri kasıklarına en yakın meridyene ektik.
    Ve bitsin..
    Evet bitsin diye çocukluğumdan yadigar bu korkunç ergenlik sancısı
    eski bir oyun aldım,
    yeni bir tetik!


    Tekme tokat dövülmüş bir surat gibi dağıldım,
    mosmor rüyanın,
    makası kırık kısmına.
    kahramanlarımızın cesetleri kutsal kitaplarla beraber yakıldı
    İntiharla es zamanlı, bir önceki ihtiyac molasında.
    Biraz daha içsem daha güzel olacak diyorum, beni uyutun,
    ibadetin makas alınmış, kızıl yanağında.
    Bir sır gibi saklayıp durdum mutsuzluğu, ama artık öğrenmelisin;
    O, iki şahitle beraber bu gezegenden taşındı
    bırak artık, o gelinliği arama!


    Bana biraz mutsuzluk getir muavin
    köy koksun sevgilim, biraz kekik.
    Düşünebiliyor musun muavin, düşünebiliyor musun;
    sevişmekten yorgun düşmüş bir kadın gibi bize bakan bu yolda
    bir başına yetim
    bir başına tektik!


    "Aşkım iki şişe şarap devirdim. Beni merak etme. Sen intihar et lütfen "

    Üzgünüm sevgilim
    gideceğim gezegende yer çekimi yok.
    ve artık sorumluluğu olan bir babayım;
    senden gizli iki meteoru evlat edindim; adı Endişe adı Olgu
    Üşümesin diye ayaklarım, üzerindeki tüm yıldızları da kendime çektim.
    Şarabın ağzı açık kalacak şimdi
    hep bir yerin açık; bozulacağız galaksinin mahremiyetine doğru.


    (Hey muavin, sanırım şu gezegenin adı dünya ve saygı yok orada.Hâlâ güzel, hâlâ yakışıklı bu gençler, ama baksana ne mundar bir durum; ayakta gidiyor cehenneme şu yaşlı, şu çirkin ölüler.)


    Yan koltuktaki biletsiz intihara sırtımı dönüp uyuyorum sevgilim.
    Sana iyi geceler.

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

    Bir ışık gördüm ufkun da ötesinde,

    Koşmak gerek, kanatlanıp uçmak gerek.

    Sende orda mısın hey gidi koca çınar,

    Derdin ya hep, yükümüz ağar…

    Daha da çöktü be omuzlarım,

    Dik durmaya çalışsam da

    Şimdi daha da aşağı yürüyor başım.

    Bir ışık çarpıyor âlemlerin de ötesinden,

    Yüreklerin ta içine.

    Koşmak gere, koşuyorum da

    Kanatlanıp uçamıyorum be koca çınar,

    Yükümüz ağar…

     

    Gün gelecek kanat çırpacak düşen her yaprak sizin için

    Ayaklarınızın altına halılar serilecek, saf ve temiz

    Yalnız kırılgan.

    Basmadan uçacaksınız

    Kırmadan çırpılacak kanatlarınız

    Dağlamadan tek bir teni bile.

    Hep o güneşe varıyorum sanacaksınız

    Lâkin asla ulaşamayacaksınız çocuğum.

    Farkındayım çıkmıyor aklınızdan,

    Buz gibiydi tenim teninize değdiğinde,

    Ama biliyorum ki;

    Hâlâ hissediyorsunuz sıcaklığımı yüreğinizde.

     

    Nasıl çıkar aklımızdan,

    Soğuktu, buz gibiydi ölümün tadı ellerimizde.

    Kaskatı kesilmiş bedenini, biz verdik toprağa ellerimizle.

    Bundandır belki de, titriyor tenimiz, her aklımıza geldiğinde.

    Fakat o sımsıcak yüzün, hâlâ gülümsüyor yüreğimizde.

     

    Kanat çırpsak ta nafile, varamayacağız asla o güneşe…

    Siz olduğunuz yerde bekleyin çocuğum,

    Sıcak bir yürektir o güneş nefesinizde…

     

    Ölüm sadece ölümdür bedenler için

    Ben yeniden doğdum sizlerle,

    Yalnızca bekleyin, yaradan uzatacak ellerini size de.

    İbrahim kabahaliloğlu(babamıza)

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    Gözlerime inen perdenin ardına gizlenen, tesellisi olmayan bir düş’tü gördüğüm…

    Feri sönmüş, takati kalmamış bir gecenin içinde savrulurken ruhum,

    Gölgen, kıvrılıp uykuya dalmıştı başucumda…

    Ve biliyordum…

    Düş(tü)…

    Düşecekti…

    Günün, geceye olan özlemini inceden inceye hissetmeye başladığı, güzün üzerindeki hüzünleri törpülediği ve martıların ufukta aheste aheste ilkbaharı karşıladığı kızıl bir gün batımıydı.

    Gündüz, bir anlık özlemine ket vuramamasından muzdarip, zamansız bir vakitte kendini karanlığa teslim etmesiyle, melekler martı kanatlarıyla bir hale savurdular.

    Geceyi üzerine çeken bir kuzey yıldızının, alaca maviyle buluşması için randevu alındı.

    Mürur u zamandan…

    Onu ilk gördüğüm an…

    Avuçlarımda içten içe yanan yüreğim, aniden hesapsızca gün yüzüne çıkan bir bulutun ince narin dokunuşuyla, kendini o uçurumun kenarında buldu.

    Yalnızlığımı kayalıklar hissetmiş olacak ki, dalgalarla iş birliği yaparken, kırık dökük kalpazan vakitleri ruhumdan söküp alma niyetindeydiler.

    Kumsala sinsice yuvasını kuran yıldızların gölgesinde, gözbebeklerim imkânsız bir kehanetin, girdabında asılı kaldı.

    Gökyüzü, bir tutam rüzgârını tenime deydirse ve bir an dokunsa bedenime, savrulup gidecektim.

    Biliyordum…

    Düş(tüm)…

    Düşecektim…

    Her gün aynı saatte, o uçurumun kenarına gelen bir adamın, emsalsiz güzellikteki denizi ve gökyüzünü seyre dalmasıyla, çaresiz vakitlerin üzerime işleyeceğini henüz bilmiyordum.

    Sarp kayalıkların en tepesinden dalgaların kucağına uzunca bir olta fırlatırken, sanki düşlerini uçsuz bucaksız maviliğin en dibinden toplamak ister gibiydi.

    O vakitten sonra, öngörülen bütün yasakları un ufak edip, nasihat sözcüklerini uzak diyarlardaki kilitli kapılar ardına göndermek istedim.

    Heybetli dalgaların ucunda oradan oraya savrulurken, ansızın ruhuma dokunup beni tarumar ettiğinde anlamıştım; yıldızlardan kayan bir mevsimin sıcaklığıyla karşı karşıyaydım.

    Çok zaman onu, uzaktan sessiz sedasız seyre dalardım. Akşamın ılık melteminin dokunuşuyla, hüzünlerinin yamalar içinde kalan kısmının, yüzündeki fevri isyanlara dokunup geçtiğini görürdüm.

    Ruhunda kavrulan ve inceden inceye alevlenen bir iç çekişin kol gezdiğini hissederdim.

    O ıssız vakitlerde, dalgaların sesini dinlemesinden ele vermişti, kimsesizliğini…

    Yine bir akşamüstü, kayalıklarla vals yapan maviliğe, oltasını fırlatırken sırrını çözmüştüm. Heyecanının ardında köşe bucak gizlediği özlemlerine, o uçurumun kenarında kara kalemle hayat verdiği yüzleri armağan ediyordu.

    Her attığı oltada o suretlerin canlanmasını ister gibiydi.

    Bazen, kendi kendine dile getirdiği şiirlerin göğe olan yansıması, semada gökkuşağı olup, baştan aşağı yağarken üstümüze, buna en çok dalgalar sevinirdi.

    Bazen de, çığlıklarını ezberine alıp küsüp giderken, pare pare eksildiğini hissederdim.

    İşte o zaman, yerin ve göğün birbirine girmesi için bildiğim bütün duaları avuçlarımın arasında okuyup, rüzgârların kanatlarıyla yüzü suyu hürmetine arşa gönderirdim

    Ama o bunu hiç bilmedi…

    Bir başına kalmışlığının safi hüzünleri yağarken üstüme, bakışlarında karanlıklar içine gömülmüş bir şehrin ıssızlığını görürdüm.

    Mutsuzluğunu algıladığım vakit, onunla bezediğim düşlerimi kasırgalar yerle bir ederdi.

    Yitip gideceği ve bir daha asla o uçurum kenarına gelemeyeceğini düşündüğümde, karanlık dalgaların dibinde sıtma nöbetleri geçirmek isterdim.

    Yabancı olduğum duygular, soluk almaya başlarken içimde, gözlerimi kapatsam ve hani sanki bir kere kırpsam, kaybolup gidecekti.

    Biliyordum ki, bir gün ufkumda ve yüreğimin kuytusunda sırra erecekti.

    Uzaktan usulca, onu seyretmeye öylesine alışmıştım ki, bir acı bulutu üzerime kondu konacaktı. Hissediyordum.

    Köşe bucak sakladığım çırpınışlarımı fark eden okyanusun ve göğün üzerime yazdığı fermandan habersiz, yüreğimi her gün o sımsıcak zaman dilimine gönderiyordum.

    Poyraz rüzgârın üzerime gönderdiği savruk tokatların şiddetini hissettiğim, kiremit rengine bulanan bir akşam vakti, onu görmek için büyük bir hevesle gittiğim kayalıklarda yoktu.

    Ay ışıltısını, zifiri karanlığa savururken, göz pınarlarımdan akan bir inci tanesi dalgaların dibine vurdu.

    Gün ağarmak üzereydi…

    Okyanusa geri dönme vaktim gelmişti.

    Onu son bir kez görmeden gidemezdim…

    Fermanım elime verilmişti, bir daha asla bu kayalıklara gelemeyecektim.

    Yıldızlara, geceye ve dalgalara karşı gelmiş,

    Bir adamın yüreğime ağlarını örmesine izin vermiştim

    Ağlıyordum, ağarmıyordu içimdeki çaresizlik…

    Gün ışığı yavaş yavaş bedenime dokunurken, pul pul dökülüyordum.

    Dalgalar, haince pusu kurarken hayallerimin üzerine,

    Kendi fermanımı kara kalemle yazıyordum geceye…

    Kayalıklarda vurgun yemiş, mavi bir deniz kızıydım.

    İmkânsız bir düş’e savruldum.

    Biliyordum…

    Düştüm…

    Düşecektim…

     

     

     

    GAMZE ATAL...

     

    Devamını oku...

halis Profil Sayfası
halis
İzlenme 1178
Çevrim Durumu OFFLINE
Üyelik tarihi 03/14/2008 11:01:43
Son giriş 08/31/2010 10:45:13
Son güncelleme 07/31/2008 16:31:47
 

Yazılar

GünKonuİzlenmeOylama
Tuesday, 21 April 2009YAŞAMIN NERESİNDE DURUYORSUNUZ ?523 / 0

Additional Info

Ülke: türkiye

seyir defteri

Üyeler: 376
Ezkizler: 1065
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 1051356
057.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com