Menu Content/Inhalt
Güverte

üye girişi

olta..köprü..balık

  • Eskizler >> düz yazılar

     

     

    Başa belâ, yüreğe cefa hüzünlerim ve bilhassa yere batası özlemlerim,

    Hadi gelin..! Cem-i cümlesi...

    Kabulümsünüz...

    Kelâmlar boşlukta oradan oraya savrulurken, bir ömür çark edecek özlemleri tüketip, hazin bir iklimin ayazında, sahneyi terk etmeye hazırlanan iki ardışık yürektik.

    Yaşamın gölgesinde, istiflediğiniz düşlerimizi henüz birbirimize sunamadan, zebanilerin aç bakışlarında görücüye çıkarmıştık.

    Ne çok aldanmıştık, aldatırken kendimizi…

    Ne denli haz almıştık günahlardan…

    Üzerimize bulaşan silik renklerle döşerken hayallerimizi, taş oluvermiştik.

    Farkında olmadan…

    Mazereti hayırsız; viran olmuş ebruli bir gecede savrulurken ruhum, mat bir çığlık kavuruyordu, yedi kat göğün kızıl tenini.

    Karşımda duran adamın; yüreğindeki yankılarının sebebi öfkesi belliydi.

    Galeyana gelen hayallerini boca ederken içinde, kırıklıklarını üzerime mıhlamaya kararlıydı.

    Dudaklarından hoyratça taşan sözcüklerin şiddeti, üzerime sinmiş günahın yüzüne tokatlar savururken, hiçbir utanç lekesi ruhumu hırpalamıyordu.

    ‘ Sus! Sakın bahanelerle gelme karşıma. Nasıl yaparsın bunu bana?

    Hiç mi canın acımadı? ’

    Yağmurun, yüreğime iğnelediği narin dokunuşun, kâh utanmaz ahvalimle çarpması, kâh çakıl taşlarının çıplak ayaklarıma batması, içimdeki amansız boşluğun salıncağını terk etmeme izin vermiyordu.

    Bir zamanlar uğruna dağları devirdiğim ve şer zamanları dahi silkelediğim adam karşısında ne acı ki, utanç duymuyordum.

    Evet…

    Aldatmıştım.

    İçler acısı kapana kısılmış çaresizliğimi, fettan bir gecenin koynunda sancılı ve menfur bir halde bırakmıştım.

    İlke edindiğim yalnızlığımın tek müritleri olan düşlerim, bu yakamozun gölgesinde görücüye çıkarken, gece haykırışlarımın miladını dolduruyordu.

    Rüzgârın sanki sesi kırılmıştı.

    Eskimiş ve kıyıya vurmuş bir balıkçı teknesi, başına üşüşen bu iki yüreğin birbirlerinin duygularını böylesine nankörce ifşa etmesinden dolayı, diş bilemeye başlamıştı.

    Kumsala vuran dalgalarında, yaşanan bu hezeyana ve gel-git vakitlere şahit tutulduğu için tadı kaçmıştı.

    Yerle bir ederken siper aldığımız ütopyalarımızı, birbirimize savurduğumuz kelimeleri çığırından çıkarmıştık.

    Hengâmesi gırla, almış başını yürürken netameli yüreğim, sıdkı sıyrılırken yaslardan mühimmatını topluyordu, yakında devriye gezecek yalnızlığına…

    Evcil sessizliğime, hileli eskizlerle son vermeye çalışan adamın, yüzünde belirginleşen gamlarının tahribatı, yüreğine nüfus edip, dilinde sancılı bir acıya dönüşünce, absürt beddualarına maruz kalmıştım.

    Artık üzerimde balcığa bulanmış küflü sözcüklerle, çaka satan adamın tavrına son verme vaktim gelmişti.

    ‘’ Aldattım… Bunu duymak istiyorsan, evet seni aldattım!’’

    Şimdi seninle, sanrın sınırlarını zorlayan bir yolculuğa çıkalım mı ne dersin?

    Kurban edilecek, bir yürek arıyorken sen, aldatıldığını san hâlâ...

    Yüreğimde demlenirken fokurdayan özlemlerim, parmaklarımın ucunda haykırışlarım çatırdıyordu.

    Hüzünlerim haremlik olmuştu, yakarışlarım selamlık.

    Ve sen her vakit âmâ idin…

    Şimdi saatlerimizi, hani sabrın sınırını zorladığı ve akrep ile yelkovanın zembereğini çetin bir kavgada katlettiği vakte kuralım mı ne dersin?

    İncir çekirdeğini doldurmayacak bir kavganın gölgesinde bir başına bırakırken beni; sükûnetin yerle bir olduğu kaldırımlarda, ahrazdım.

    Gözü dönmüş destursuz naraları cüz cüz okurken, ayıbı da unutmuştun delikanlı kitabının tozlu sayfalarında.

    Tutkularını azmettirecek bir şer ararken, bilmiyordun…

    Bir adım gerindeydim oysa…

    Sensizliğin sarkaç olmuş lanetini, üzerime kilitlemiştin. Bir yanım kafa tutarken, bir yanım müsvedde kederlerle dalaşıyordu.

    Yol aldıkça sen, ben iz oluyordum.

    Gecenin zifir suretinde yıldızlarla işbirliği yapıyordum. Soysuz kelimelerin, tek celsede devirirken beni, sol yanımda ağrılı bir havale nöbeti, devir teslim yapmıyordu bir başka acıya…

    Hayra yormadığım edepsizliğine, çelme taktığım o an’a kürek çekelim mi ne dersin?

    O gece, bir başına bar bar dolaşırken dipsiz kuytularda, erkekliğinin en üst mertebesinde, bir başka bedene kendini koy vermiştin.

    Kelimeler, kelamların arasında sermest olmuş, bir başına oradan oraya mekik dokuyordu.

    Bir vardın ya, hani sanki bir yoktun o kuytuda.

    Vurguna uğradığım o gece, bir başka kucak diye sarmalamıştı beni kolların.

    Benden bihabersizdin.

    Ne acı ki, fark etmemiştin ezber bildiğin tenimin sesini…

    Ve ben, o gecenin sabahında, seni ebediyen o otel odasında serkeşliğinle bir başına bıraktım.

    Evvelinde hibe edilen kırıklıklarımın, çetelesi tek tek tutulurken yüreğimde, aklanamayacak, yadsınamaz bir gerçekti aldatıldığım.

    Aldanmıştım…

    Aldanışlar asılı kalırken, yeni yetme kimsesizliğimin rıhtımında,

    İçler acısı bir sorgu müebbet şimdi bana.

    GAMZE ATAL…

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    ''...önsöz tekerlemeleri...''

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

    Bizler “tutunamayanlar” olarak
    tutunamamışlığımızı kabul ediyoruz. Bunu seviyoruz.
     “Asla, hiç bir yerde, hiç bir platformda tutunamadım ben” gibisinden saçma
    haraketlerde bulunmuyoruz.

    Devamını oku...
  • Eskizler >> şiirler

     

     

     

    di'li geçmiş zamandan arta kalanlar..

     

    Geçmiş zaman kipine yakalanmış
    Küçük bir kız çocuğuydum
    Dum ekine sığdırılmaya çalışılan
    Bitkisel hayattaki ruhumun
    Ufak tefek yaşam belirtileriydin
    sen
    Hiçbir yüreğe sığmayacak kadar sonsuz acılar yaşatırken çocukluğuma..
    Ben en çok odana kapanıp müziği son ses açmandan nefret ederdim
    Ellerin kanlıydı bir keresinde çıktığında
    Sarılmıştın bana
    Her yerim kan,her yanım kırmızıydı
    Korkmuştum
    “İçimdeki çocuğu öldürdüm,
    İlk kez canım acıdı” demiştin
    Zaman geçti büyüdüm
    Sen yoktun..
    Yokluğunda toparlanırım sandım
    Olmadı..
    Sensiz büyürken öğrendim
    Yalnız anneyle aile olunmadığını
    Dört duvarın ev anlamına gelmediğini..
    Büyüdüm
    Acımasız bir kürtajla kaybettim içimdeki çocuğu
    Haklıydın,acıyormuş..
    İyi ki yoksun ve bilmiyorsun failim olduğunu
    Zaman geçiyor
    Ben halâ en çok odana kapanıp müziği son ses açmandan nefret ediyorum
    Çünkü o oda da annem de vardı!

    Devamını oku...
  • Eskizler >> düz yazılar

     

     

    Ruhumun, kırık kaldırım taşları arasında, özene bezene kimsesizliğimle kafa tutarken, sittin senenin izlerini taşıyan yaslarım, neden yine tepeme tünüyorsunuz?

    Rüzgârın hissiz hali derin bir ürpertiyle yalarken uykusuzluğumu, arkası okunmayan ve dile gelemeyen sözcükler, yapışıp kalıyor gecenin boğazına…

    Ayın şavkı vururken bir kahırla sessizliği; okşuyorum, içerimde soluksuz kalan ve nağme nağme bağıran elemlerimi…

    Devir tamamlanıyor işte…

    Taş köprünün tam orta yerinde, hislerimi görüyorum. İç çekişlerim, içe kanamalarım, içten çıkamayışlarım, teker teker hasar almış bedenleriyle gayyaya yakın bir boğazdan geçiyorlar.
    Belli değil, berzahtaki bekleme vakti…

    Akreple yelkovan bir tek burada koyun koyuna yatamıyor. Özlem dolu bakışlarla birbirlerini dikizleyemezken, görmezden gelme zorunluluğunun sancısıyla can çekişiyorlar. Zinhar, kaçamak vakitleri ele vermemek adına suspuslar. Zemheri ise, bir köşede unutulmanın ara evresinde kırılgan ve huysuz…

    Kandiller yanıyor.
    Elleri kınalı, bir çocuk koşuşturuyor iki âlem arasında. Elinde miladını çoktan doldurmuş hüzünlere âşık meftun bir flüt; tek emeli sevinçlerini kış uykusundan uyandırıp, ruhunun ışıldayan köşelerine, zebun olmayan ve kahkahalarla mutluluğu çeken masal bezirgânlarını davet etmek…

    Yavaş yavaş açılıyor perde…

    Heybetli düşlerim, kehribar yarenlerini alıp heybesine ağır ağır miraca çıkarken, hiçbir korkuya meal vermiyor.
    Gerçeklerin savruk kırbacına, evvelinde çok kafa tutmuş, faillerini ise teker teker sıyırırken kabuğundan, hayallerine kimse el uzatamıyor.

    Ruhumu, aldanışlar ve tükenişlerle zarara uğratan, dönüş yollarında ayağıma çelme takan bütün ferahlamamış duygularıma, bir çukur kazmak istiyorum.

    Toprak, salladığım her kürek darbesinde, sanki ayaklarımın altından kayıyor.
    Tükenişleri, kırıklıkları ve kafa tutan soytarı edepsiz ân’ları defnetmeme karşı çıkıyor.

    Ellerim terliyor, kıyasıya bir mücadeleye girerken, bilcümle mahlûkat ve börtü böceği yardımına çağırırken, derin derin içine çekiyor ve üzerine bulaşan haşerelerin bıraktığı kesif kokusuyla, pes etmemi istiyor.

    Açmaya çalıştığım çukura ağzı kilitli sefil sandığı atmama izin vermiyor. Hâlâ yalan, yanlış vaatler veriyor küreğe; yüzünde fettan bir gülümsemeyle…

    Pes ediyor ellerim.
    Aldanışlar, iç kıyımlar kambur olmuş sırtımda; halen zevk-i sefa sürüyorlar.

    Bir yağmur düşüyor kirpiklerime, işte o an anlıyorum. Bütün soysuz vakitlerin geceye peşkeş çektiğini…
    Karanlık zifir çökünce; çarnaçar halimin, imbiklerden boşaldığını görüyorum.
    Virana düşen kederlerimin üzerine çullanmasın diye, gecenin dört başını bağlamak istiyorum.

    Böylesine kavrulan duygularımın, ne ya da kimin için ölüp dirildiğini bilmeden, hislerimin gölgesinde iz sürüyorum.

    Uzun semra bir yol, sağlı sollu iğde ağaçları, yapraklarına zühre düşmüş, şakaklarında beyhude bir boşluğa iliştirdiğim yalnızlığımı görüyorum.

    Hiç itirazsız oradan oraya savrulan özlemlerim, tutkuyla dokunmuş yırtık pırtık bir kisveyle beni bekliyor.
    Ayaklarımın altında çıtırdayan okunup üflenmiş başına buyruk korkularıma, sessiz bir ahh gönderiyorum.

    Birden zaman kırılıyor.
    Bir ses baştan sona yarıyor, sona ulaşma çabasında yol aldığım gecenin; kâh durgun, kâh tekinsiz namert vakitlerini…

    Diz çöküyor iğde ağaçları, hislerim akla zarar düşüncelerin içine savruluyor.
    Yüreğimin, zincirlenmiş kapısı ardına bağladığım, mucizelere inanmayan sevinçlerim, çekingen bir edayla taş kesiliyor, uzaklardan gelen ezgide kayboluyor.

    Sırılsıklamım.
    Yağıyor, bir ses…
    Paslanmış yitirilişlerim üzerine…
    Toparlanıyorum.

    Yol ayrımına gelince, cüsseli yalnızlığım üzerinde, ölümsüz bir nefesin solumasını hissediyorum.
    Sırtımı sıvazlıyor, tek tek defnetmek istediğim acılarım üzerine özenle dokunuyor.
    Ahvali; isli bütün yaşanmışlıklarıma çarpa çarpa ilerlerken, bu keşmekeş den güç bela kurtulan düşlerime de alıp yanıma, o sesin gölgesi oluyorum.

    Tanrılar, görünüyor ufukta…

    Bir isim arıyor, melekler…
    Bir cisim olma telaşında.
    Nevri dönüyor vakitlerin, soluksuz bir rüzgâr iştahla yalarken, gözaltına alınan düşlerimin kabrini, alaturka ilahiler söylüyor; Münker ve Nekir...

    Büyük, kocaman bir hortum içinde savrulup duruyorum.
    Bir sesin gölgesinde suret olurken, bütün ölgün vakitleri alıp gidiyor benden…

    Döne döne düşüyor, aşka geliyor.
    Başka bir âlemde can buluyor.
    Yitirilişlerim, aldanışlarım, içe vuruşlarım ve iç kanamalarıma,
    Savruk bir yel dokunuyor;
    Kendimden geçiyorum.



    GAMZE ATAL…

    14/06/2009

    Devamını oku...

seyir defteri

Üyeler: 297
Ezkizler: 879
Web Bağlantıları: 8
Ziyaretçiler: 673641

Liman

5339944.jpg
0
Mesaj Yok
posta kutusu
designed by www.madeyourweb.com