fazlaydı belki hayat
verdim ama
alamadım üstünü hala geri,
o da kalsın be anam
neye yarar ki
olmadan yanımda
bir diğer parçam.
kalsın ki
harcanmasın o da
bütünlüğe varmadan.
bir yerlerden düşerken aşağıya
sesini duyarım belki
yine aranır gözlerim
bitmeyen sözlerimi
bilirsin sen derdimi
demez miyim
yine sevdin mi beni..
o da kalsın be anam
neye yarar ki
olmadan yanımda
diğer parçam.
yine çıktım mı
ararken bozuklukları
doldu mu avucuna
kan gibi adım.
Bilmez misin
silinmez bir lekedir
adın anlımda
ve
her dokunuşunda
sen adıma
kanar gözlerim
dolar avuçlarım
avucuna dolar yine canım
dökülürken parmak aralarında
kıyamaz dersin
al yine sende kalsın adın.
o da kalsın ben anam
neye yarar ki
hayatım olmadan.
unutulmuş bir candan
çıkar ruhum
çatlayan bir camdan sıyrılır yine
rüzgar gibi
eser sonbahar yapraklarıyla
döner dolaşır
yine gelir bana
ama
o da kalsın be anam
istersen toprağa sal hiç dokunmadan
bir ümit
bir filiz daha çıkar belki canımdan
onu da koparır alırsın sen
ikimize de acımadan
yine dolanır adım diline.
Bu hayat Sevda Film Stüdyolarında renklendirilmiştir.
"buz dağında eşkiyacılık oynayacak kadar ahmaksın sen.
Titanic’den hiç haraç kesilir mi oğlum."
diyip, gittin.
kar yağıyordu.
kar kendi göğüne geri düştü sonra.
melekler, buz dağında çiçek toplamaya giden çocukların
bazen renkli
bazen renksiz gözlerinde biriktirdi gidişini.
karnımı doyurdum gidişinle.
ne zaman boğazımda bir sevda kalsa,
yemin ederim bir tek ant içtim üzerine;
seni özlerken açlıkla terbiye ettiğim yanlarım,
sana aç yanlarım.
bunları yiyerek büyüyüp serpilecekti
sonraları kısmetlerine hayır diyecek o yıkım.
"ben kardan kadınla sevişmiyordum.
sadece ruj sürüyordum ona."
dedim.
dinlemedin.
kar yağıyordu.
kar bir volkanın ağzına düştü sonra.
anlamıyorsun;
serin bir cehennem vaadetmedim
ya da cennetin tapusunu sana.
ellerimi tuttuğunda,
yanık yürek kokusu altında bir sobaya sarılıyordum sanki.
oysa sen kestane kokusunu seviyordun.
bir kestane kabuğunu,
bir yaranın kabuğunu çatlatacak kadar yanmamış mıydım yoksa sana?
adın bir cenaze marşı gibi düşüyordu ağzımdan kulaklara.
adın, evden kaçmış bir kız çocuğu gibi düşüyordu ağzımdan kötü yollara.
uçurumlarına adını bağırıyor hala yamaçlarıma gömdüğün erkek cesetleri; "lan kahpe!"
küfrünü sığdıramıyor ölüler sağlar kadar 23lük şişelere.
ama nafile,
bir seri katilin gözlerinde tanımamış mıydım sanki ben seni?
- eğer, meleklerin tek intihar yerinin dudaklarım olduğunu düşünüyorsan hala
kalbim kırıldığında, kalbim çok çok kırıldığında
infaz edilmiş bir atın ismiyle çağır beni. -
Hatırla. "kaç dağ istiyorsun kızımın peşini bırakmak için" demişti.
Şirin’in babası Ferhat’a.
"kazması elinden ameliyatla alınmış Ferhat’sın sen.
hiç kazma vurulur mu lan buz dağına?"
dedin.
kar yağıyordu.
kar Şirin’in bağrına düştü sonra.
yazık, hiçbir zaman öğrenemeyeceksin.
aramızdaki buz dağını parçaladı diye teşekküre gittiğimi ona.
Geçen yılı masaya yatırmış; elindeki neşterle sağını, solunu yararak inceliyordu. Düğüm düğüm olmuş politik damarlarını açmak için uğraşırken; ölümün ne anlama geldiğini bile bilmeden ölen çocukların yılın kalbinde açtığı yaraları incelerken; beyindeki ‘neden’ diye haykıran soruları çözmeye çalışırken; eski yılın bembeyaz saçlarının arasına sıkışmış şarapnel parçalarını temizlerken, kulağında bir çınlamaya dönüşen; siyasetçi yalanlarını silerken;kendini çaresiz, yaşlı bir doktor gibi hissetti.
Oysa umudun ne anlama geldiğini ve insanların asıl umutsuz kaldıkları zaman tükeneceklerini biliyordu. Umut etmek demek: gerçeklerden uzaklaşmak demek değildi. Omzuna yüklenen binlerce sorun, her gün aynada yüzüne yeni bir ifade katan derin çizgiler, haberleri izlerken içini, beynini kemiren fare onu yeterince umutsuzluğa itmişti.
Birden aklına çocukluğu geldi. Annesinin ona aldığı ilk ince, uzun bebek için ne kadar için ne kadar sevindiğini ve her gün o bebeğin saçlarını tararken hissettiklerini anımsadı. Oysa şimdi o bebekler kendisi için ne kadar da anlamsız ve gereksizdi.
Anladı ki, kendisi için hiçbir anlam ifade etmeyen bir yaş pasta bile, çocuklar için ne kadar da özel ve değerliydi. Hemen mutfağa geçerek bir çikolatalı pasta yaptı. Üzerini en renkli şekilde süsledi. İçinde bir yerlerde bir kız çocuğu onu sevinç içinde alkışlıyordu. Gülümsedi, ufacık umut kırıntıları yaşamak bile mutluluk vericiydi.
Az önce neşterle parçaladığı eski yılın cesedini yastığının altına saklayarak; yeni yılı masaya yatırdı. Üzerine biraz sevgi, biraz sanat, biraz barış, biraz umut, biraz neşe dolu sözcükler serpti. Pastayı da onun üzerine yerleştirerek, mumlarını yaktı. Her şey çocukların mumu umutla üfleyebilmesi içindi. Bizim yaşadığımız tüm gerçekler, gözlerinin içine sokula sokula çocuklara gösterilemezdi.
Gülümseyen gözlerle mumlar üflendi. Bize göre umutsuzca, ama çocuklara göre…
Uyandığımızda gün doğmuştu. Sarılıp bir kez daha öptüm, onu. Geceden daha uzun, soluklu. Güldü. Yüzüne dolanan saçlarını, hep hayatı sarıp sarmaladığını, umutla taşıdığını düşündüğüm elleriyle topladı, kalktı. Perdeleri sıyırdı. Güneş ilkten hüzünlü sonra canlanarak girdi geceden yorgun odaya, hayır, odamıza.
-‘Dün yağmur vardı, bugün ise gün ne kadar aydınlık…’
-‘Bir şair gibi konuştun dedim, doğrulurken.’
-‘Güldürme beni dedi.’
Oysa gülen bendim. Kalktım. Giyindim. Gittim, kütüphaneden bir kitap çektim.
-ELDE VAR HÜZÜN-
Okuyarak girdim odaya. Camın önündeydi ve yüzü bana dönüktü. Yüzündeki çocuk şaşkınlığı. Alışmamıştı benim garip huylarıma.
-ELDE VAR HÜZÜN-
Şiiri bitirdiğimde elde olmayanları düşünerek susmuş olmalıydık, bir süre. Sessizliği bozan olmuştu.
-‘Ya yaşam dostum? Nerede?’
Dışarıda demiştim. Her gün karıştığın o bilinmez kargaşanın içinde. Aynanın önüne oturmuş, saçlarını tarıyordu. Tüm çıplaklığıyla.
Derin bir düşten uyanmış gibi duymuştum, dediklerini.
O ise devam etmişti.
-‘Yaşam yoksulluğun çıplaklığıdır. Giyinik olmak ve soyunmak. Sonra çıkmak, yürümek, biliyormuşuz gibi yapıp bütün gün çalışmak ve sonra derin bir boşlukla dönmek.
İnsanın tanıdığını zannettiği birinden duydukları hep şaşırtıcı olmuştur. Çünkü yanındadır o, içinde, arkanda, telefonun çok uzak olmayan bir ucunda, belirlenen bir yerde seni beklemektedir. Biraz kaygılı ve az mutlu.
-‘Acıktın mı?’
Kafasını hayır anlamında sallamıştı. Doğrusu ben de bir şeyler yemek istememiştim; ama soru ağzımdan bir anda çıkıvermişti.
Kitabı aldığım yere bırakırken, giyiniyordu. Elimi-yüzümü yıkadım. Sakallarım ne kadar uzamıştı. Kaç gündür kesmiyordum. Beş, on… Daha da fazlası olabilirdi.
-‘Yaşam hep ertelemek mi?’
Bulaşmıştı işte. Odaya döndüğümde, camı açmış, sigara içerken bulmuştum onu. Dalmıştı. Girdiğimi fark etmemişti. Yanına yaklaşıp, sağ yanağına içten bir minik öpücük… Öylece bakmıştı. Donuk gözlerle ve anlamsız bir yüz ifadesiyle.
-‘Neyin var ne oldu?’
-‘Hiç gitmişim öyle.’
-‘Çıkalım mı?’
Olur demişti, çıkalım ve bir bilinmezliğe daha başlayalım.
Sokağa çıktığımızda güneş iyice yükselmişti, tepemizdeydi artık. Koluna girmiştim. Uysal bir kedi tatlı ev sahibine nasıl usulca yaklaşırsa, öyle.
-‘Soyunalım mı yoksulluğun çıplaklığı?’
Babam gibi dönüp cevaplamıştı beni. En az ona bu kadar benzeyerek, sinsi; ama gene de gülerek.
biliyorsun, ölüm diye bir şey yok, diyor adam kadına.
biliyorum, evet, artık öldüğüme göre, diyor kadın.
iki gömleğin de ütülendi, çekmecede,
sadece küçük bir gül benim özlediğim.
yannis ritsos
seyir defteri
Üyeler: 345 Ezkizler: 1009 Web Bağlantıları: 8 Ziyaretçiler: 910049